Şebnem Soral Tamer: “Kaybedecek şeyi olmayanlardan müthiş anlatıcılar çıkıyor gerçek hayatta.”

Şebnem Soral Tamer ile geçtiğimiz günlerde Kafka Kitap tarafından yayımlanan ilk romanı Gece Denizi üzerine konuştuk.

İlk romanınız Gece Denizi, geçtiğimiz günlerde Kafka Kitap tarafından yayımlandı. Uzun yıllardır yürüttüğünüz editör ve yayın koordinatörlüğü çalışmalarınızla bilinen bir isimsiniz. Hâl böyle olunca elbette editörlükten yazarlığa geçiş de kendi içerisinde özel bir konu hâline geliyor. Öncelikle uzun yıllar editörlük yapmanız yazarlığınızı nasıl etkiledi?

Sanırım editörlüğün en büyük etkisi, bir gün kendi cümlelerinizi kurmayı kararlaştırdığınızda size başlama cesaretini vermesi. Bir noktaya kadar yazmaktan çekinmemin de sebebidir aslında; bu alana geçmeden önce de iyi bir edebiyat okuru olma gayretim vardı, şanslıyım ki editörlük yaptığım süreçte çok çok iyi metinleri okuyup onları kendi dillerinde de inceleme şansı buldum. Bu hem başdöndürücü güzellikte bir iş hem de yazmaktan korkmanıza sebep verebilecek nitelikte. Öyle ilginç teknikler ya da öyle güzel anlatıcılar tanıyorsunuz ki eliniz titriyor. Ama yıllar sonra, bu konuda hiçbir planım yokken yazmaya başladım. Belki de her korkunun bir raf ömrü vardır…

Metin yazarlığı konusundaki “ilk öğretmeniniz” Attilâ İlhan, üzerinde ayrıca durmak istediğim, çağdaş Türk şiirinin/edebiyatının özel isimlerinden birisi. Bir ilk öğretmen olarak Attilâ İlhan sizi nasıl etkiledi, sizdeki yeri nedir?

Bir zamanlar çalıştığım kanalın o dönemki danışmanı olan Attilâ İlhan’ın Türkçe hâkimiyeti bambaşka bir düzeydeydi şüphesiz. Sorumlusu olduğum programların metin yazarlığına dair düzletmeleri, değerlendirmelerini dinlerken öğrendiğim en önemli şey, dilin kırılganlığıdır. Onun bir canlı olduğunu kabul etmeli, köklerine saygı duymalı, geleceğine dair doğru hayaller kurmalısınız. Bunun bir metafor olarak çok daha kapsayıcı bir düzlemde değerlendirilebileceğini çok sonra anladım; bu öğüdü yerel hikâyeciliğimize adapte ederek aklımdan çıkarmamaya çalışıyorum.

Gece Denizi, elli üç yaşındaki Servi’nin hem bu dünyadan kopma hikâyesini hem de bunu bir yazılı metne dönüştürme serüvenini içerisinde barındıran bir roman. Servi, ölüm ile ilişkisi ve kayıt altına aldığı metinlerle bana Beşir Fuad’ı da hatırlatan canlı ve oldukça başat bir karakter. Bu noktada ben de şunu sormak istiyorum: Anlatılan hikâye mi Servi’yi doğurdu, yoksa bir karakter olarak Servi kendi metnini mi peşinden sürükledi?

Aslına bakarsanız Servi hesapsız, bana kalırsa epey de fütursuz bir dille bir şeyler anlatmak istediğimde ortaya çıkan bir karakterdi. Muhtemelen kaybetmek istemediklerini kaybetmiş, ununu eleyip eleği asmış bir kadın. Kaybedecek şeyi olmayanlardan müthiş anlatıcılar çıkıyor gerçek hayatta, o umursamaz tavra bayılıyorum. Karakterin de öyle olmasını istedim çünkü kitaptaki meselelerin öyle bir delibozukluğa ihtiyacı vardı.

“Adım Servi. Elli üç yaşındayım. Hayatımda ilk kez bir defter tutmaya, bir şeyler karalamaya niyetlendim.” Romanın başlangıcındaki bu sözler, aynı zamanda Servi’nin yazı serüveninin de başlangıcını imliyor. “Milletin anlata anlata bitiremediği bu yazı-çizi meselesi”, hikâye sona erdikten sonra da devam eder mi Servi için? Yazmak, Servi için ne türden bir deneyime işaret ediyor?

Bir önceki sorunun yanıtında anlattığım kadın, bence olsa olsa intikam alıyordur. Ama başka birinden mi yoksa kendinden mi, bilemiyorum… Bir sonraki kitapta, kitabın sonunda sözünü verdiği defteri de tutacak kendisi, ardından üslubunca vedalaşacağım onunla.

