Kaan İnce’nin Şiirlerinde Ölüm Estetiği

Duygu Sezek

Ölüm kapkara bir kız

Hadi gel sızalım geceye

Peşimizde bin yıldız[1]

Şairin kendi ölümünü düşünmesi, hayal etmesi ve çok kez kâğıt üstünde kendini öldürmesi şiirde sık rastlanır şeydir. Çoğu zaman şair ile şiirindeki ölüm düşüncesi arasında estetik bir mesafe olduğu düşünülür. Kaan İnce, 11 Ağustos 1992’deki intiharı ile, şiirlerindeki ölüm düşüncesiyle arasındaki bu mesafeyi ortadan kaldıran şairlerdendir. Şiirleri şairin müntehir gerçekliğiyle birlikte düşünüldüğünde her biri birer intihar provasıymış gibi okunmaya açık hale gelir. İnce’nin şiirlerinde ölüm bir arzudan öte kendisi için incelikle kurguladığı bir sondur. Üstelik şiirin karanlık doğası intihar kadar karanlık ve kompleks bir olguyu kurgulamak için oldukça elverişli hale gelir. Şair kimi zaman metaforlarla üstü kapalı biçimde ama çoğu zaman da doğrudan dile getirir ölüm arzusunu. Bu arzusunun iz düşümü olan satırlarında ölümü dehşet verici bir olgu olmaktan çıkarır, şiir aracılığıyla onu estetize eder.

İnce, Gizdüşüm ismini verdiği tek şiir kitabının basılmasını beklemeden yaşamına son verir. Gizdüşüm, giz(li) düşüm ve (g)iz düşüm çağrışımlarına açık bir başlık olarak dikkat çeker. Ölüm temasının yoğun olarak işlendiği şiirlerinde gizli düşünün ölmek olduğu ya da bu satırların ölüm arzusunun birer iz düşümü olduğu düşünülebilir. Şiirde giz ya da gizem metafor ve sembollerce sağlanır. Kaan İnce şiirlerinde ölümcül çağrışımlarla dolu sembol ve metaforları sıkça kullanır.

Yarım kalmış acılar denizi pencereme konardı geceyle, savrulurdum. Gözyaşı kokusuyla dolu bir kuğu, zamanın sonuna kalkan, sürgünümdü; göz mavisi duman, sessizliğim. Aktım ölü deniz kızıyla gökkuşağı saklı mektubun içine, pulumuz rüzgar oldu, postacımız güvercin. Civa gibi eridik kabımızda. Kırmızıya gittik. Hemen yokladım yüzümü yağmurun yuva yaptığı ellerimle. İyice şaşırmıştı alıcısı vapur ıslığımızın. Saplandı gözlerimin ışığı yeni güne.

Mermer bir kayıkla geri döndük

diğer yarısına acının,

usulca çekildi deniz,

son bulduk, yenildik[2] 

