Hasan Öztürk
Caner Almaz merhaba! Boşluklar üçüncü romanınız, tebrik ediyorum. Bu romanı konuşmaya geçmeden, öncesine dair sormak istiyorum. Sartre, “Niçin Yazıyoruz?” bahsinde, yazılan metnin “topaç” benzetmesiyle okuma ile anlam kazandığına açıklık getirirken “yazar kendi yazdığını okuyamaz” diyor. Siz, öykü (Kırgın Anlatıcı, 2017) ile başladınız ancak bir kitapla ‘öykü yolu’ndan ayrılıp ‘roman’ yazmaya başladınız. Bu erken vazgeçiş nasıl oldu? Siz, kendinizi okudunuz da ‘öykü ile olmaz’ mı dediniz de ‘roman vadisi’ne yöneldiniz?
Kırgın Anlatıcı yayımlandıktan sonra da öykü yazmaya devam ettim; hâlâ öykü okumaya ve öykü düşünmeye devam ediyorum. Öykü yaratma sürecinin yazı hayatımda önemli bir işlevi olduğunu hep düşündüm. Öyle ki ilk romanım Yaşamaklar, aynı karaktere sahip birkaç öykümün oluşturmaya başladığı bir dünyayla ortaya çıktı. Roman nasıl yazılır bilmiyordum, romanın bölümlerini öykü öykü düşünüp yazmıştım. Yani Yaşamaklar benim için bir bakıma yirmi sekiz tane öykü barındıran da bir kitap. Kırgın Anlatıcı sonrasında öyküler yazdım, yayımlanmamış öykülerimin bulunduğu bir dosyam elimin altında. Ancak Kırgın Anlatıcı’da yazdıklarımdan iyi olduklarını, kendi öykü dünyama katman eklediklerini düşünmüyorum, yayımlatmayı bu nedenle düşünmedim. Zaman zaman dönüp o dosyaya bakıp düzeltmeler ya da eksiltmeler yapıyorum.
Okur olarak bizim gördüğümüz Boşluklar; öncesindeki Yaşamaklar (2021) ile Duvarlar (2024) romanlarının devamı olan bir metin. Bu durumda Boşluklar, bir üçlemenin finali midir yoksa sonrası da gelecek mi? Bu üçüncü romanınızla önceki ikisinde eksik/yarım bıraktığınız neyi tamamladınız, biz okurları nereden nereye getirdiniz?
Üçleme Boşluklar’la birlikte sona erdi. Yaşamaklar ve Duvarlar’da hikâyelerini anlattığım karakterlerin bugünümüzde neler yaşadıklarını, hayatlarının yaşadıkları memleketten ve toplumdan nasıl etkilendiğini 2010’lu yıllarda meydana gelmiş olaylar üzerinden kendi tanıklıklarımla da ele almak istedim. Duvarlar, bir dönem romanıydı ve 1970’li yıllarda yaşayan dört üniversite gencinin hayatına bakıyordu. O gençlerin toplumdan ve siyasi olaylardan nasıl etkilendiklerini yazmak istedim. O karakterlerin çocuklarının günümüzde nelerden ve nasıl etkilendiklerini de yazmam gerektiğini düşündüğüm için Boşluklar’ı yazdım diyebilirim. Zaman, dönem ve kuşaklar değişse de biz yaşadığımız toplumdan ve karar vericilerin uygulamalarından, tercihlerinden etkileniyoruz. Bunu farklı zaman dilimleri ve karakterler üzerinden aktarmaya çalıştım.
Romanınızda, Türkiye’nin oldukça dalgalı geçmiş yetmişli yıllarının ortasından ‘Gezi Direnişi’ günlerine uzanan bir dönemi konu edinmişsiniz. Böyle bakıldığında Boşluklar, bir ‘dönem romanı’ sayılabilir. Çok yakın bir dönemin ses getirmiş, toplumsal kırılmaya yol açmış protesto olayını anlattığınız için Boşluklar, sanki ‘politik roman’ olarak da okunabilir. Siz, bu adlandırmalar için neler söylersiniz? Dikkat ettim, ‘12 Eylül 1980’ dönemi romanda biraz silik gibi. Bu bir eksiklik mi yoksa öyle mi olması gerekiyordu?
