Kırılma, Geri Çekilme ve Dağılmanın Poetikası: 1980 Sonrası Türk Şiiri

Aytuğ Tolu

Toplumcu gerçekçi şiirin temelleri Sovyet Rusya’da atılıp genel çerçevesi çizilmiştir. Edebiyatımızda Nazım Hikmet, sosyalist ideolojinin etkisiyle toplumcu gerçekçi anlayışı şiirimize taşımıştır. Ağır baskı koşulları altında 1940 Kuşağı şairlerinin toplumcu gerçekçi şiirler yazmasında Nazım Hikmet’in şiirde yaptığı açılımın etkisi önemlidir. Fransa merkezli 1968 politik sürecinin yansımaları ülkemizde görülmeye başlandıktan sonra toplumcu gerçekçi şiir, sokakta ve emek alanındaki politik gelişmelerin kazandığı ivmeyle belirli parti ve dergi çevrelerinde gelişimini sürdürmüştür. 1970’lerin sonunda toplumcu gerçekçiliğin etki alanı genişledikçe bu anlayıştan etkilenip şiir estetiğini geri plana atan genç şairlere rastlanmıştır. Dönemin politik ortamından ve kültürel hegemonyasından etkilenip şiirler yazan Enver Ercan’ın ilk kitabında görülen poetik acemilikler 1980 sonrasında yayımlanan kitaplarında giderilmiştir. Bu tür örneklere rastlamak mümkündür. Ayrıca ülkenin politik durumunu belirleyen dinamikler İkinci Yeni şairlerini toplumculuk yönünden etkilemiştir.

Toplumcu gerçekçi Türk şiirinin Nazım Hikmet’le başladığı kabul edilir fakat ondan öncesinde şiirimizin toplumcu izleklere yer vermediği söylenemez. Toplumcu anlayış Namık Kemal’in şiirlerinde hürriyet, eşitlik ve adalet izleklerini geliştirmiştir. Ziya Paşa’nın Doğu-Batı medeniyetlerini ilerleme ve modernleşme bağlamında kıyasladığı şiirler toplumcu anlayışın etkisiyle yazılmıştır. Aynı şekilde savaş yıllarında gelişen özelde memleket edebiyatı, genelde Millî Edebiyat Dönemi şiirleri toplumculuğun esas alınıp halk şiiri geleneğinin biçim ve ses özelliklerinin kullanıldığı açılımlardır. Bu bağlamda toplumcu gerçekçiliğin toplumculuktan farkı; Marksist-sosyalist ideolojiyi esas alması, gelecek idealinin geliştirilmesi, şiirin kitlelerin kürsüsüne dönüştürülmesi, şiir aracılığıyla kitlelere propaganda yapılması ve toplumsal sorunların betimlenip eylemsel çözümlerin sunulmasıdır.

1980 sonrası Türk şiiri bir kırılma çizgisiyle şekillenmiştir: 12 Eylül 1980 Askerî Darbesi. Toplumcu gerçekçi şiir, darbe döneminin koşullarına uygun bir dil geliştiremediği gibi darbenin ağırlığının azaldığı yıllara kadar belirli şairler dışında sessizliğe gömülmüştür. Bu dönemde cezaevi şairleri toplumcu gerçekçi anlayışı sürdürmeye çalışmıştır. Emirhan Oğuz’un Ateş Hırsızları Söylencesi 1984 Açlık Grevi’ni konu alır. Kendisi de bu grevlerin içinde ve cezaevinde olan biri olarak hem toplumcu gerçekçi hem de belgesel şiire uygun bir kitaba imza atmıştır.

