Çağnur Denişik
Fitili patriyarkanın ateşiyle tutuşturulmuş bir yalanın mumu, patriyarkayı yakabilir mi?
Çağdaş Japon edebiyatının ses getiren isimlerinden Emi Yagi’nin ilk romanı olan Boşluğun Güncesi, hayatın her köşesine sirayet etmiş ayrımcılık ve yalnızlık gerçeklerinden işte böyle bir yalan doğuruyor.
Başkahraman Bayan Shibata, otuz dört yaşında, yalnız yaşayan, bekar bir kadındır. Sözlü taciz neticesinde ayrıldığı iş yerinin ardından karton boru üreten bir şirkette işe başlar. Asli görevi sipariş takibi ve raporlama üzerinedir. Onun haricindeki iki kadından biri ailesine bakmak, diğeri evlenmek için işten ayrılınca Shibata, iş yerindeki tek kadın çalışan olarak kalır ve zamanla, erkek meslektaşlarının yapmaktan sakındığı bazı gündelik işleri de Shibata’nın üstlenmesi beklenir. Yazıcının mürekkebini doldurmak, telefonlara cevap vermek, mikrodalgayı temizlemek, kargoları dağıtmak, fotokopi çekmek ve kahve yapmak gibi angaryalar; Japon iş kültüründe içecek servisinin kadınlara yüklendiği ochakumi geleneğinin bir yansıması olarak; görünürde Shibata’ya ama temelde Shibata’nın cinsiyetine, kadının toplumsal cinsiyetteki temsiline yüklenir.
“Bölüm çalışanlarına dağıtınca, üç jöle eksik kalıyordu. Önce kafadan kendimi eledim. Sonra Nakano Higashi’yi. En sonda da işyeri dışına çıkan var mı diye düşündüm. Düşünürken içime kurt düştü. Neden ilk kendimi eliyordum?” (s. 32)
Kadın, psikanalitik literatüre eksiklikle girer. Sigmund Freud, “karanlık kıta” olarak tarif ettiği (1926) kadınlığa ilk olarak Cinsellik Üzerine Üç Deneme (1905) adlı eserinde açık bir biçimde değinir. Ona göre çocukluk döneminde her iki cinsiyetteki çocuk için de tek ve aynı genital organ fikri hakimdir. Penis ve küçük bir penis eşdeğeri olarak, klitoris. Cinsiyet ayrımı, eril ve dişil farkı henüz belirginleşmemiştir. Freud’a (1905, 1923) göre, fallik dönemle birlikte iki farklı cinsiyet olduğunu keşfeden ve erkeklerin sahip olduğu şeyden yoksun kaldığını düşünen kız çocuğu, kastrayon kompleksi yaşar ve ona penis vermeyen annesine öfkelenir. Çocuk büyüdükçe kadınsı genital organlar keşfedilir. Anneyle ve kadınsı olanla özdeşleşen kız çocuğun aşkı, babaya yönelir. Penis arzusunun yerini ise bebek düşlemi alır. Yetişkin cinselliği bu ikili yapılanmayla şekillendir ancak bilinçdışı yapılanmanın ilk adımlarında libido erildir ve daha sonra Lacan’ın (1994) “fallus” olarak adlandıracağı tek bir düşlemsel simgeyle temsil edilir. Otorite, rütbe, kural ve kaideler, apoletler ve bebekler; gücü yani fallusu temsil eden fallik simgelerdir.
Freud’un penis hasedi fikrini Lacan iktidar arzusuyla açıklar. Ona göre kadının öfkesi, güç sahibi olanlar tarafından görülmemek ve ötekileşmektir (Durudoğan, 2012). Lacan’a (1994) göre kız çocuğunun yoksunluğu, asla tamamlanmayacak bir eksikliği, doyurulamayacak arzuyu ve elde edilemeyecek nesneyi simgeler. Ona göre, fallusa yani iktidara sahip olamayacağını bilen kadın, erkeğin daima fallus peşinde olduğunu bilir ve bu yüzden bir güç simgesi ister.