Boşluklar’ın geçtiği zaman dilimi 2013 ve 2015 yılları arasında. Türkiye’de toplumsal hareketliliğin ve siyasi krizlerin yaşandığı dönemler (ne zaman olmamış ki…). Gezi’yi ve etkisini anlatmak, kendi adıma yakın tarihe bakıp “başımızdan neler geçti” sorusuna da cevap arama girişimiydi. Bir yanıyla her şey çok yeni, hemen yanı başımızda duruyor ancak zamansal olarak düşündüğümüzde farkına varıyoruz ki üzerinden on üç yıl geçmiş.
Ben 12 Eylül darbesine şahit olmadım, 1986 doğumluyum. Dolayısıyla Duvarlar’da anlatmaya çalıştığım 70’li yılları da yaşamadım. Bizzat tanığı ve/veya mağduru olmasam da bu ülkede yaşayan bir birey olarak o dönemin maddi ve manevi miraslarını taşıyan bir kuşağa dahilim. Hakeza bugün yaşananların etkisinin de sonraki kuşağa miras kalacağını düşünüyorum. Yaşanıldı ve bitti gibi bir tarih anlatısı içinde sınırlayamıyoruz. Toplumsal hafıza ve bilinç tarihi yaşatıyor. Nasıl 1970’li yılları yaşayan, darbe dönemini yaşamış yazar ve sanatçılar tanıklıklarını eserlerine konu edindilerse, bugünleri de bugünün yazarları eserlerine konu ediniyorlar. O dönemi yaşamayanlar da insanların o günlerde neler hissettiklerini, hangi duygudurumlarla mücadele ettiklerini görebiliyorlar. Duvarlar’ı yazarken o yılları yaşayan yazarların eserleri benim için inanılmaz derecede kıymetli kaynaklar oldu. Edebiyatı tarihten ayıran en önemli fark sanırım bu. Tarih kitaplarında anılan olayları edebi eserler insan faktörü üzerinden ele alıp anlaşılır kılıyorlar. Darbe döneminin metnin içinde silik kalması bilinçli bir tercihti. Böylesine büyük bir kırılmanın ve doğurduğu sonuçların bir edebiyat metni içerisinde, anlatıya hapsedilecek şekilde anlatabileceğime inanmadım. Somut ve soyut gerçekleriyle yaşamımızı hâlâ etkileyen bitmemiş bir olayın hikâyesine sınır çekmek, sonlanmış gibi bakmak olur gibi geldi bana. Belki de o cesareti, anlatma ve bakma cesaretini içimde bulamadım, bilemiyorum.

Boşluklar’da, yetmişlerin ortasından iki bin onların ortasına, kronolojik bir akıştan söz edebiliriz. Romanınızdaki ilk dönem sizin için ‘geçmiş anlatısı’ iken sonraki ‘Gezi Direnişi’ de bir ‘eş zamanlı anlatı’ sayıldığında bunun romancı için karşılığı nedir? Romanda ‘öykü zamanı’, ‘öyküleme zamanı’ ve bir de ‘okurun zamanı’ birbiriyle bütünleşmiş gibidir. Her bir romancının romanını, yazıldığı zamanın örtük ya da açık bir yorumu varsayarsak siz, tanığı olduğunuz olayları yazdınız okur da tanığı olduğu olayların anlatımını okuyacak. Bu iç içeliği, roman ve toplumsal olaylar açısından nasıl görüyorsunuz? Romanınızdaki olaylar ile okuma zamanı örtüşen bugünün kolay algılayan okuruyla yıllar sonrasının, romanın zamanıyla mesafesi açılan okurunun Boşluklar’ı okuma/anlama biçimleri ne olacaktır?