“Mektup” isimli bu şiir düzyazı bir girişle başlar. Henüz girişte şiirin tamamına sirayet edecek olan o melankolik atmosfer yaratılır. Şiir öznesi, ölü bir deniz kızıyla birlikte kendini bu mektubun içine koyar. Deniz kızı ölüdür çünkü biraz ileride denizin de çekilmiş olduğu görülür, denizin çekilmesi hayatın bitişini simgeler. Yani artık ne deniz kızının ne de şiir öznesinin yaşama imkânı vardır. Bu şiir; pulunun rüzgâr, postacısının güvercin olduğu bir intihar mektubu hükmündedir adeta. Düzyazı girişin hemen ardındaki dizeler “Mermer bir kayık” ile başlar. Bu bir mezar metaforu olarak düşünülebilir. Mermer bir kayıkla yani ölümle dönülen acının diğer yarısıdır. O halde, dünyada var olan acının ölümden sonra da bir devamlılığı vardır. Denizin çekilmesinin hayatın bitişini simgelediğinden biraz yukarıda bahsetmiştim. Hayatın bitişiyle insan yaşamı son bulur ve bu insanın hayata karşı yenilmesi demektir. Ölmek, son bulmak ve yenilmek gibi olumsuz çağrışımlarla ilişkilendirilse de onu acının diğer yarısına dönmekten alıkoymaz. Ölüm hâlâ üzerine düşünülmeye değer bir kurgu malzemesi ve sembollerle ince ince işlenmeye değer estetik bir malzemedir. “Artık yataksız bir liman yüreğim, soğuk ve loş. / Kırık düşlerim. Serçelerde gözlerimin buğusu. Buruk içim.”[3] Yatak liman “büyük donanmaların barınmasına elverişli liman” anlamına gelir.[4] Burada ise yataksız bir liman vardır. Bu sıfat liman metaforuna metruk bir çağrışım katar. Soğuk ve loş tasvirleri ile bu terk edilmişlik imgesi kuvvetlendirilir. Şair yüreğini işte bu yataksız, metruk limana benzetir. Yüreğin terk edilmişliği ise hislerin çekilmesi ve dolaylı yoldan ölüm ile ilişkilendirilebilir. Şiir öznesi gözlerindeki buğunun bir aksini serçelerde de görür. İç burukluğu ve hüzün artık kendisinin dışına taşmış, diğer nesnelere de bulaşmıştır.  Bu dizelerde bir örneğini görebileceğimiz üzere İnce’nin şiirlerinde ölüm fikri derin bir melankoli ile kol kola gezer. Melankolik hisler ile ölüm fikrinin bu bir aradalığı şiir öznesi için dehşet verici ve kaçınılması gereken bir şey değildir. Aksine, şiirin temel estetiğini oluşturan şey melankolinin beslediği bu ölüm tahayyülüdür.

Böylesi bir yenilgiyi beklemediğim için 

sabahın en serin ucunda bağıran ben

intihar edecekmiş gibi sıkıyorum

düşük boynuma asılı sonbaharı.[5] 

Bu dizelerde şiir öznesi olan “ben”in sabahın en serin ucunda ve intihar edecekmiş gibi olması, şairin 12 Ağustos sabah 5 sularında kaldığı otelin balkonundan atlayarak intihar edişini anımsatır. Aynı dizelerde “yenilgi” kelimesi bir defa daha tekrarlanır. Biraz yukarıda ölmenin yenilmekle ilişkilendirildiğinden söz etmiştim. Burada ise yenilgi intihar düşüncesinin hepten belirgin hale gelişidir. “Son verilebilir yaşamın”[6] şiir öznesine ait olması, kendisi için beklenmedik cinsten bir yenilgidir. Şair, intihar ve ölüm düşüncelerini yenilgi addetse de bunlarda estetize edilebilir bir yön bulur. Şiire devam etmesini sağlayan şey de ölümün ve ölümcüllüğün bu yanıdır. “Mektup” şiirinin devamı da şöyledir:

Çekildi yaşanan hıçkırıklara, yaşanmayan düş kırıntılarımızla boğulduğumuz odaya.

Düştü saat duvardan, telefon diye çevirdim yelkovanı: İmdat. Akrep soktu kendini. Çan sesleri, ezan sesi, Mart sesi, çatılarda kaldı gecenin gizi. Unuttum mektubun içinde boğulduğumu. Elveda.[7] 