Erken dönem kuramcıların fikirleri incelendiğinde, psikanalizin toplumsal cinsiyet rolleriyle ve zamanın normuyla paralel işleyişi aşikâr hâle gelir. Özellikle kuramın özellikle ilk yıllarda kadınlar ve kadınsı olan, erkek perspektifinden yorumlanmıştır. Kadınların yaşadığı sosyal mağduriyet ve adaletsizlik, biyolojik farklıların değişmez neticesi olarak görülür. Bu teoriler, erkek egemen yapılanma içinde dönemin kadına olan bakışını özetler niteliktedir.
Feminist söylem, toplumsal cinsiyet rollerinin farklı alanlardaki sirayetini açığa vururken hayatın ve insanın kendisinden beslenen psikanaliz de elbette bu söylemden etkilenir. Ekolün ve literatürün ataerkil yapılanması kimi analistlerce eleştirilir. Deutsch (1925), kadın ruhsallığının ve cinselliğinin en az erkeklerinki kadar önemli ve özen gösterilmesi gereken bir konu olduğunu düşünür. Pragier (1999), Freud’un babasal suçluluğu yok saymak için, bir ruhsal problematiği anatomik gerçeklikle açıkladığını savunur. Irigaray (2006), babanın kurduğu dille kurulan fallus temelli düzenin ancak anne ile kız arasındaki öznel ilişkiye odaklanıldığında değişebileceğini söyler. Kristeva (1994) da dilin ataerkil ve fallus merkezli kurulduğunu söylerken anlamın değişkenliğini işaret eder. Anlamı inşa eden, dili, kültürü, tarihi yaratan; öznedir. Ona göre erkek egemen bakışta anlam, güç ve iktidar üzerinedir. Kadın, susturulduğu yerden konuşarak; sosyokültürel çerçevede kendi diliyle düşünerek ve düşleyerek erkeğin dayattığı anlamın haricinde kendi anlamını inşa edebilir.
Boşluğun Güncesi’nde kadınsı anlam, fallik bir düşlemin üzerine inşa edilir. Shibata, erkek egemen düzenin küçümsemeyle kadınlara atfettiği niteliksiz bir etiketten kurtulmak için; yine aynı düzenin kadınlara, defa kutsamayla bahşettiği bir başka etikete başvurur. Sıradan bir iş gününde izmaritleri temizlerken sabah bulantı yüzünden artık bu işi yapamayacağını, hamile olduğunu duyurur.
Artık Shibata da fallus sahibidir. Eril düzenin işaret ettiği eksiklik, fallik bir nesne olan bebekle aniden tamamlanır. Shibata şirkette yeni bir varlık kazanır. Çalışma arkadaşları ona nezaketle yaklaşmaya başlar. Angaryalardan muaf tutulur. Çalışma süresi, mesai saatleriyle sınırlanır. Shibata adil bir düzende halihazırda diğer meslektaşlarıyla eşit sunulması gereken çalışma haklarını ancak bilinçdışı erkek egemenliğinin güç sembollerinden biri olan bebek sayesinde elde edebilir.
Shibata’nın şirkettekilere söylediği doğum zamanından alınan kerterizle bu yalan gebeliğin gelişimi, romanın zaman çizelgesini oluşturur. İlk bölüm, ismini, gebeliğin okur ve Shibata dahil herkesçe öğrenildiği beşinci haftadan alır. Zamanla Shibata’nın sadece yalanı değil düşlemsel bebeği de büyür. Ülkesinin sağlık sistemindeki anne-bebek kılavuzunu takip eder, havlularla karnını büyütür, hamile aerobiğine yazılır. Sayfalar ilerledikçe gerçeklik ve düşlem arasındaki sınır giderek silikleşir. Dış gerçeklikte karnına havlular koyarken ruhsallıkta bebeğin hareketlerini hissetmeye başlar.
Bebekler rahimdeki boşlukta büyür. Peki Shibata’nın yalanı nerede büyüdü?