Duvarlar’da gençliklerini anlattığım karakterler, kendi zamanlarında hayatlarını başkalaştıran ve hayal kırıklığına uğratan büyük şoklar yaşıyorlar. İlki 1 Mayıs 1977 (Kanlı 1 Mayıs), diğeriyse 16 Mart 1978 (Beyazıt Katliamı). Boşluklar’daki karakterlerimizse kendi çağlarında hayatlarını değiştiren iki büyük kırılmayla baş başalar: Gezi direnişi ve Ankara katliamı. Aradan yarım yüzyıl geçmesine, kuşaklar değişmesine rağmen arayışlar ve bu arayışların sonucu benzer kırılmalarla sonuçlanıyor. Büyük bir karamsarlık üzerinden okuma yapmaya çalışmıyorum ancak her kuşak farklı şekillerde sınanıyor. Benim için 2010’lar nasıl yakınsa çocukluğumun geçtiği 90’lar da bir o kadar yakın. Gazi’yi hatırlıyorum. Madımak’ı hatırlıyorum. Manisalı lise öğrencilerini, Susurluk’u, Uğur Mumcu suikastını, Metin Göktepe’yi hatırlıyorum. Ama bizden sonraki jenerasyon bunları bilmiyor, şahit olmadılar. Bir kuşağı şekillendiren, dönüştüren ve hayata çekingen başlamasını sağlayan olaylardı bunlar. Bir önceki soruda bahsettiğim husus burada da geçerli. Anlamak için araştırmak gerekiyor. Araştırmak için de bakmak. İleride bir gün bugünleri merak eden ve anlatmak isteyen genç bir yazar, romanlara bakacak, anlatıları araştıracak. Umarım o genç yazar o günlerden bu zamanlara baktığında, çağımızdan umudu miras alır…
Abdülhak Şinasi Hisar, ustalıkla canlandırılmış bir roman karakterinin “dünyaya muharririn kafasından doğmuş bir insan” olduğunu söyleyerek romancı, “şahıslarına başkalarını inandırabilmek için evvela kendisinin inanması” gerekir diyor. Karakterlerinize bizi inandırdığınıza göre ve biz de onları, ön bilgiye gerek duymadan oyunda rol alışlarıyla tanıdıysak siz onları kafanızda nasıl kurguladınız? Boşluklar’da, yetmişli yılların aktif ‘solcu’ üniversitelileri Halil, Aysel ve Oğuz var. Romanın sonlarında her üçünün de kaderleri yine aynı sanki: pişmanlıklar, yenilgiler… Nedir onların yaşadığı acı ve bir yerde yanlış mı yaptılar? Halil, bu kötü sonu yaşamalı mıydı? Başkomiser Oğuz için ‘muhbirlik’ kazanç mı yoksa kayıp mı sayılmalı? İki erkeğin arasında kalmış Aysel’i aşk kurtardı diyebilir miyiz?
Boşluklar’ın karakterlerinin çoğu Duvarlar’dan miras kalmış karakterlerdi. Gençliklerini yazdığım karakterlerin ilerleyen yaşlarını tahayyül etmem gerekiyordu. Duvarlar’ı yazarken dört farklı karakter üzerinden bir dönem anlatısı tasarlamıştım. Her bir karakter farklı bir sınıfı ve bakış açısını temsil ediyordu. Halil ve Oğuz çok yakın iki arkadaştı ancak hayatın onlara sundukları ve yaptıkları tercihler, yollarını ayırdı. Halil’in hem kişisel hem de başkalarını ilgilendiren büyük kararlarda yaptığı hatalar, birçok insanın hayatını etkiledi. Adeta bir domino taşı etkisiyle bir sonraki kuşak da onun aldığı kararların kurbanı oldular. Kenan babasız büyüdü, Neşe mutsuz bir ailede yetişti ve çözümü oradan kaçmakta buldu. Oğuz’sa hayatın onu mecbur bıraktığı tercihlerle her şeyini yitirdi. En kötü görünenlerin bile kendilerince haklı gerekçeleri olduğunu gösteren bir karakterdi ki benim hikâyede en hak verdiğim karakterlerdendi… Aysel’se bambaşka bir dünyadan kurtulmak umuduyla üniversite okumak için geldiği İstanbul’dan kaçmak zorunda kaldı ve doğduğu duvarlara hapsoldu. Mecburi bir tercihti ve bu esaretten kurtulması yıllarını aldı. Aysel’i kendisi kurtardı. Kendine yeni bir hayat kurma cesaretini seneler sonra buldu. Boşluklar’ın en sevdiğim bölümü açılışıdır: Aysel’in kendiyle barışması, yeni bir hayata cesaret etmesi, derisinin altından yeni bir benlik yaratması. Biliyorum ki hayatı zorluklarla dolu, istemediği bir yaşama hapsolmuş farklı bir hayat kurmak ve kurtulmak isteyen çok fazla insan var. Aysel’in onlara kör karanlıkta bir ışık olmasını dilerim.