Bu dizeler yaşanan ve yaşanmayan şeylerin sıralanması ile başlar. Yaşananlar hıçkırıklardan ibarettir. Hıçkırık ağlamaklı bir hali, hüznü ve kederi çağrıştırır. O halde denebilir ki tüm yaşanan bir hüzünden ibarettir. Yaşanmayan ise düş kırıntılarıdır. Düşlerin kırıntısı dahi yaşanmamışken yaşam, yoksunluklar ve hayal kırıklıklarından ibarettir. Saatin duvardan düşmesi, zamanın işlevini yok eder. Zamanın durması da bir bakıma ölümdür. Onu takip eden satırda saatin içindeki akrebin kendini soktuğunu görürüz. Akrebin kendi kendini sokması da bir çeşit intihar olarak okunabilir. Şiir öznesi de zaten mektubun içinde boğulmuştur. İsmi “Mektup” olan bu şiirde, şiir öznesinin mektup içinde boğulması, yazdığı şiir ile şairin kendi kendini boğmasına işaret eder. Her satırında çok bilinçli bir ölüm arzusunu okuduğumuz halde bu durumu unutmuş gibi yapar. Buradaki unutuş bir bakıma anlamlıdır zira şiirin içinde o an düşünülen ölümün kendisinden ziyade ölümün estetiğidir. Şiirin bütününe bakıldığında biçimi itibarıyla, nesir kısmı ve ardından sıralanan dizeler olmak üzere, ikiye ayrılmıştır. Düzyazı ile yazılmış kısımlarda şiir öznesinin içinde bulunduğu derin melankolik ruh hali, dizelerle bölünen kısımlarda ise ölüm fikrine adım adım yaklaşma hali görülür. Dizelerin kırılımı da bu adım atar hali vermek için oldukça işlevseldir. Dizeler adeta hareket halindedir. Ölüm fikrinin şiir içinde düşünsel olduğu kadar biçimsel bir malzemeye de dönüşmesi şairin onu nasıl estetik bir şekilde kullandığının göstergesidir. Bu estetik haz tamamlandıktan sonra ise elveda diyerek şiire, okura ve belki de hayata veda eder. 

Dudaklarımda gecenin hayalet saatlerinin tadı, izini sürüyorum küçük imgelerin. Ah, aya tapan güz tanrısı gözlerimde, mum ışığı yakan iki çocuk, birisi küçüklüğüm; bozar oyunlarımı. Dinle yiten son sesi de; çünkü sessizlik uçuyor artık, gözlerimde. Sonsuzluk fısıltı bile değil. Ölüm, gene… Dağ serinliği….[8] 

“Dağ Serinliği” isimli bu şiirinde şair, şiirin formunu tamamen nesre benzetir. Şiirinin nesir formunu alması, şairin zihnindeki ölümcül ve karanlık çağrışımların dizelerle ayrılamayacak kadar üst üste oluşu bakımından önemlidir. Küçük imgelerin izini sürdüğünü söyleyerek şiirde ne yaptığını anlatmakla başlar ve imgeler peşi sıra gelir. İlk olarak, gözlerini bir güz tanrısı gibi hayal eder. Güzün ıslak ve nemli çağrışımlarıyla gözlerinin yaş dolu, ağlamaklı olduğu düşünülebilir. Güz imgesiyle melankolik bir derinlik kazandırılan gözlere bir tanrı kutsiyeti de atfedilir. Burada melankoli ilahlaştırılmak suretiyle yüceltilir. Güz tanrısı bu gözler aynı zamanda aya tapar. Zira vakit gecedir ve ay geceye içkin bir şeydir. Gece ise saatin bir hayalete dönüştüğü, yani zamanın önemini yitirdiği bir zaman dilimidir. Yalnızca küçük imgelerin ve hüznün izini sürmeye ayrılmıştır adeta. Bunu gecenin içindeki karanlık gözlere mum yakan iki çocuk imgesi takip eder. Bu çocuklardan biri şiir öznesinin kendi çocukluğudur. Biraz evvelki karanlık, melankolik atmosferde beliren bu çocukluk tahayyülü ancak bir mum ışığı tesirindedir. Oyun bozan bir çocukluk hatırası bu küçük mum ışığını da söndürerek gider. Gözün önünden giden bu hayalle birlikte ses ve görüntü tamamıyla yitirilir. Melankolik çağrışımların adım adım derinleştiği şiirde son durak yine ölüm olur. Ölüm soğuk yerine serin olarak anılır. Dağ serinliği benzetmesinden şairin ölümü ferahlamakla özdeşleştirdiği düşünülebilir. Şiirin tüm kasveti bir dağ serinliği ile noktalanır. Nihayetinde ölüm düşüncesi, melankolinin de ötesinde bir estetik malzeme olarak şiiri tamamlar.

