Bilge Sönmez
Öykü, deneme yazarı ve çevirmen Hasan Türksel’in ilk romanı Zamanın Dalgaları, Can Çağdaş serisinden çıktı, kendisiyle ilk romanı üzerine bir söyleşi yaptık.
Baba-oğul, anne-oğul, evlilik ilişkisinin yanı sıra dostlukların da ele alındığı romanda okur edebi bir yolculuğa çıkmış gibidir. Anlatıcı pek çok yazar ve ressamla bağ kurarak bir “kaçış” romanı inşa eder. Siz bu kaçış üzerine ne düşünürsünüz?
Daha önce kitap hakkında bu tür bir yorumla karşılaşmamıştım; bu yüzden özellikle dikkat çekici bulduğumu söylemek istiyorum. Sorunuza gelirsem, romandaki ‘kaçış’ı birkaç farklı açıdan düşünmek mümkün. Öncelikle bu kaçışı, yaygın okumanın aksine, bir tür yüzleşme biçimi olarak görüyorum. Çıkılan yolculuklar bir şeylerden kaçmak gibi görünse de asıl amaç çoğu zaman kendini bulmak, başka hikâyeler üzerinden kendine yaklaşmaktır. Bu nedenle özellikle babanın hikâyesindeki kaçışı yalnızca bir uzaklaşma değil, başka hayatlara temas ederek kendine dönmenin bir yolu olarak da okumak daha doğru olur.
Bir başka açıdan bakıldığında ise bu durum, gerçeklikten kaçmak değil, onunla başka bir düzlemde temas kurma çabası olarak görülebilir. İnsan bazen doğrudan bakamadığı şeylere ancak dolaylı yollardan yaklaşabiliyor. Bu anlamda anlatıcının başka metinlere, yazarlara ve sanatçılara yönelmesi bir saklanma değil, kendini anlamaya dönük bir arayış aslında. Örneğin, anlatıcının Sebald’in izini sürmesi veya onun melankolik yürüyüşlerine dahil olması, içindeki o isimsiz boşluğu tarif etme çabasını yansıtır. Kendi acısını anlatacak kelimeyi bulamadığında, Sebald’in puslu, geçmişle bugünü iç içe geçiren anlatısına sığınarak ‘ben buradayım’ diyebilmek için ona doğru ‘kaçar’.
Bu hareket doğal olarak metnin yapısına da sirayet ediyor. Anlatı, tek bir çizgide ilerlemek yerine farklı sesler ve imgeler arasında dolaşarak sürekli yer değiştiriyor. Bu yüzden ‘kaçış’ı, yalnızca anlatıcının değil, anlatının da yaptığı bir eylem olarak görüyorum.
Zamanın Dalgaları, Sebald başta olmak üzere pek çok edebi referanslara yer veren bir roman. Bu hikâyenin ortaya çıkmasındaki temel motivasyonunuzu; bu hikâyeye dair sizde oluşan ilk hissiyatı öğrenebilir miyiz?
Aslında ilk çıkış noktam, Alman yazar W.G. Sebald’e dair yazdığım ve yazmayı planladığım denemeleri bir araya getireceğim bir dosya oluşturmaktı. Amacım, ona duyduğum hayranlık ve düşünsel yakınlığı ifade edebileceğim bir zemin kurabilmekti. Ancak bu fikir zaman içinde, içimde giderek belirginleşen roman yazma isteğiyle birlikte biçim değiştirdi ve beş yılı biraz aşan bir sürecin sonunda Zamanın Dalgaları ortaya çıktı.
Bu değişim, daha sonra Sebald’in Satürn’ün Halkaları’nı yazma sürecini öğrendiğimde benim için anlamlı bir tesadüfe dönüştü. Sebald, 1992 yazı ile 1993 baharı arasında Suffolk’ta yaptığı yürüyüşleri önce kısa metinler olarak yayımlamış, ardından onları genişleterek kitabını kurmuştu. Kendi sürecimle bu beklenmedik paralelliği fark ettiğimde romanımı bitirmek üzereydim ve o an sezgisel olarak doğru yönde ilerlediğimi hissettim.
Mekânların sizin soluduğunuz havaya dair olması, roman içine yerleştirilen fotoğrafların sizin kadrajınızdan çıkması; romanın kişiselliğini de göz önünde tutmamıza sebep oluyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Eğer kurgu ve kurgu dışının iç içe geçtiği bir metni okuyorsanız, neye inanıp neye inanmayacağınıza hemen karar vermemeniz gerektiğini düşünüyorum. Mekânların ve fotoğrafların kişisel alanıma ait olması, hem metnin gerçekliğine duyulacak inancı güçlendirmek hem de anlatacağım hikâyenin üzerinde hâkimiyet kurmak açısından bilinçli bir tercihti elbette. Kitaptaki fotoğrafların, birkaç istisna dışında, kendi arşivimden gelmesi ve büyük ölçüde benim kadrajımdan çıkmış olması da bu tercihin bir parçası. Ancak yine de o görüntülerin ardında, bir sis perdesinin sakladığı, bütünüyle açığa çıkmayan bir alan olduğunu söyleyebilirim.