Sıklıkla ve sessizce karşılaştığımız boşluk kavramı, bizi henüz kitabın isminde karşılar. Orijinal isim, “Kūshin techō”, Japonya’daki sağlık bakanlığının 1947’den bu yana anne adaylarına dağıttığı ve roman boyunca Shibata’ya da yol gören anne-bebek kılavuzuna (“boshi kenkō techō”) göz kırpar. El kitabı anlamı taşıyan “techō” ifadesi; “gökyüzü” (ve “boş”) ile “çekirdek” anlamındaki karakterlerden oluşan ve “boşluk” anlamı taşıyan “kūshin” kelimesiyle tamamlanır (Specchio, 2024).
Güncesi tutulan sadece bebeğin boşluğu değildir. Roman boyunca Bayan Shibata’nın ilk ismini öğrenme fırsatımız olmaz. Şirketteki diğer çalışanlar ona, atadıkları görevlerin nesne temsilleriyle seslenir. Kahve, der biri, mikrodalga fırın, der diğeri. Bir birey olarak görülmez. Asıl işlerden arta kalan boşlukları doldurur. Ancak hamileliğini ilan ettiğinde, anne rolü ile şirket içinde bir kimlik kazanır. Kitap da tam bu noktada başlar. Shibata, onu bir boşlukla denk gören toplum tarafından kabul gördüğünü hissettiğinde yeniden doğar ve kendi hikayesini yazmaya başlar.
Karşılaştığımız bir diğer boşluk, bebeğin babasına dairdir. Roman boyunca kimse babadan bahsetmez, babayı sormaz, babalık rolüne dair bir ima geçmez. Fallik bir yalanla başlayan bu düşlemsel gebelik serüveni bütünüyle kadınsı bir deneyimdir.
Hikâyeyi onun gözünden okumamıza rağmen Shibata’nın okuru samimiyetle içeri davet etmeyen, merdümgiriz tarafı; ruhsallığını rahatça kurcalayıp deşifre etmemizi engelleyerek yalanına kanmayı kolaylaştırsa da sosyal hayatının çoraklığını perdeleyemez. Karakter inşasındaki sınırlılık, hikayedeki boşluğu besler. Shibata’nın romantik bir ilişkisi ya da partneri yoktur. Nadiren değindiği ailesi dışında herhangi bir arkadaştan, komşudan, yakınlık kurduğu ötekilerden bahsetmez. Çalıştığı şirket, sosyal etkileşim alanından çok, bir bataklık gibi hissettirmektedir ve ona göre “Bataklık bataklıktır. Çok derin olmayanı bile sürekli tuhaf kokar.” (s. 42.). En içten sohbetini sarhoşken, bir Meryem Ana figürüyle kurduğunu görürüz. “Çok yalnızım.” der Shibata, bir gece yarısı, aerobik dersinden tanıştığı annelerden biri olan ve kocasını uyandırmadan bebeğini uyutabilmek için sessiz bir şarkıyla dans eden Hosono’ya. “Özür dilerim, çektiklerinle ilgisi olmayan bir şeyden söz ediyorum. Ama ben, hep yalnızım. Doğduğumuz andan itibaren herkesin yalnız olduğunu bilmeme rağmen, bu gerçeğe, aslında hepimizin yalnız oluşuna hala alışamadım.” (s.136-7). Yalnız kaldığı anların içinde de özel uğraşları olmayan biridir. Gündüz saatlerini işte, akşamları dizi izleyerek geçer. Öyle ki bir noktada “Sonra bir şey fark ettim,” der, “Tüm hafta sonu hiç kimseyle tek bir kelime bile konuşmamıştım.” (s. 49).