İnce’nin şiirlerinde ölüm kelimesi kendine sıklıkla yer bulur. Zira ölüm, şairin üzerine en çok düşündüğü konudur. Aşktan, geceden, çocukluktan ya da hüzünden bahsederken de ölüm hep oradadır. Her duygunun yegane eşlikçisi, hepsini “yalınla(yan)” bir ölüm düşüncesidir.

yalın haline dönecek, ömrümü kundaklayan gecelerde ne kadarnesne varsa ve zamana sarkan siyah eller gibi görmediklerim de.oysa umut adına gözlerimi verdim –geceyi en önde aşan, sahici-ölüme ne dersin?[9]

“Yalınlama” başlıklı bu şiirde şiir öznesi ömrünün kundakçısı olan bir geceden bahsi açar. Sıradan haliyle günün bir zaman dilimini belirten gece şiir öznesinin zihninde yarattığı çağrışımlarla onun için alt etmesi güç, kompleks nesneler bütünü haline gelir. “Siyah eller” ile gecenin karanlığına bir de dokunsal bir somutluk atfedilir. Bu siyah eller zamana, yani akmakta olan yaşamın kendisine musallat olur. Burada, şiir öznesinin var oluşu için tehdit ve tahrip edici bir gece imgelemi söz konusudur. Öyle ki gecenin, karanlığıyla ve içerdiği her şeyle, yarattığı huzursuz edici karmaşasını “yalın haline dönecek” telkini ile başlayarak sıralar. Umudun karşılığını alamadığı yerde ise yeniden ölüme sarılır. Nasılsa o her şeyi karmaşıklığından soymak yani yalınlamak için çok işlevseldir. Dolayısıyla “Ölüme ne dersin?” sorusuna verilen cevap daima çok içten bir evettir.


           
yandım her şeye, baharın gizinde serinlik, sargısında gecenin
           
acılar sallanmakta, sarp bu us, sustu ilginç öykülerin kenarında.[10]
Adım adım gidecek olursam; önce gece ömrü kundaklar, şiir öznesi bu yangının içinde yanarak yaralanır ve yine gecenin içinde yaraları sargılanır. Acılar işte bu sargılarda sallanır. İyileşme çabaları sonuçsuzdur çünkü acı hep oradadır. Aklın zorluğu, ilginç öykülerin kenarında susmasıdır. Bu ilginç öykülerin şiir öznesinin hatırına gelmesini istemediği anıları olduğu uzak bir ihtimal değildir. Bunları hatırlamak acı vericidir. Gecenin sargısında sallanmakta olan acıların ne olduğu böylesi bir yorumla açıklık kazanmış olur. O halde aklın zoru ise hatırlamaktır.

değişmem, ağustosböceği adlı rıhtımda, serpilen sıcacık ben,ister dolsun ay ışığı içime, sen gibi, ister yıldızlar gözlerinle.deyin ki “sevişip öldüler” ve yalın hallerine döndüler[11]

Bu hatıraların ve gecenin içinden birden hayali bir sevgili çıkar. Sıcacık ben, gecenin içinde yanmış, tahrip edilmiş benliğin bir temsili olabilir. Sıcaklığın zirve noktasında icat edilen bu sevgili ile sevişmek ve sevgilinin bu karanlık gecede ay ışığı gibi şiir öznesinin içine dolması cinsinden güzel bir hayal, az önceki yangın sahnesini savuşturur. Ancak sevişmenin de sonu ölüme çıkar. Sevişip ölerek yalın hallerine dönmeleri; ölümün hem yangını hem hayali sevgiliyi hem de kötü hatıraları çekip alışını temsil eder. Burada yalın hale dönüş, bir nevi öze dönüş ya da arınma olarak da okunabilir. Ölüm; tüm acıyı dindiren, tam da sevişmenin ardından ulaşılan hazzın zirvesinde şiir öznesini gecenin keşmekeşinden çekip alan güzel bir son hayal olarak bir defa daha şiiri tamamlar.

