Sırların Taşıyıcısı Çellolar

Ali Bulunmaz

Akira Mizubayashi’nin romanlarında müzik, başkarakter olmasının yanında, tarihsel acıların üstesinden gelmede hep önemli bir yerde duruyor. Aklın ve vicdanın sekteye uğratıldığı anlarda hem bir yol gösterici hâline geliyor hem de direniş için insanları güçlendirip kavuşmaları kolaylaştırıyor.

Mizubayahsi, yakın geçmişteki nobranlıkları ve tarihsel acıları anlatırken hep bir boy öne çıkardığı müziği, acılarla ve hatıralarla hesaplaşmada yol arkadaşına dönüştürüyor. Dolayısıyla sözcükleri ile müziği bir araya getirip sözcüklerin müziğini ve müziğin sözcüklerini konuşturarak zamanın yıkıcılığını ve ağırlığını ortaya koyarken geçmiş ile bugün arasında gidip gelen hikâyeler oluşturuyor.

1930’lar ve 1940’lardan izler taşıyan bu hikâyelerinde yazar, savaşın ve şiddetin ayrı düşürdüğü insanların yanı sıra zamanın ruhunun nobranlaştırdığı kişileri de karşımıza getiriyor. Bu ortamda sağaltıcı bir rol verdiği müzikle kâh umudu kâh tedirginliği anlatıyor. Can Kırığı, Bin Yıllık Aşk ve Kupa Kraliçesi romanlarında karşılaştığımız bu anlatımı Unutulmaz Süit’te de sürdürüyor.

Mizubayashi, savaşın dört bir yana savurduğu insanların müzikle bir araya geldiği bir hikâyeyle bizi buluşturduğu Unutulmaz Süit’te; büyükannesi Hortense Schmidt gibi bir lutiye olan Pamina’nın eline içinde 1945 tarihli mektup bulunan bir çello geçiyor. Bu andan itibaren, hem geçmişin izleriyle hem de büyük bir aşkla karşılaşan Pamina’nın hikâyesi ile mektubu kaleme alan ve satırların muhatabı olan kişilerin öyküsü birleşiyor.

Akira Mizubayashi

Aşkın Doruğunda, Ayrılığın Kıyısında

Mizubayashi, diğer romanlarında olduğu gibi Unutulmaz Süit’te de geçmiş-şimdi bağlantısı kurarken dönemler arasında paralel bir kurguya imza atıyor. Olayların fitilini ateşleyen mesele, Pamina’nın büyükannesi Hortense ile âşık olduğu Ken’in 1945’teki kopuşu. İkinci Dünya Savaşı’nın Asya-Pasifik’te yoğunlaştığı ve Japonya’da en hararetli şekilde sürdüğü günlerde, lutiye Hortense ile çellist Ken, aşklarının doruğundayken ayrı kalmanın kıyısında olduğunu biliyor. Mizubayashi hikâyeyi tam bu noktadan itibaren bir geri alıyor bir ileri oynatıyor. Böylece hem üstün yetenekli Ken’in hem de başarılı lutiye Hortense’nin yaşamöyküsünü öğreniyoruz.

Hortense ile Ken’in hikâyesini yazan da Ken’in Avrupa’ya veda etmesine neden olan da çıldırmış dünya. O yüzden Ken öfkeyle “savaş, daha çok savaş” diye haykırıyor. 1930’ların sonunda ardında bıraktığı savaş ihtimalinin gittiği Japonya’da çoktan gerçeğe dönüştüğünü görüyor. 1940’lar ise hem Japonya hem de Ken için savaşın genişlediği ve işin içine ABD bombardımanlarının girdiği bir hâl alıyor. Bu sırada ona nefes olan şey, müzik ve arkadaşlarıyla gerçekleştirdiği müzikal buluşmalar. Bir de çellosuna gerekli bakımları yapan lutiye Hortense Schmidt: “Tokyo’da ayrıca lutiye Hortense Schmidt’i de görmeye gidiyordu. Hortense enstrümanın en iyi durumda kalmasını sağlamak için zaman zaman ona bakım yapıyordu. Genç müzisyen için bu aynı zamanda Paris’te kaldığı süre boyunca çok iyi öğrendiği Fransızcayı konuşmak için bir fırsattı. Hortense’la her karşılaştığında, onunla kendini Fransızca sohbete her kaptırdığında, çello çalarken hissettiği bütünlük duygusunu tamamlayan bir boşluğu doldurduğunu hissediyordu. Çünkü Fransa’da yaşadığından beri müzik onunla Fransızca konuşuyordu. Hortense’la sohbet ederken, sanki lutiyesiyle düet yapıyormuş gibi hissediyordu; anadilinde konuşurken hiç yaşamadığı bir histi bu.”