Yeni kuşağın, adları özenle seçilmiş üç karakteri: mütereddit Kenan, akademisyen eylemci Neşe ve yaşamak eyleminin adı Füsun. Kenan ile Neşe, kendi anne babaları olan “önceki kuşağın çektiklerinin” kendilerine bıraktıkları “miras” enkazından kurtulamamışlar gibi görünüyor, siz ne dersiniz? Politik dayatmaların yoğunlaştığı, ‘1 Mayıs’ ve ‘Gezi Direnişi’ çevresindeki sokak gösterilerinin öne çıktığı zamanda “küçük şeylerden ne çok haz alıyor” olan Füsun, onlardan farklı karakterdir. Öyle ki Kenan’ın aradığı yarısı Füsun, “annesizliğine, babasızlığına rağmen kendinden bu kadar muazzam bir kişi yaratabilmişken” buna karşılık, olacağı şeyi olamamış Kenan, anne babalar için “ömürlerimizi heba eden virüsler” ya da “bizleri bozan, sahip olduğumuz ebeveynler” derken bize ne anlatmak istiyor?
Ailelerimiz biz farkında olsak da olmasak da yaşamlarımızı biçimlendiriyor, şekillendiriyor. Kenan, tüm yaşamını baba eksikliği üzerine şekillendirmiş bir karakterdi. Babasızlık onun yaşamını döndürülemez şekilde başkalaştırdı. Füsun’unsa hiç ebeveyni olmadığı için bunun sıkıntısını ömrü boyunca yaşadı. İkilinin ilişkisinin de bu eksiklikler üzerine inşa edilmesi bilinçli bir tercihti. Bu iki karakterle birlikte Neşe karakterinin mutlu çocukluğunun bir enkaz üzerine inşa edildiğini öğrenmesi ona da yaşadıklarını yeniden sorgulatan bir gerekçe verdi. Ailelerimiz ömrümüz boyunca yanımızda olmasalar da içimize işliyorlar. Nasıl birisi olacağımızdan nasıl davranacağımıza kadar her şeyimizi biçimlendiriyorlar. Sundukları bazen nimet de olabiliyor yoksunluk da.

Boşluklar için ‘politik roman’ önerimi söyledim ancak romanınız yalnızca o değil. Anlattığınız dönemlere dair tanıklılarınız var araştırıp öğrendikleriniz de var. Bu roman için çokça psikoloji ve felsefe çalıştığınızı düşünüyorum. Yaşamak, insan ilişkileri, mutluluk, aidiyet duygusu, iç hesaplaşma… Taksim Meydanı’nın bir köşesine çekilip “çölde ufacık bir vaha” Gezi Parkı çevresindeki kalabalığı mı gözetleyelim yoksa dünyayı kendi kalabalığıyla baş başa bırakıp ‘yaşamın anlamı’ ile ‘mutluluk felsefesi’ müfredatına mı başlayalım, kararsız kaldık. Yalnızca ‘nefes almak’ değilse yaşamak, şeritler halinde soyduğu patlıcanları çatalla deldikten sonra onları ‘acıları çıksın’ diye tuzlu suda bekleten Füsun bize ne anlatıyor? Kenan, bu dünyada “İnsan ne yaşadığının ne zaman farkına varır?” sorusuna cevap bulacak mı? Fazıl Hüsnü, “Neden herkes güzel olmaz/ Yaşamak bu kadar güzelken?” diye soruyor şiirinde. Siz söyler misiniz “yaşamaklar arasında” bizim öğreneceğimiz “yaşamak” nedir?
Aynı dünyada aynı zaman diliminde yaşıyoruz ancak her birimizin hayatı deneyimleme ve anlamlandırma yolumuz farklı. Füsun’da da biraz böyle galiba… Felsefe soru sorma, soruların cevaplarından da sorular doğurabilme sanatı. Füsun bir eve ait olduğunda, bir aileye sahip olduğunu fark ettiğinde soruları, sorgulamaları çoğalıyor. Kendine ve yaşamına bakıyor. Değişimine, dönüşümüne odaklanıyor. Kendi sınırları içerisinde hayata dahil olma çabası var. Onun değişimi hikâyede beni de çok meraklandıran bir haldeydi; karakter olarak kırılgan bir durumdaydı. Kendi ayakları üzerinde durmaktan yorulmuş, bir ev ve aile arzulamış, buna sahip olunca da ömrünce eksikliklerini duyumsadığı duygulara bakabilme cesaretini gösterebilmiş. Travmaya bakabilmek gerçek manada cesaret gerektiren bir şey. O duygularla ne zaman yüzleşebileceğini insan bilemiyor. Füsun gündelik hayatının içerisinde eşyaya ve harekete mana yükleyen birisi. Yaşamı böyle anlamlandırıyor. Bununla beraber Kenan’la hayata bambaşka yerlerden bakıyorlar. Aynı çatının altında çoğunlukla farklı düşünseler de hayatı beraber deneyimledikleri eşiyle zeminleri aynı. Birlikte olmanın yolunu kendi içinde bulabildiği için mutlu Füsun. Soruları ve sorunları herkeste olduğu gibi kendisi ve yaşamına dair. Mutluluğuyla mutsuzluğunu aynı bedende taşımanın yorgunluğunu anlatmaya çalışıyor.