Görüldüğü üzere İnce’nin şiirlerinde ölüm ile hiç umulmadık yerlerde dahi karşılaşılır. Ölüm, İnce’nin dizelerinde kaygı verici bir unsur değil, bir kurtarıcı; dehşetli bir son değil, şiiri noktalayan estetik bir bitiş olarak var olur. “Gezginin Üç Tılsımı” başlıklı şiirindeki üç alt başlıktan sonuncusu “Yaşam”dır. İsmi yaşam olan bu şiirinde de baştan sona ölümü anlatır.


           
yaşam
           
bir bir geziyorum ölümleri, gecenin bakışları arasında. sabah
           
göğe yelken açıyorum, gündüzler tanımıyor beni nasılsa. ayna-
           
larda yürüyorum bazen, martılarla düşüyorum denize; dudak-
           
larımı siliyor acılar. soluk alışımı duyamıyorum. sokak lambaları
           
gibi geç yanıyorum. gölgeler yürümüyor artık. kıvrılan yollarda
           
şarap lekeleri, sabahın ilk izi. ezanla dönüyor evine yüzü
           
külrengi gececiler. kaç kuytuda paslanıyor yalnızlık? üşüyorum.
           
gideceğim.
           
ve ben güzün ağlayacağım
           
sulara çekileceğim dönerken balıkçılar
           
yakamoz göreceğim dümensiz simsiyah gözleri
           
öleceğim
           
ve ben…[12]

Yaşam alt başlıklı bu şiirde, şiir öznesi bir bir ölümleri gezmektedir. O halde denebilir ki yaşam; bir defaya mahsus olan ölüme gidene kadar gezinilen diğer ölümlerdir. Burada çoklu ölümlerden kasıt umudun, hevesin veya benliğin ölümü olabilir. Bu ölümlere yapılan gezinti gecenin bakışları arasında olur, demek ki ölüm fikri geceleri akla gelir. Zira gündüzler, şiir öznesinin bu sürekli ölümü düşünen ve irdeleyen haline yabancıdır. Aynalarda yürümek, şiir öznesinin kendi içine yaptığı yolculuğu simgeliyor olabilir. Belki de burada ayna, yansıtma özelliği ile, şairin zihnindeki ölümcül ve karanlık düşünceleri şiir düzlemine taşır. Soluk alışını duyamadığı andan itibaren şiir kendisinin dışına taşar. Bakışını dış dünyaya ve nesnelere yöneltir. Sokak lambaları, gölgeler, yollar, gececiler film şeridi gibi gözün önünden geçercesine seri bir anlatımla tasvir edilir. Bunlar hayata dair son izlenimlerdir. “Kaç kuytuda paslanıyor yalnızlık?” gibi cevapsız bir sorudur bu yaşamdan arta kalan. Daha sonra ölümün soğukluğu gelir. “Üşüyorum, gideceğim.” cümlesi ile nesir kısım noktalanır. Artık, örtük bir gitme eyleminden ölümün kendisine doğru bir hareket vardır. Yine şiirin genelinde yaşamın içine sinmiş olan ölüme doğru bile isteye giden, bu yolculuğu şiirleştiren o ses duyulur.