Nazım Hikmet

Geri çekiliş dağılmayı beraberinde getirmiştir. Geri çekilip dağılma sürecini başlatan faktör politik kitle öznelerinin yenilgiyi kabul edip siyaset alanını terk etmesindendir. Belirli dergi ve isimlerin etrafında toplanan şairler, bu pratiği ve kolektif sanat mücadelesini 1980 sonrası süreçte ortaya koyamamıştır. Bir yönüyle Servetifünun Dergisi’nin kapatıldıktan sonra dergide yer alan yazar ve şairlerin yeni bir oluşuma imza atmaması Türk şiirinde 12 Eylül döneminde tekerrür edilmiştir. İdeolojik açıdan bağlı olunan ağırlık merkezi Sovyetlerdir fakat revizyonizm dönemindeki Sovyetler darbeye karşı herhangi bir tepki vermediğinden gerek politik hareketler gerek toplumcu gerçekçi anlayışa sahip şairler yenilgiyi çabuk kabullenmiştir. Bu geri çekilme ve dağılma sürecinin uzun yıllara yayılan etkileri toplumsal dönüşümün yönünün değişmesine neden olmuş, bu sürecin eleştirisi ve toplumsal alandaki izleri Salih Bolat’ın şiirlerine yansımıştır. Bolat’ın poetikasında 12 Eylül kırılması önemli bir yere sahiptir. Aynı şekilde Ahmet Telli’nin şiirlerinde darbeyle değişen hegemonya kent satiriği üzerinden gelişmiştir. Kent, hegemonyanın mücadele alanı olarak şiire taşınmıştır. 12 Eylül uygulamalarının kısmen “yumuşatıldığı” ve idamların durdurulduğu yıllarda darbe döneminin eleştirisi ve betimlemesi Adnan Yücel’in Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek adındaki nehir şiir kitabında yapılmıştır. Darbenin özellikle ilk beş yılında güçlü toplumcu gerçekçi şiirler yazılmamıştır. Bu tarihsel gerçeklik, toplumcu gerçekçi şiir anlayışının politik dinamiklerden bağımsız gelişemeyeceğinin doğrulanmasıdır. Politik ivme, kültürel hegemonyanın yolunu açar, belirleyici olan ideolojidir. Bu hegemonya inşasında eylemci politik çevrelere uygun militan duruşu esas alan şiirler Adnan Yücel ve İbrahim Karaca tarafından yazılmıştır. Karaca’nın halk şiiri geleneğini yeniden ürettiği şiirler mevcuttur.

1980 sonrası Türk şiirinde kolektif bir şair çalışması birkaç deneme dışında gelişmemiştir. Politik hareketlerin zayıflığı şiirde kitlelere ideal bir düzen müjdesi ve kurtuluş coşkusu verilememesine yol açmıştır. Kitlelerin anlatımından bireyin sosyolojik imgeleminin esas alındığı aşamaya geçilir. Geriye toplumculuk anlayışı kalmıştır. Bunun yanı sıra Marksist ideolojinin yanına anarşist düşüncenin eklendiği görülür. Özellikle İzzet Yasar, Nuh Ömer Çetinay ve Enis Akın’ın şiirlerinde sivil toplumculuk, anarşizm ve toplumsal yapıyla hesaplaşma görülür.

Enis Akın

1980 sonrası dönemde Kürt sorununu merkeze taşıyan hareketlerin gelişmesiyle birlikte sol görüşe sahip şairler bu soruna yönelik izlekler geliştirmiştir. 1990 sonrası faili meçhullerin akıbetini sormak için tarihe geçen Cumartesi Anneleri’ne şiirde yer verilip okuyucunun bu gerçekle yüzleşmesi sağlanmıştır. Benzer şekilde cezaevleriyle gündeme gelen işkence, hak ihlalleri ve açlık grevlerine vicdani yaklaşım şiirin konusu hâline getirilmiştir. Bölge illeri ile Batı’nın çelişkisi Metin Altıok’un şiirlerinde insani duyarlılık ve acının merkeze alınmasıyla işlenir. Bingöl’de felsefe öğretmenliği yapan Altıok’un yaşadığı tanıklıklar acı temelinde toplumcu ve belgesel şiirin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Benzer duyuşa sahip dizeler Salih Bolat’ın şiirlerinde de görülür. Onun şiirlerini diğer şairlerin toplumculuğundan farklı kılan temel özellikler tarihin ve işçi sınıfı mücadelesinin şiire taşınmasıdır.

Türk şiirinde Mehmet Akif’le çocuk işçiliği görünür kılınmış, öğretmenlik yapan Rıfat Ilgaz’ın şiirlerinde okulu terk eden hem okuyup hem çalışan çocuklara yer verilmiştir. 1990 sonrası süreçte göçlerin etkisiyle metropollerde yaşam mücadelesi sürdüren ailelere mensup çocuk işçiler, “sokak çocukları”, suça sürüklenen çocuklar ve gençler toplumsal izleğe dönüştürülmüştür. Suça sürüklenen çocuk ve gençlerin durumu Ahmet Telli ve Salih Bolat başta olmak üzere birçok sol görüşlü şair tarafından dizelere dökülür. Yozlaşma-yozlaştırılma pratikleri eleştiri konusu olur, özellikle Yılmaz Odabaşı ve Adnan Satıcı sol siyasetin yozlaşmasına tepki geliştirmiştir. Enis Akın ise ideolojik-politik sahadaki yozlaşmayla hesaplaşan şiirler kaleme almıştır.