Romanınızda, gösterileriyle ‘sokaklar’ ve bir de mutluluk mekânı ‘ev’ dikkat çekiyor. Sokaklardaki gösteriler, film akışıyla belgesel sahiciliği bıraktı bende diyebilirim. Halil, Oğuz ve Aysel, belki de büyürken ‘ev’ ortamından uzak kaldıklarından sonraki evlerinde mutlu değiller. Neyse ki Aysel, sahil kasabasındaki evinde aradığını buluyor. Ev, mimari bir ‘yapı’ olmaktan çok insan kişiliğinin oluşup biçimlediği bir mekân olarak Heidegger’in, “İnsan ve mekândan söz edildiğinde, insanı bir tarafta, mekânı bir tarafta duruyormuş gibi dayarız. Ancak mekân insan için karşıda duran bir şey değildir.” sözlerini hatırlatıyor bana. Halil, “bir dam altındayım ama evsizim” diye yakınırken ‘ev’ içinde yetişmemiş ama Kenan ile ev/li Füsun, romanın sonlarında karnında bebeği de varken “ev neşesi” sözüyle anlatıyor kendi esenliğini. Sizin için ‘ev’ neyi/neleri anlatır?
Heidegger’e katılmamak elde değil… Nasıl ki doğduğumuz aile kişiliğimizi şekillendiriyorsa, içine doğduğumuz somut ve soyut manalardaki ev de tüm yaşamamızı biçimlendiriyor. Bunu sosyokültürel açıdan da toplum felsefesi açısından da söylemek mümkün. Dahil olduğumuz çevre bizi biçimlendiriyor. Sonrasında kurduğumuz her çevrede bizi inşa eden evden izler götürüyoruz. Bazen tamamen kopup yenisini kurmaya cesaretimiz olduğunda eskisinden kopamıyoruz. Duvarlar’da Halil’in “Evim neresi?” sorusuyla başlayan ilk bölümde kendince bulduğu bir cevap var: Ev insanın mutlu olduğu yerdir, diyor. Bununla beraber insanın yanılgısının mutluluk duygusunun sürekli olacağına inancında yattığını düşünüyorum. Sürekli mutlu ya da mutsuz olamayız. Her şey değişir, dönüşür. İnsan da, ev de, toplum da.

Yazarlık bir dil işçiliğidir, biz böyle biliriz. Sizler gibi sanat metni yazanlar için bu dil işçiliği özel bir önem kazanıyor. Kurmaca metinlerde her okur kendini okur ve bu da metnin kurgusundaki dilin işleviyle ilgilidir ki dilin kurgulanışı, metnin okurunu belirleyen davetiyedir diyebiliriz. Boşluklar, su gibi akıp giden bir metin. Dikkat ettim; kısa cümleler kurmayı seviyorsunuz ve bir de sözcükleriniz, sözlük gerektirmiyor. Romanınızda öne çıkan sosyal medya, gençlik ve iletişim sorunları, dili kullanma biçiminizi etkilemiş midir? Kaşgarlı Mahmut, derleme sonunda sözlüğünü hazırlarken okurları düşünerek ‘katılıkları yumuşattım’ türünden bir açıklama yapıyor. Metin Selarabulucu hocasından (!) dersini almış Caner Almaz, hayali okurlarını gerçek okura dönüştürmek için dilde ve anlatımda neleri önceliyor?