Son yıllarda ötenazi tartışmaları alabildiğine sürerken “yaşamak meselesi” ve yaşamdan alınan zevk de farklı açılardan değerlendiriliyor. Servi’nin hikâyesinde de hayata devam etmekle hayata nasıl devam edilebileceği gibi birçok önemli sorunun cevabı aranıyor. Servi için “yaşamak meselesi”nin karşılığı nedir? Hayat, onca acıya, sızıya, kayba rağmen yaşamaya değer mi? (Bu hem yazar, hem de karakter üzerinden düşünülebilecek özel bir durum gibi geliyor bana.)

Servi’nin duruşuna bakarak cevaplayacak olursam, sanırım kıymet verdiğiniz az sayıdaki şeyi ya da kişiyi kaybettikten sonra zor bir meseledir… Yine de ayakta kalma çabasının övgüyü hak eden bir seçim olduğunu düşünüyorum.

Bu romanın öne çıkan yanlarından birisi de aslında bir “yaşlılık metni” olması. Servi’nin hayatına bakarken yaşlılığın ızdıraplarından, sıkıntı ve korkularından söz ediyoruz. Bunu doğrudan yaşlı bir karakter üzerinden ortaya koymak; ölümü, ölüme bu denli yakın bir karakterle işlemek ise özel bir konu. Peki sizi Servi gibi ölüme bu denli yakın bir karakter yaratmaya iten sebepler neler oldu?

Otuzlarının sonunda biriyim, aynaya bakınca daha önce görmediğim ince çizgiler keşfetmeye başlıyorum yüzümde. Ellerime daha çok krem sürüyorum, dizlerim çocukluğumdan beri ağrırdı benim ama şimdi arada bir tutulmaya da başladılar… Demek istediğim şu ki, bir gün yaşlanacağım gerçeğini (eğer şanlıysam) anladığım sürece girmiş bulunuyorum. Bunun üzerine düşünmemek elimde değildi; belki gerçekten yaşlandığımda bundan vazgeçerim. 

Yaşama meselesine dair bir roman olarak Gece Denizi’nin yaşlılık ile ilişkisi üzerine ne söylersiniz?

Şu konuyu hakkınca açıklayayım: Bence 50’li yaşlar, yaşlılık sınıfına dahil edebileceğimiz gruptan çok çok uzak. Servi de farkında bunun, tıpkı benim gibi. Öte yandan, bu yaşlara geldiğinizde alenen değişen vücut kondisyonunuzdan ya da ailenizin, dostlarınızın arasından gelip geçenlerden çok memnun olmayabilirsiniz ve sadece bu fikir bile sizi hayatınızın bir muhasebesini yapmaya itebilir… Bence kitabın yaş almakla ilişkisi bundan ibarettir.

İstanbul’da başlayan romanın Mardin’e doğru uzanması, içerisine masalların, mit ve efsanelerin girmesi anlatıyı daha da katmanlaştıran meselelerden. Dolayısıyla coğrafi olarak söz konusu olan bu yolculuğun aynı zamanda bir içsel serüven olduğunu, anlatıyı katmanlaştırdığını söylemek de mümkün. Peki bu yolculuk Servi ile birlikte romanı nasıl besledi? Masal, mit ve efsaneler Servi’nin diline nasıl yansıdı?

Edebiyatımızda çok özel isimler var, onları hepimiz biliyoruz ama bazılarının öyküsü çok az bilinip konuşuluyor. Mesela büyük bir hayranlık duyduğum Yaşar Kemal’in zamanında köy köy gezip meydanlarda gördüğü kadınlar “Teyze, bana bir ağıt söyle,” dediğini çok sonra öğrendim. Ne anlama geliyordu bu? O yörenin acılarını, yaşanmışlıklarını, bazen de masallarını öğrenme tutkusuydu büyük ihtimalle. Yaşar Kemal biliyordu ki bu tür şeyler sözlü edebiyatın omurgası. Hepsini de o meşhur sarı defterlerinde kayıt altına alıyordu.

Zaman zaman masal deyip geçtiklerimizin ne olduğunu daha iyi anlama derdine düşünce, insanların tarif etmekte ya da kabullenmekte zorlandığı gerçekliği gerçeküstü bir dille yeniden biçimlendirdiğini, bu şekilde anlatmayı tercih ettiklerini keşfediyorsunuz. Ben bunun idrakine vardığımdan beri aynı kişi olmadığımı düşünüyorum. Yaratmaya çalıştığım karakter, bu farkındalığa benden daha çok yakışsın, bir ayağı rüyada diğeriyse gerçekte olsun istedim. Dolayısıyla hem kitabın hem de başkarakterin dili ve ruhunu besleyen başat aktör Anadolu’nun kadim mitleri, masalları, yerel anlatıları oldu. Ne kadar başarabildiğimi bilmiyorum ama başladığım gibi devam etmeyi; gerçekliğin içindeki hayali ve benden çok “biz”i önemsemeyi sürdürerek yazmayı umut ediyorum.