İnce’nin şiirlerinde ölüm düşüncesinin yarattığı hâkim atmosfer şiirinin temel estetiğini oluşturur. Şimdiye kadar ölümü doğrudan ya da dolaylı olarak şiirlerinde nasıl estetik bir malzeme olarak kullandığını göstermeye çalıştım. Son olarak “Zaman Kıskacı” ve “Kız” isimli şiirlerinden yapacağım alıntılar ile ölüm arzusunu şiir aracılığıyla nasıl güzellediğini göstermeye çalışacağım. “usulca giderim güneş gibi / batı kapısından bu kentin”[13] “Zaman Kıskacı”nın bu dizelerinde şiir öznesi, ya da şiir öznesi ile iç içe geçmiş olan şair, kendi ölümünü bir gün batımı manzarası gibi tarif eder. Güneş doğudan doğar ve batıdan batar. Bu güneşin tabiatına dair bir şeydir. Öznenin kendi iradesi dışında gerçekleşen bir oluş eylemi olan “batmak” eyleminin yerine kılış bildiren “gitmek” eyleminin seçilimiyle aslında bilinçli bir ölüm tercihinin de altı çizilir. Ölümü bile isteye seçişinde bir güzellik bulur, bu güzelliği şiirinde kelimeler ile işler. Şairin ölüm ile olan bu ilişkisini en güzel açıklayan şiiri ise bence “Kız” şiiridir:

Ölüm kapkara bir kız

            Hadi gel sızalım geceye

            Peşimizde bin yıldız[14]

Ölüm yıldızlı gecede kapkara bir kız silüetindedir. Öyle ki kız ve gece iç içe geçmişlerdir. Bu gecenin içine sızmak, gecenin içindeki o kıza (ölüme) kavuşmak, İnce’nin şiirlerindeki ölüm arzusunun ve estetiğinin çok güzel bir tezahürüdür.

Kaan İnce ölüm fikri sabitinin etrafında kurar şiirlerini. Zihnini meşgul eden bu ölüm düşüncesi onun dizelerinde bir heyula olarak değil gecenin içinden çıkan gizemli bir kız gibi belirir. Ölüm arzusu, şiirlerinde yıkıcı bir son olmaktan çok, estetik bir tamamlanma anıdır. Ölümcül düşüncelerle beliren melankoli şiirinin kurucu duygusudur. Bu nedenle onun şiirlerinde ölüm, ne bütünüyle kaçınılması gereken bir dehşet ne de yalnızca biyografik bir sonun habercisidir. Aksine, melankolik duyuşun yarattığı “yalınlama” tahayyülüne bir imkândır. Bu yüzden İnce’nin şiiri yalnızca ölümü anlatmaz, onu estetik bir deneyime dönüştürerek okuru da bu karanlık fakat büyüleyici tahayyülün içine çeker.

Kaynakça

İnce, Kaan. Gizdüşüm (Gizdüşüm / Ka n / Birinci Defter). Hazırlayanlar Nizamettin Uğur, Kenan Yücel. İstanbul: Ve Yayınevi, 2016.

Marmara, Nilgün. Daktiloya Çekilmiş Şiirler, Hazırlayan Tülin Er. İstanbul: Everest Yayınları, 2015.

Türk Dil Kurumu Sözlükleri. “Yatak Liman.” Erişim 14 Kasım 2023. https://sozluk.gov.tr/.


[1]  Kaan İnce, “Kız”, Gizdüşüm (Gizdüşüm / Ka n / Birinci Defter), haz. Nizamettin Uğur, Kenan Yücel (İstanbul: Ve Yayınevi, 2019), 139.

[2] “Mektup,” A.g.e., 25.

[3] A.g.e., 25.

[4] “Yatak liman,” Türk Dil Kurumu Sözlükleri, erişim 14 Kasım 2023, https://sozluk.gov.tr/.

[5] “Mektup,” A.g.e., 25.

[6] Nilgün Marmara, “Savrulan Beden”, Daktiloya Çekilmiş Şiirler, haz. Tülin Er (İstanbul: Everest Yayınları, 2015), 109.

[7] “Mektup,” Gizdüşüm, 25.

[8] “Dağ Serinliği,” A.g.e., 57.

[9] “Yalınlama,” A.g.e., 147.

[10] A.g.e., 147.

[11] A.g.e., 147.

[12] “Yaşam,” A.g.e., 152.

[13] “Zaman Kıskacı,” A.g.e., 86.

[14] “Kız,” A.g.e., 139.