Metin Selarabulucu’nun hikâyesini yazdığımda dile dair çok farklı düşüncelerim vardı. Bugün aynı noktada olsam da “katılıkları yumuşattım” da diyebiliyorum. Dil zamanla ve insanlıkla değişen dönüşen, canlı bir varlık. Yazma biçiminden gündelik hayatta konuştuğumuz dile kadar sürekli bir değişkenlik içinde. Kendi okur yazarlık tecrübem de bu sürecin içinde büyük bir yer tutuyor tabii ki. Uzun, katmanlı, altmetni olan cümleler kurmak insanın içini gıdıklasa da anlatmanın tek yolunun bu olmadığını fark etmiş olmam kısa cümlelere eğilimimi arttırdı diyebilirim. Çoğunluğu iç monologla kurulan bir edebi metinde uzun cümleler kurmanın da doğru olmadığını düşündüm. Duvarlar ve Boşluklar’ın çoğunluğu bilinç akışıyla ilerler. Biz kendimizle konuştuğumuzda uzun cümleler kurmayız (en azından ben lafı uzatmayı sevmiyorum). Düşünce akarken dil de ona ayak uydurma telaşına giriyor. Kitaplardaki kısa cümlelerin altında yatan gerekçe buydu. Farklı biçemlerde ve türlerde yazma hevesim olduğunda kendini okudukça açan cümleler kurmayı hâlâ seviyorum. Bunu çok güzel yapan, okuma deneyimini farklılaştıran yazarları da çok beğeniyorum.

Roman okumak için her birimizin kendince gerekçeleri var. Örneğin ben, Nermi Uygur’un “Romansız Yaşayamam” yazısını manifesto edinmişim kendime: “Sizi bilmem ama ben romansız yaşayamam.” James Wood, Kurmaca Nasıl İşler? kitabında ilginç bir durumdan söz ediyor. Mexico City yakınlarında belalı bir yer olan Neza adlı bölgenin belediye başkanı, bölge polislerinin “daha iyi vatandaşlar” olmalarını isteyince onlara okunacak romanlar listesi vermiş. Sizin romanınızda da yazan kişiler var. Örneğin, Kenan yayımlamasa da bir şeyler yazma derdinde. Kadıköy’deki bahçede Kenan’la Füsun’un birkaç masa ötesindeki ‘yazma’ sıkıntısı çeken adamı gözümün önüne getirdim, galiba ‘roman’ yazıyordu. Sanki kendileri yazamamışların romanını onlara bakarak yazıyor, yazamayanlar okur düşüncesiyle. Peki, Caner Almaz romanı nasıl yazıyor ve biz, niçin roman okuyalım?
Aslında hepimiz hayatımızı hikâyeler anlatarak ve dinleyerek yaşıyoruz. Başımızdan geçen herhangi bir olayı birisine anlatırken olayı hikâyeleştiriyoruz. Keza sosyal medya platformlarının gündelik hayatı başkalarına gösterme biçimi de yine “story” kavramı üzerine kurulu. Hepimiz hikâye seviyoruz, bunun biçimi konusunda farklılıklar var sadece. Roman okumak hikâye okumanın farklı bir yolu. İyi bir sinema filmi de, televizyon ya da platform dizisi de bize bir hikâye sunar. Keza çok ciddi prodüksiyonlu oyunlarda da belgesel yapımlarında da buna rastlarız. Hikâye anlatıcılığının çok farklı yolları var. Ben yazarak anlatmayı tercih edenlerdenim. Yazmayı seviyorum. Yazarak öğrenmeyi, yazdıklarım üzerine düşünmeyi de seviyorum.
Nasıl yazdığım hususunu çalıştığım konu biçimlendiriyor. Önce neyi anlatacağımı, neresinden başlayarak anlatacağımı belirlemem gerekiyor; bu da ciddi bir zaman alıyor diyebilirim. Başını ve sonunu belirledikten sonra geriye işçiliği kalıyor, kendimce bir matematik yürütüyorum her zaman. Tüm bunları tamamen bilgisayar ya da defter başında yapmıyorum. Aksine düşünme sürecinin neredeyse tamamını farklı bir odak noktası belirleyip o esnada yapıyorum. Oyun oynuyorum, oyun oynarken daha rahat düşündüğümü, düşüncelerimin berraklaştığını fark ettim. Bu nedenle ne zaman oyun oynasam eşim Merve yine bir şeyler yazmaya hazırlandığımı anlıyor. Her yiğidin farklı bir yoğurt yiyişi vardır demişler ya, okumak da yazmak da bireyde farklı gerekçelerle kendini var etmenin yolunu buluyor.
Romancıya soru sorarken “Hiç kimse bana sormazsa biliyorum da, biri sorup da ona açıklama yapmam gerektiğinde bilmiyorum.” diyen İtiraflar yazarı Augustinis hatırımdaydı ya neyse… Sorularıma cevap verdiğiniz için teşekkür ederim. Boşluklar, edebiyatın iyi okurlarıyla buluşsun isterim.
Hasan Hocam, kıymetli zamanınız ve her biri birbirinden güzel sorularınız için ben teşekkür ederim.