Mehmet Akif Ersoy

Çocukların maruz kaldığı geleceksizlik ve yoksulluğun yanı sıra toplumsal açıdan dezavantajlı durumda olan kadınlar erkek şairlerin de poetik gündemi olmuştur. Cinsiyete dayalı ötekileştirilmenin aşılmasına yönelik Sunay Akın’ın şiirlerinde cinsel farklılığa sahip bireylere yer verildiği görülür. Bu açılım 1980 öncesi Türk şiirinde görülmez. İki dönem arasındaki fark; ilkinin işçi sınıfı mücadelesine, ikincisinin bir bütün olarak toplumsal hareketlerin hak mücadelesine yer vermesidir. İşçi-emekçi kadınlar, güvencesiz çalışan yaşlı bireyler Turgay Fişekçi’nin şiirlerinde kendilerine yer bulmuştur.

1980 sonrası Türk şiirinde toplumsal izlek çeşitliliğine rastlanır. Bu çeşitliliğin sağlanması; darbe uygulamaları, Sovyetlerin dağılması, tarihin sonunun geldiği tezinin ortaya atılması, göçler ve hızlı ve çarpık kentleşme, teknoloji ve medya alanındaki hızlı dönüşüm, tüketim toplumunun inşa edilmesi, ekoloji ve kadın haklarının politik alanda görünürlük kazanması, toplumsal mücadelenin yelpazesindeki genişlemeyle gerçekleşmiştir. Ekoloji sorunlarına en yoğun tepkiye Turgay Fişekçi’nin şiirlerinde rastlanır. İnsanın insandan ve doğadan soyutlanmasını aşıp bütünlüklerin kurulmasında sevgi dilinin taşıdığı önem Fişekçi’nin şiirlerindeki izleklerin ortak noktasını oluşturur. Aynı şekilde kent dokusundaki değişim, gecekondular ve gökdelenler Sunay Akın’ın şiirlerinde görülür.

Toplumcu gerçekçi şiir anlayışının önemli özelliklerinden biri kolektif bellek inşasıdır. Toplumsal düzlemde yaşanan hak ihlalleri, katliamlar, mücadele deneyimleri şiire taşınıp resmî tarihe, egemen ideolojiye ve söyleme alternatif bellek ve ses inşa edilmiştir. Bu bağlamda Cumartesi Anneleri, açlık grevleri, özellikle 2 Temmuz 1993 Madımak Katliamı bellek inşası için işlenen izleklerin başında gelir. Gezi/Haziran’ın toplum tarafından sahiplenilmesi ve güncel tarihte önemli bir yer edinmesi şiiri de etkilemiştir. Haydar Ergülen, Tozan Alkan ve İbrahim Karaca’nın şiirlerinde bu süreçte yaşamını yitiren insanlar anılmış, onlara ithaf edilen şiirlere imza atılmıştır.

Sunay Akın

Kolektif mücadele ve belleğin inşa edilmesini sağlayan temel motivasyon yurtseverliktir. Yurtseverlik, Gestalt Kuramı’nda görüldüğü gibi parça-bütün ilişkisine dayanır. Bütün, kendisini oluşturan parçalardan ve toplamdan daha anlamlıdır. Parça, bütünü yansıtan ve onun sözcüsüne dönüştürülen konuma taşınmıştır. Bu bağlamda 1980 sonrası Türk şiirinde toplumsal kavram ve değerlere iyelik eki getirilmesi parça-bütün ve yurtseverlik kapsamında değerlendirilebilir: yurdum, halkım, ülkem sözcüklerinde görüldüğü gibi.

1980 sonrası Türk şiirinde toplumcu izlekler geliştirilirken 1980 öncesinde ihmal edilen dil ve estetiğe özel önem verilmiştir. Edip Cansever ve Turgut Uyar’ın şiirlerinde açığa çıkan toplumcu duruşa uygun dil ve estetik yeniden üretilmiştir. İmge, dil oyunları, yeni sözcük üretilmesi toplumculuğun estetik yönüne katkı sağlamıştır. Basmakalıp sloganlar terk edildiği gibi şiirin sadece epik kaygısıyla yazılmasına yönelik yaklaşım terk edilmiştir. Bu düzlemde Sunay Akın’ın şiirlerinde dil oyunları, cinaslar ve nesneler ağır basar. Savaş karşıtlığını en yoğun işleyen şair Sunay Akın olmuştur. Savaşın doğrudan etkilerine maruz kalıp belgesel şiiri geliştirip poetikasını Kıbrıs özelinde kültürel etkileşim ve savaş karşıtlığı üzerine Mehmet Yaşın kurmuştur.

