Kentte Bir “Menekşe” Olmak

Esin Hamamcı

esin.hamamci@sanatkritik.com / esinhamamci@gmail.com

Edebiyatta 40. yılını dolduran Erendiz Atasü’nün Bir Başka Düğün Gecesi romanı genç bir kızın, Menekşe’nin başından geçenleri anlatır. Parçalanan hayatlar, değişen şehrin manzaraları, şüpheler, travmalar, sınıf farkları art arda gelişen olaylarla birlikte irdelenir.

Erendiz Atasü için kadın olmak ve kadınlık hâlleri eserlerinin alt notasında her zaman yer bulan bir unsurdur. Günümüzün erkek tahakküm sorunlarına getirdiği eleştirileriyle buna bir kat daha çizer. Bir Başka Düğün Gecesi’nde ise güncelliği de yakalayarak toplumsal eleştiri, kadın kimliği ve sorunlarını, güvensizlik ve edilgenlik hâlini okurlarına sunar.

Roman, her ne kadar kadının toplumdaki yerine vurgu yapsa da, açılışında kentin değişimine, betonlaşmasına da eleştirel bir tavırla yaklaşır. İlk sayfalarda başkentten şehre yeni katılan bir mahalle ile karşılaşırız. 1970’lerde yemyeşil çayırlarıyla verdiği sonsuzluk duygusuyla, her yıl tazelenen mis kokulu çiçekleriyle beslenen bir mahalledir burası. Ancak zamanla çehresi değişir, yeşil otlar yerini beton arazilere bırakır. Orta Anadolu’nun kadim ve bereketli toprakları, göç etme ve şehirleşme ihtiyacıyla değişmektedir. Ancak “Gelişmekte midir?”. Roman anlatıcısı bunu sorar;

“21. yüzyılın arifesinden başlayarak değişim kendini dayattı. Gelişim miydi bu? Yoksa, ancak züccaciye dükkânına dalan fillerin ya da düzeni bozulduğu için öfkelenen doğanın kahredici gazabıyla temizlenebilecek yıkıcı bir yığıntı mıydı? Her neyse, çayırlar yok olmuş, toplu bir düzenden ve herhangi bir güzelduyudan yoksun betonsu bir labirentin kargaşası kaplamıştı Orta Anadolu’nun kadim toprağını. Şehir, yabanıl bir görüntü aldı mı, insan ürkmeli! Bu tuhaf beton yaratığın altında ezilmiş, yetersiz temiz su ve daha da yetersiz atık kanallarının çürümüşlüğünü düşünmeli, oralarda köpüren gazların pis kokulu patlayıcılığını anımsamalı…”[1]

Giderek sakıncalı hâle gelen, doğa-anadan koparılıp bir iradenin istemiyle farklılaşan, mahalleleşen bu yerde bir Menekşe yeşertir anlatıcı. Babası minibüs şoförüdür ancak artık çalışmaz, erken kocamıştır. Annesi evlere temizliğe gider çünkü “sağa-sola, bakkala çakkala, bankaya” borçları bitmez. Bu şehre ilk göç ettiklerinde bir gecekonduya sığınırlar. Kentsel dönüşüm olarak adlandırılan, müteahhitlerin “beton tuzaklar”ıyla bir tapu sahibi olurlar. Kümesler, yumurtalar, dalından koparılan meyveler gider ve yerine alafranga tuvalet, birkaç daire, fayanslı banyolar edinirler. “Bu bir kazanç mıdır?”. Roman anlatıcısı bu sorunun altını çizer ve şöyle der;

“Eskiden mahalleli birbirini tanır, amca, teyze diye seslenirdi; yüz yüzden utanır, herkes komşusunun çocuğuna mukayyet olur, kızına kızanına yan gözle bakmaya çekinirdi. Şimdi satılan ya da kiralanan dairelere bambaşka yörelerden insanlar dolmuştu; kimisi hayli varlıklıydı, kimi orta halli, eğitimli; kimi bilgiliydi, kimi cahil; kimi soyguncuydu, kimi namuslu, kim bilsin… Aldatıcı ve uğursuz bir titreşim vardı havada… Uğursuzluğu yaratan sesti, sözcüklere, söyleme aykırı düşen ses… İçtenliğini yitirmiş sözlerin boş takırtısı…”

Roman sosyolojik değişimlerle edebiyatı birleştirir. Atasü’nün günümüzü yakalayan gözlem gücü, sade, akıcı anlatımı ile kent ve toplum üzerinden bir incelemeyi de yakından takip ederiz. 40. yılını kutlayan yazar, tüm bu tanıklıkları imbikten geçirmişçesine aktarır.

Menekşe adlı genç kız bir yuvada çalışmaktadır. “Pürneşe” evine yürümektedir. Mini eteğiyle ve sağlıklı bacaklarıyla, saçları rüzgârda savuşarak, tüm gençliğiyle dikkat çekmektedir. Onu yolda gören yuvanın servis şoförü, Menekşe’nin kapı komşusu Hıdır, eve götürme bahanesiyle arabasına çağırır. Menekşe, komşuluğuna güvenir, Hıdır’ın tecavüzüne uğrayacağını tahmin edemeden arabasına biner. Kaçırıldığı yerde 5 kişinin tecavüzüne uğrar. Ailesinden uzakta, elleri, ayakları bağlı öylece beklemektedir.