Zamanın Dalgaları’nda birçok otobiyografik öğe var, ancak bunlar edebi bir filtreden geçerek kitapta yer buluyor. Fotoğrafları ise birer belge olmaktan çok, anlatının akışına eşlik eden, onu katmanlandıran parçalar olarak görüyorum. Tıpkı girişteki epigrafta (Bir kitabı bir fotoğrafa bakar gibi okumak mümkün müdür?) yazdığı gibi, okura metni farklı bir gözle okuma alanı açmaya çalışıyorum.

Babayla tekrar tekrar yapılan sonu gelmez hesaplaşmalar, otorite olamayan farklı bir baba figürüyle kavga hâli vardır romanda. Babanın kabullenilemez yokluğunun ve bu yoklukla mücadelenin sizdeki karşılığı nedir?
Romanı kurgularken anlatılmak istenen hikâyede böylesi bir karaktere ihtiyaç olduğu açıktı; bu nedenle baba figürünü kişisel bir karşılık yerine, bir eksiklik ve yokluk hâli üzerinden okumak daha doğru olur. Burada benim için belirleyici olan, babanın varlığından ziyade yokluğunun yarattığı etkiyi yansıtmaktı; çünkü bazen hayatımızdaki önemli bir figürün eksikliği, varlığından daha derin ve kalıcı izler bırakabiliyor.
Ortada kapanabilecek ya da tamamlanabilecek bir ilişkinin olmaması, metinde tekrar eden hesaplaşmaların uzun bir süre bir sonuca varmamasına da neden oluyor. Bu anlamda baba, yüzleşilmesi ertelenen, başka bir deyişle tamamlanamayan soyut bir alanı temsil ediyor diyebilirim. Bu tür temaların kişisel deneyimlerle temas ettiği açık. Ancak romandaki diğer unsurlar gibi bu da edebi bir dönüşüm sürecinden geçerek ortaya çıktı. Benim için asıl önemli olan, bu yokluk hâlinin okurda nasıl bir karşılık bulduğu ve onun kendi deneyimiyle nasıl kesiştiğiydi.
Baba, Ulysses adlı gemisiyle evi terk edip uçsuz bucaksız denizlere yelken açar. Romanın bu kısmında, evini terk eden bir baba anlatısından çok kendini bulmak için sahip olduğu tüm gerçekliği geride bırakan bir insan görürüz. Bu bağlamda Homeros’un hikâyesi ve baba arasında nasıl bir bağ kurmak istediniz?
Çok güzel bir soru. Babanın ilk olarak gemisi Ulysses ile yola çıkışı, akla ister istemez -ve planladığım gibi- Odysseus’u ve Odysseia anlatısını getiriyor; öyle ki okudukça Homeros’un bir şekilde karşımıza çıkmasını bekler bir hâle geliyoruz. Ama burada özellikle kurmak istediğim şey, o hikâyeyi tekrar anlatmak değil, yönünü değiştirmekti yalnızca. Çünkü bildiğiniz gibi Odysseia’da yolculuk, ne kadar dolambaçlı ve çetrefilli olursa olsun, eninde sonunda eve varır. Burada ise yolculuk, geri dönüş fikrinin giderek silindiği, hatta belki de baştan beri mümkün olmadığı bir şeye dönüşüyor. Bu yüzden baba, yalnızca evi terk eden biri değil, geride bıraktıklarıyla birlikte kendini de belirsizliğe açan bir konumda ve yaptığı yolculuk bir yere varma arzusundan çok, çözülmeye, kaybolmaya ve o kayboluşun içinde yeniden kurulmaya doğru ilerliyor. Homeros’la kurulan ilişkiye de belki buradan bakmak daha doğru olur. Hepimizin çok iyi bildiği bir anlatıyı hafifçe kaydırarak onu başka bir ihtimale doğru eğmeye çalıştığımı söylemeliyim.
Baba, ailesini terk ederek kendi hayatının manasını arar. Otto ise, terk edilen bir çocuk olarak; -kendisi de bir eş ve babadır- zaman zaman ailesinden uzaklaşarak hafiflemeye çalışır. Burada kuşaklararası bir duygu aktarımı ve travmanın tekrarı konusunda ne düşünürsünüz? Tabii Otto ailesiyle sağlıklı bir iletişim kuruyor ve terk etmek yerine bilinçli bir uzaklaşmayı tercih ediyor. Burada bir iyileşmeden de söz edebilir miyiz?