Shibata’nın yalanını yalnızca etik bir sapma olmaktan çıkaran ve ona varoluşsal bir anlam kazandıran, yalana atfettiği anlamdır. Shibata, bunun ona yeten, kendine ait bir yalan olduğunu anlatır. Tıpkı bir bebek, bir öteki ya da farklı bir okumayla, bir fallus gibi. Düşlemsel gebeliğin sonlarına doğru Shibata çocukluğuna dair bir hatırayı anımsar. Ailesiyle birlikte yaşadığı dönemde, bahçesinde zehirli otlar yetiştirip bir kaplan sakladığı iddia edilen Cadı lakaplı kişinin aslında kedileri besleyip çiçekler büyüten sıradan biri olduğunu; kendi yalanından da tıpkı bu anıdaki gibi güzellikler büyüdüğünü söyler: “Yalan da olsa kendime ait bir yerim var. Bu yüzden yalanımı sürdüreceğim. Büyük bir yalan olmasına gerek yok. Tek bir kişiyi sığdırabileceğim kadarlık bir yalan bana yeter. Eğer bu yalanı yüreğimde tutmaya ve tekrar etmeye devam edebilirsem, beni hiç beklemediğim bir yere götürebilir. Başka bir yere, farklı bir yere, böylece hem ben hem de dünya biraz olsun değişir belki.” (s. 138) Düşlem, eksiği tamamlar. Hayatın boşluğuna tutunarak hücre hücre, hafta hafta büyüyen yalanı sayesinde Shibata artı yalnız olmadığını hisseder.
Kadınlık, kayıplarla şekillenir. Kadının bedeni ve ruhsallığı doğumdan itibaren; memeden kesilme, kastrasyon, aşk nesnesinin değişmesi, regl kanaması, bir bebek doğruma süreci, ayrılıklar ve menapoz gibi pek çok kayba maruz kalır. Gebelik ise tüm bu kayıpların içinde doğurmayı, çoğalmayı, yaratmayı simgeler. Kadın, kendi bedeninde bir ötekini taşır. Rahimde büyüyen bebek, fallik yoksunluğun giderilmesinden daha yoğun anlamlar taşır (Abraveya, 2001).
Benliğe yapılan libidinal yatırım, ruhsal gelişim sürecinin doğal bir parçasıdır ve birincil narsisizm olarak adlandırılır. Ancak ötekilerin varlığı tanındıkça nesnelere de libidinal yatırım yapılabilir. Bir başkasını sevmek de böylece öğrenilir. İkincil narsisizm süreci, benliğe yönelik libidinal yatırımla nesneye yönelik olanın; bir başka deyişle kendini sevmekle ötekini sevmenin dengelenmesiyle ilgidir. (Freud, 2012). Benliğin ürettiği öteki/ben olan bebeğe yönelen libidinal yatırım, anne için bir nevi ikincil narsisizm süreci yaratır. Anne hayal kırıklığıyla kaybettiği eski ideallerini yansıtabileceği, üstelik yine kendi bedeninden doğan, canlı bir nesneye sahiptir (Deutsh, 1925).

Roman biterken düşlemin tekmeleri hayalle gerçek arasındaki sınırı bozar. Düşlemsel gebeliğin kırkıncı haftasından sonra bir senelik bir zaman atlaması yaşanır. Sancıları, komplikasyonları, yalanın yakalanması ya da fallus simgesi olan bebeğin anne bedeninden ayrılıp rahmi yeniden boş bırakması; doğuma dair hayali veya gerçek herhangi bir anı duymayız. Hikâye bizi bu müphemlikte öylece bırakır.
“Kendimi yeterince iyi olmayan bir şeye teslim etmektense en güvenilir olanı seçmeyi tercih ederim diye düşündüm. Bu bir yalan bile olsa.” (s. 148)
Boşluk, yalnızlık, eşitsizlik gibi kasvetli konulara ve Shibata’nın mesafesine rağmen romanın güncel mizahi yönü, anlatıma derinlik katarken hikâyeye eşlik etmeyi de kolaylaştırıyor. Eleştirileri gibi esprilerini de süsleme gereği duymadan veriyor. Shibata kimseyi ikna etmek için çabalamıyor. Manipüle etmiyor, dolambaçlı yollara sapmıyor. Bir yalan uyduruyor ve o yalana kendisi hatta okur dahil herkes ikna oluyor. Sürreal bir yerde noktalanması hikâyenin bir ayağını havada bıraksa da Shibata’nın tespitleri ve incelikli kelime oyunları romanın içinde yerli yerine oturuyor. Shibata’nın düşlemsel bebeği için seçtiği isim, örneğin; “Sorato”, “havadan gelen kişi” anlamını taşıyor.