“Hıdır” bölümünde, anlatıcı bu karakterin “üstünde durulmalı,” der. Çünkü 21. yüzyılın ikinci on yılında neredeyse erkek nüfusunun yarısına yakınını temsil eder. Onu Aziz Nesin’in Zübük’üne benzetir. Sabah başka akşam başka yaşayan vampirler gibi Hıdırlar, Zübükler sahte bir çehrenin altında samimiyet yaratıp alttan alta istediğini yapmaktadır:

“Her yan küçük Zübüklerle dolu olmasa en büyük Zübük başarıya ulaşamaz. İnsan neredeyse Zübükleri özleyecek. Ufak tefek hilelerden çekinmeyen, her şeyi kendine yontan ama yalandan da olsa şakacı, yardımsever yanları da bulunan, şiddete, dudak uçuklatan habasete başvurmadan çevresini sömürenleri… Zübüklerin yerini Hıdırlar mı aldı, dünya yönünü yitirmiş bir top gibi 20. yüzyıldan 21.’ye yuvarlanırken? Hıdır’ı anlatmak zor. Eli kalem tutan birinin Hıdırlarla içli dışlı olması pek mümkün değil. Hıdır’ı hücrelerine dek tanıyacak kadar ona yakın olmuşların da elinin kalem tutması pek olası değil.”[2]

Erendiz Atasü

Hıdır’a dışarıdan baktığımızda ailesinin geçimini üstlenmiş bir baba görürüz. Herkese yardımcı olur gibi gözükür. “Gündüz insan gece kurt” kimliğinden kimse kuşkulanmaz böylece. Ancak siciline işlenen suçlara bulaşmıştır. Tam da bu noktada çok önemli bir ayrıntının altı çizilir:

“Peki Hıdır’ın uyuşturucusu nedir? Hıdır’ın yetiştiği ailede, fertlerin yeraltı sularını andıran bastırılmış duygu birikiminden, su yüzüne çıkan ve gündelik yaşamın eylemlerinde somutlaşanlar sadece ve sadece dinsel inanç ve ona bağlı ritüellerdir. Bunu akılda tutalım.”[3]

Roman bu yönüyle ekofeminist okumaya da açıktır. Ekofeminizm, doğa ve kadının yüzyıllardır ataerkil sistem tarafından sömürüldüğünü savunur. Doğanın tahrip edilip yağmalanması ve toplumsal cinsiyet eşitliği, ekofeminist eleştirinin temel aldığı konulardır. Romanın başında gösterilen yemyeşil manzara içerisindeki henüz mahalle olmamış kır, ismiyle de müsemma şekilde Menekşe’nin kadın bedeni ile özdeşleşir. Onun gençliği, kırdaki güzel kokulu otlar gibi kendi doğasında yaşayan bakir hâli, kimliğiyle bütünleşir. Fenalıkları kendinden bir yere kadar uzak tutabilmektedir Menekşe. “Beton tuzaklar” kuran hırslı müteahhitlerin yok ettiği yeşillikler gibi o da, Hıdır ve başka kişiler tarafından “yıkım”a uğrar. Menekşe, bu kentte yaşayan, birbirinin hâlinden anlayan insan olarak görmüştür Hıdır’ı. Bu ilişki için romanda “kentin kıyısına tutunangiller” tanımı geçer. “Kıyısına tutunma” sahipsizliği de içerir. Hıdır, birtakım tahakküm sınıfının idaresindedir. Onlar için suç işlemiştir. İktidarı temsil eder.

Ekolojik yıkımın temelinde insanın doğaya müdahale etme isteği yatar. Onu egemenliği altına almak, fonksiyonlu bir hâle getirmek ister. Bir yandan bu da insanın insana tahakküm kurmasından beslenen ilişkiyle ilgili bir sorundur. Ataerkil sisteme göre erkek, bu hiyerarşik yapılanmada kendini kadından üstün görmektedir. Sistem yüzyıllardır kadını ikincil konumda bırakmıştır. İktidarı kaybetmemek için kadın üzerinde kurduğu bu tahakkümü normalleştirir. Uygarlık değişse de toplumsal cinsiyet normları hep kalır. Romanın adında da geçen “düğün”, toplum tarafından, tecavüze uğrayan bir kadının “kurtuluş”u olarak görülür. Hâkim, savcı, polis… Romanda tüm düzen temsilleri suskunluk içerisindedir. Hepsi kendi çıkarını düşünmektedir. Aynı, romanın en başında yeşil arazinin betonlaşmaya başlamasıyla “yaşam kalitesi”nin yükseldiğini düşünüp katliama ses çıkarmayanlar gibi…


[1] Erendiz Atasü, Bir Başka Düğün Gecesi, İstanbul, Can Yayınları, 2021, s.14

[2] A.g.e., s. 33.

[3] A.g.e., s.34.