Romanda baba ile Otto arasında bir benzerlikten çok, aynı duygunun farklı biçimlerde ortaya çıkması gibi bir durum var. Sanki bir yerden devralınmış bir eksiklik, kuşaklar arasında biçim değiştirerek varlığını sürdürüyor. Bazen insan bunu fark etmeden tekrar eder, bazen de tam o noktada durup onunla başka türlü bir ilişki kurmaya çalışır. Otto’nun hikâyesi bu ikinci ihtimale daha yakın. O da zaman zaman geri çekiliyor, ama bunu bir kopuşa dönüştürmeyip kendini koruyabilmek için hep bir mesafe koyuyor. Bu yüzden onun yaptığı şey, babanın terk edişinden farklı bir yerde duruyor. Evet, burada bir iyileşmeden söz etmek mümkün belki. Keskin bir kırılma değil ama aynı hikâyenin yönünü az da olsa değiştiren bir müdahale gibi. Ve dönüşüm dediğimiz şey de tam olarak böyle, küçük ama kararlı bir sapmayla başlıyor.

Çocukluğun, benliğin inşasındaki temel yapı taşı olması itibariyle romanı kurgularken kendi çocukluğunuzdan/tanık olduğunuz başka çocukluklardan ne derece ilham aldınız?
Vladimir Nabokov, çocukluğun insanın duyusal ve zihinsel hafızasındaki en yoğun, en belirleyici dönemlerden biri olduğunu söyler. Bu yoğunluk, zamanla silinmek yerine biçim değiştirerek varlığını sürdürür. Ben de romanımı yazarken çocukluğu benliğin kapanmış bir dönemi olarak değil, şimdiye sızmaya devam eden, tekrar tekrar kurulan bir alan olarak ele aldım. Bu nedenle metindeki çocukluk izleri, doğrudan bir hatırlama şeklinde değil, daha çok parçalı, zaman zaman belirsiz ve dönüşmüş hâlleriyle var oluyor.
Doğal olarak bu katmanın oluşmasında kendi çocukluğumdan ve tanık olduğum başka çocukluklardan beslendiğim anlar oldu. Ancak bunlar metne olduğu gibi taşınmayıp yeniden şekillendi. Benim için önemli olan, çocukluğun bireysel bir geçmiş olmaktan çıkıp, okurun da kendi deneyimiyle temas edebileceği bir ortak hafıza alanına dönüşmesiydi.
Sayfa 156’da baba mektubunda oğluna, eşi Lily ile ilgili şu cümleyi kurar: “O sonu gelmez yolculukta aslında annene hayır demesini becerememekle büyük bir günah (asla hata değil) işlediğimi fark edecektim.” Bu cümleden yola çıkarak hata ve günah arasındaki farkı, tanrısallık ile beşerilik açısından nasıl ele alabiliriz?
Aslında burada “hata” ile “günah” arasındaki fark, biraz insanın kendine nasıl baktığıyla ilgili. Babanın cümlesinde de bu dikkat çekiyor. Ortada bir eylemden çok, bir eksiklik var: “hayır” diyememek. Bu, kişisel bir zayıflıktan öte, yetiştiği ortamla ilgili daha çok. Daha kapalı ve muhafazakâr bir dünyada büyüyen biri için uyum sağlamak, çatışmadan kaçınmak neredeyse bir refleks hâline gelebiliyor. O an sorun gibi görünmeyen şey, yıllar sonra dönüp bakıldığında insanın kendi hayatını başkasına bırakması olarak hissedilebiliyor. Bu yüzden bunu “hata” değil de “günah” diye adlandırması, daha çok kendine yönelttiği bir yargı bence. Tanrısallık dediğimiz şey de belki tam burada, o iç sesin içine karışıyor. Ve o noktada bazı şeyler, hatanın sınırını aşıp daha ağır bir anlam kazanıyor.
Kendi arşivinizle zenginleştirdiğiniz bu aile anlatısıyla çok katmanlı ve okura doygunluk veren harika bir ilk roman ortaya çıkarmışsınız. Yolda yeni roman ya da öyküler var mı? Projelerinizi öğrenebilir miyiz?
Söyleşi ve sözleriniz için teşekkür ederim. Şu anda ikinci romanım üzerinde çalışıyorum. Fazla detay vermek istemesem de yeni kitabın bir yanıyla Zamanın Dalgaları ile ilişkili olduğunu ve aklımın bir köşesinde bir üçleme yazma fikrinin bulunduğunu söyleyebilirim. Ayrıca çok sevdiğim için bir öykü kitabı yayımlamayı planlıyorum. Belki ileride sıra deneme ve günlüklere de gelir.