Boşluğun Güncesi, kısa ve muğlak bir roman. Okuma zevkine göre tatmin hissini zedeleyebilecek muğlaklığı, çağrışımların büyüyeceği bir boşluk potansiyeli de taşıyor. Bağırmıyor, tıpkı Shibata gibi, sakince gösteriyor. Şirkette kahveyi kimin yapacağı sorusuyla toplumsal bir çatlağı ifşa ediyor. O çatlak bir boşluğa açılıyor. Yanına inanmak isteyen okurların da kitabın sonunda o boşlukta bir düşün tekmesini hissetmesine izin veriyor.
Emi Yagi’nin Osamu Dazai ödüllü bu ilk romanı yirmi iki dile çevrildi. Zekice kurgulanmış ifadelerin başka dillere aktarım biçimi, bilhassa derdini sessizce anlatan romanlarda, hikâyenin ruhunu korumak konusunda önemli bir rol üstlenir. Geçtiğimiz sene Türkiye İş Bankası Yayınları bünyesinde Türkçeye kazandırılan Boşluğun Güncesi, Ali Volkan Erdemir’in özenli çevirisi sayesinde bu açıdan keyifli bir okuma deneyimi sunuyor.
Kaynaklar:
Abrevaya, E. (2001). Anneden kıza kadınsılığın iletimi. Psikanaliz Yazıları: Psikanaliz ve Kadınlık Sayısı. İstanbul: Bağlam Yayınları.
Deutsch, H. (1925). The psychology of women in relation to the functions of reproduction. International Journal of Psychoanalysis, 6, 405–418.
Durudoğan, H. (2012). UnnesFemmes: Kristeva, psikanaliz ve kadın. Z. Direk (Ed.), Cinsiyetli olmak: Sosyal bilimlere feminist bakışlar içinde. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Freud, S. (1905). Cinsellik üzerine üç deneme. S. Budak (Haz.), Cinsellik üzerine: Cinsellik teorisi üzerine üç deneme; fetişizm, bekaret kabusu, kadın cinselliği ve diğer çalışmalar içinde (ss. 29–151). İstanbul: Öteki Yayınevi.
Freud, S. (1926). The question of lay analysis. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud (Vol. 20). London: The Hogarth Press and the Institute of Psycho-Analysis. (Original work published 1926)
Freud, S. (2012). Narsisizm üzerine bir giriş. B. Büyükkal & S. M. Tura (Çev.), Narsisizm üzerine ve Schreber vakası içinde (s. 25). İstanbul: Metis Yayınları.
Irigaray, L. (2006). Ben sen biz: Farklılık kültürüne doğru (S. Büyükdüvenci & N. Tutal, Çev.). İstanbul: İmge Yayınevi.
Kristeva, J. (1994). Kadınların zamanı (İ. Savaşır, Çev.). Defter, 1–23.
Lacan, J. (1994). Fallusun anlamı (S. M. Tura, Çev.). İstanbul: Afa Yayınları.
Pragier, S. F. (2003). Kadın cinselliği ve çocuk sahibi olma arzusu. B. Habip (Yay. Haz.), Kadınlık, yeniden: Çağdaş psikanalizin bakışı içinde (ss. 149–221). İstanbul: İthaki Yayınları. (Original work published 1999)
Specchio, A. (2024). A/Void pregnancy? Yagi Emi’s Kūshin techō and fake pregnancy as a means of exploring women’s struggles. Japanese Language and Literature, 58(2), 197–224. https://www.jstor.org/stable/27353724