Behçet Aysan

1980 sonrası Türk şiirinin toplumcu izlekleri arasında anti emperyalist duruşun zayıf bir şekilde işlendiği görülür. Irak’ın işgali ve Suriye “İç” Savaşı özelinde komşu ülkelerde yaşanan gelişmelere şiirde yer verilmiştir. Behçet Aysan Türk-Rum kardeşliğini, enternasyonal dayanışmayı; Tuğrul Asi Balkar Irak işgalinde gösterilen direnişi ve yurtsever bilinci; Turgay Fişekçi Suriye “İç” Savaşı’nın ortaya çıkardığı yıkımı, mültecilerin yaşam mücadelesini, Balkanlar’da yaşanan savaşları; Şeref Bilsel Amerikan hegemonyasına yönelik karşıtlığı; Haydar Ergülen mültecilerin yaşadığı sıkıntıları ve denizlerde can vermelerini işlemiştir. Bu örneklere rağmen toplumcu gerçekçiliğin dayandığı anti emperyalizme bağlı şiirlerin bir bütün olarak 1980 sonrası süreçte yazılmadığı görülür. İçinde bulunulan dönem, kapitalizmin tek kutuplu dünya düzenini kurmaya çalıştığı emperyalizm çağıdır. Yeni dönemin anlayışı, sanatçıyı ideolojilerden bağımsızlaştırdığını iddia ederek ideolojik bir yanılsamaya neden olan post modernizmdir. Bu gerçeğe tanıklık, buna uygun dil ve estetik geliştirilememiştir.

Yozlaşma, yozlaştırılma, kültürel hegemonya, toplumsal dönüşüm, apolitasyon-depolitizasyon pratikleri bağlamında sistemin baskı-zor aygıtları ve ideolojik aygıtlarının eleştirisine odaklanan izlekler üretilmiştir. Eğitim sistemi, medya, tüketim toplumu, resmî tarih ve ideoloji toplumsal eleştirinin hedefi hâline getirilmiştir.

Sonuç olarak, toplumcu gerçekçi Türk şiiri 1980 sonrası dönemde 12 Eylül’ün ve dünyada yaşanan hızlı dönüşüm sürecinin etkisiyle kırılmaya uğramış, bu kırılma geri çekilmeye ve kolektif sanat çalışmalarının dağılmasına neden olmuştur. Bu toplamdan geriye toplumculuk kalmıştır. Ortak sanat anlayışı inşa edilmediğinden her şair birbirinden bağımsız şekilde toplumsal sorunları şiirine taşımıştır. İkinci Yeni’nin toplumculuğu ve dili yeniden üretildiğinden slogan ve acemilik terk edilmiştir. Ülkede ve dünyada yaşanan gelişmelerin hızı, bir birey olarak şairi etkilendiğinden toplumsal tanıklık ve eleştiri bireysel yönlerde ilerlemiştir.

1980 sonrası Türk şiirinde toplumcu gerçekçi anlayışın tekil üretimlerle sürdürülmeye çalışılması politik alanda yaşanan yenilginin ve toparlanamamanın sonucudur fakat çelişki her gün yoğunlaşarak yeniden üretildiğinden toplumsal yerginin şiirde görülmesi kaçınılmazdır. Bu zorunluluk toplumcu anlayışın tüm gücüyle sürdüğünü göstermiştir. Bir yazı dizisi olması nedeniyle toplu şiirleri incelenen şairler dışında kalan isimlerin poetikaları üzerine yapılacak çalışmalar yeni veriler sunacaktır fakat ortaya çıkacak eleştirel incelemeler 1980 sonrası Türk şiirinde toplumcu gerçekçi anlayışın zayıfladığı gerçeğini değiştirmeyecektir. Politik atılımların oluşturduğu çekim merkezine bağlı olarak her ideoloji kendi kültürel hegemonyasını inşa eder. Sosyalist ideolojinin ülkemizde ve dünyada politik bağlamda güç kazanması Tük şiirinde toplumcu gerçekçi anlayışın dil, estetik, biçim, içerik ve ses yönünden kendini yenileyerek doğmasının yolunu açacaktır. Sonuçta her ideolojik politik odak, kendi kültürel hegemonyasını tesis eder fakat toplumcu gerçekçi sanat anlayışı kolektif mücadele içinde gelişir: Sanat kolektiflerinin oluşturulması, tartışmalar-polemikler yapılması ve manifestolar yazılması.

Yazı dizisini ek olarak bir bütün hâlinde 1980 sonrası Türk şiirinde geliştirilen toplumsal izleklerin genel çerçevesinin çizilmesi için kadın şairlerin toplu şiirlerinin incelenmesi çalışmanın temelini sağlamlaştıracaktır.