Hortense ve Ken arasındaki yakınlık ile ikiliyi buluşturan müzik, uzun yıllar sonra Hortense’ın torunu lutiye Pamina ve müzisyen Jacques’ı karşılaştırıyor. Mizubayashi bu dört ismin öyküsünü açarak hikâyeyi derinleştiriyor: “Jacques Maillard, Pamina’ya içini döktü. Ona çifte kimliğinden, geçmişin ağırlığından, yetmiş yıl sonra bile hâlâ içinde taşıdığı 1940’ların karanlık ve ölümcül Japonya’sından bahsetti. O anda Pamina, Uzakdoğu ile görünmez bağları olduğu için biraz ona benzediğini itiraf etti. Hiç tanımadığım bir Japon büyükbabam var… babamın babası…”

Hikâyenin kırılma noktası ise Pamina’nın atölyede bir çellonun içindeki deliğe gizlenen bir mektup bulması. Daha sonra büyükannesinin çellosunda benzer bir nota rastlaması. İki çellonun birbirinin kopyası olması da cabası: “Pamina çok heyecanlıydı. Tezgâhında, yerde yatan bir insan bedeni gibi uzanan koyu kırmızı-siyah bir çellonun önünde, 1712 yapımı Matteo Goffriller’in yanında, büyükannesinin aniden belirmesiyle sarsılmıştı. O âna dek Hortense Schmidt’i, kendisiyle aynı mesleği yapmış bir akrabası olarak düşünmüştü. Ama şimdi, sessizce, tüm ihtişamıyla, uzaktaki Venedikli ustaya eşlik ediyordu. Büyükannesinin sanatının bu tartışılmaz kanıtı karşısında Pamina’nın dudakları titriyordu. (…) Jacques’a göre, Hortense Schmidt, Ken Mizutani’nin mektubunu saklamak için Goffriller’ine bir delik açmıştı. Daha sonra Ken’i ve karnındaki çocuğu düşünerek bu Goffriller kopyasını yapmıştı.”

Buluşmaların ve Kopuşların Öyküsü

Hortense ve Ken, Pamina ve Jacques ekseninde büyüyen hikâyenin bir diğer yönü, çelloların içindeki mektuplarda geçen bazı kelimelerin yarattığı gizemler. Pamina’nın ve Jacques’ın anlam veremediği bu kelimeler, hem geçmişteki hem de şimdideki eksik parçaları tamamlayacak nitelikte. Mektuplar, Pamina ve Jacques için hem geçmişe bir yolculuk hem de ailevi bir arayış anlamına geliyor. Mizubayashi yine geri dönüşler ve ileri sıçrayışlar ile bu yolculuğu ve arayışın ayrıntılarını getiriyor karşımıza. Dolayısıyla Hortense’ın ve Ken’in yaşadıklarına götürüyor bizi bir kez daha.

İkilinin yakınlığı ve kopuşu, 1940’ların ruhunu yansıtırken Hortense’ın, Ken gittikten sonra kendini güçsüz hissetmesi de nasıl derin bir boşluğa düştüğünün göstergesi. Söz konusu bağ ve ayrılık, yıllar sonra Pamina’nın bulduğu mektupların da kaynağı. Hortense’ın 1945’te kaleme aldığı uzun nottaki satırlar ise ikili arasındaki çekimin tarihsel bir kaydı âdeta: “Sanırım Ken çok geçmeden bende bir lutiyeden fazlasını gördü. Bunu bana söylemek şöyle dursun, kendine de itiraf edemiyordu. Belki de aramızdaki yaş farkı yüzünden bunun uygunsuz olduğunu düşünüyordu. Ama ben onun nazik bakışlarında, kimi zaman acemice dışavurduğu jestlerinde, muhtemelen farkında bile olmadan ağzından dökülen o sevecen ve şefkat dolu sözcüklerde dostluğun ötesine uzanan bir şey hissediyordum. Bu aşktı. Ben de onu seviyordum ama yüreğini yüreğime açması için davette bulunmaya cesaret edemiyordum.”

Mizubayashi, savaşla ve şiddetle birbirinden koparken müzikle yan yana gelen insanların, hem birbirine hem de müziğe duyduğu aşkın romanına imza atmış Unutulmaz Süit’te. Ömrü tüketen zamanın, hatıraları ve eserleri yarına taşıdığını hatırlatan Mizubayashi; Pamina ve Jacques, Hortense ve Ken ile diğer karakterler etrafında kurguladığı tarihsel romanda aşkların, buluşmaların, ayrılıkların ve öykülerine dair keşiflerin ön planda olduğu bir hikâye anlatıyor. Unutulmaz Süit’in hikâyesini büyük ve güçlü kılan ise tüm karakterleri birbirine bağlayan müzik ve geçmişten günümüze gelen, elden ele geçen çellolar. Buradan baktığımızda karakterlerin hayatları ile notlar, kişiler ve enstrümanlar bir bütün oluşturuyor. Hatta birbirinin tamamlayıcısı hâline geliyor. Diğer bir ifadeyle yaşanmışlıklar ve enstrümanlar, karakterlerin geçmişine dair sırların taşıyıcısı olurken arka planda dinmeyen ve anılarla bütünleşen melodiler tınlıyor.

Unutulmaz Süit, Akira Mizubayashi, Çeviren: Şirin Etik, Yapı Kredi Yayınları, 168 s.