Çağnur Denişik
pskcagnur@gmail.com
Ödipal karmaşa, psikanalizin meşhur kavramlarından biridir. İsmini mitolojik bir öyküden alan bu kavram temelde çocuğun genellikle karşı cinsteki ebeveynin aşkı üzerine, genellikle hemcinsi ebeveyne duyduğu çelişkili duyguları temsil eder. Erken dönem psikanalitik teorilere göre erkek çocukta bu durum, babaya olan sevgi ve nefretin ambivalansı olarak yaşanır. İnsanın ilk sevgi nesnesi annedir. Bebek, başta dünyayı ondan ibaret sandığı annesine büyük bir aşkla bağlıdır ve annenin yalnızca kendisine ait olması arzusunu taşır. Fakat son derece güçlü bir rakibi vardır: Baba. Annenin sevgilisi olarak anne-bebek simbiyozunu bölen, yasa koyan, otoriteyi temsil eden ve temelde sevilen bir öteki olan baba; üç yaş civarındaki erkek çocuğu bir yandan öfkelendirirken diğer yandan korkutur zira çocuk, anneye duyduğu düşlemsel aşk yüzünden baba tarafından cezalandırılacağı düşüncesine kapılır. Freud’a (1916-17) göre erkek çocuk bu karmaşadan genellikle, annenin düşlemsel aşkından vazgeçip rakip olan babayla özdeşleşerek kurtulur.
Ödipal baba temelde nesil farkı, ensest yasağı, otoritenin tanınması gibi yasa ve yasaklarla bir süperego oluşturarak bireyin uygarlık içinde var olabilmesini, toplumsal düzende hayatta kalabilmesini sağlarken bir yandan da kimlik oluşumunu ve sevgi nesneleriyle ilişkide araya giren dış dünyaya tahammül kapasitesini destekler. Bunun için çocuğun ödipal çatışmaya girmesi yanı sevgi nesnesi için savaşması ve rakibiyle bir müddet rekabete edebilmesi gerekir (Freud, 1930; Geçtan, 2017).
Düşlemsel sevgi nesnesi, hayat boyu pek çok farklı forma evrilir. Anneyi sevmekle başlayan hikayenin izleri romantik ilişkilerde sürülebileceği gibi bazen bir eşyaya sahip olmakta, unvan kazanmakta ya da bir uğraşta da sevmek ve rekabet etmek, ödipal süreçtekine benzer bir formda seyredebilir. Kısacası bir edebi eser icra etmek ve yazarlık titrini yaşamak da kimi zaman sanatçıya ödipal çatışmanın tekrarını yaşatabilir.
Kız’la Randevu, yayımlandığı günden bu yana, edebi atalarına olan bağ ve benzerlikleriyle anılan bir kitap. Çağdaş Latin Amerika edebiyatının merak uyandıran isimlerinden biri olan Mateo García Elizondo; anne tarafından Gabriel García Márquez’in ve baba tarafından, hem yazar hem şair Salvador Elizondo’nun torunu. Bu elbette ancak Elizondo’nun terapi odasında işlenebilecek bir konu fakat edebiyat dünyası içinde güçlü ve köklü isimler olan atalarının görünür etkisi, okuru doğal bir kıyasa sürüklüyor. Yadsınamaz benzerliklerin anımsatıcı etkisiyle de pekişen bu kıyas, Elizondo’nun; atalarından sebeple ondan beklenenleri doğrudan üstlenmediğini, kendi edebi dilini oluşturup özgün bir kimlik inşa ettiğini de gözler önüne seriyor.
Kız’la Randevu, kaybetmekten yorulmuş bir bağımlının uyuşturucuyla son randevusu. Buluşmak için heyecan duyulan “Kız” ise uyuşturucunun ta kendisi.
“Bir tahta uzanmış, uçsuz bucaksız, bitek bir manzarayı seyretmektesindir; gözünün görebildiği her şey sana aittir. Zihninin panoramasıdır bu, onu bir süre bütün varlığınla, huzurunu hiç bozmadan yaşayabilirsin. Krallığını o tahttan izleyip tatmin duyabilirsin. Seni yiyip yutmak isteyen bir canavar havadan, elle tutulamayan maddesiz bir varlıktan başka şeyle karşılaşmayacaktır. Aydınlanmaya, mutlak doyuma ulaşabilecek durumdasındır, ama flaşın silindiği, yine ölümlüye dönüştüğün anda hissettiğin kaşıntı sana engel olur; yumuşak bir maddeden mamul, kıvranan, kramplarla boğuşan, küçük, kırılgan bir varlığa dönüşürsün.” (s. 45)
İsimsiz kahraman, hayatını sona erdirmek için ölmeye yetecek miktarda uyuşturucuyla Meksika’nın küçük bir köyüne, El Zapotal’e gider. Fiziksel olduğu kadar ruhsal bir yolculuktur da bu, kahramana yol boyunca geçmişin hayaletleri ve anıları eşlik eder. Birinci şahıs anlatımı ile yazılan kitap, okura kahramanın zihniyle birlikte ruhsallığını da ödünç vermiş gibidir. Bilinç bulanıklıkları, parçalanmış anılar, sekteye uğrayan zaman akışı, sayıklamalar ve deliryum hissi Elizondo’nun sinematografik anlatımla birleştiğinde hikaye neredeyse gerçek zamanlı bir eşlik gibi deneyimlenir. Yazım biçiminin yanı sıra anlatımda ötekileştirmenin kolaylığından kaçınılması ile kitap, kolaylıkla dışlanabilecek bir hikayeye empatik bir bakış kazandırır. Kahramanın hayatı pek çok açıdan dağılmıştır. “Oğlum” dediği köpeğini kaybettiğini, sevgilisinin yaşam mücadelesi verdiğini, arkadaş çevresinin günden güne eridiğini karmaşık bir zihne rağmen olağanca sahiciliğiyle aktaran Kız’la Randevu, kahramanın acısını okura yermeden ya da yüceltmeden, olduğu gibi yansıtır.

Tanıdıklık hissi, tekinsizliğe doğru atılan henüz ilk adımda varlığını anımsatır. “El Zapotal’e nihayet ölmeye geldim.” (s. 7) ile başlayan kitabın ilk satırları, Rulfo’nun Pedro Páramo’sunun ilham izlerini taşır. Comala gibi El Zapotal’in de sakinlerinin hayalet mi yoksa yaşayan kimseler mi olduğu belirsizdir ancak Pedro Páramo’dan farklı olarak Kız’la Randevu’da kahramanın temas kurduğu kimselerin yalnızca hayati durumları değil, gerçeklikleri de kesin değildir. Sanrı ve hakikat, dün ve gün, ölüm ve yaşam arasında savrulan akışta sınırlar giderek silikleşir. Beat Kuşağı edebiyatının kendine has ritmi İlahi Komedya’nın kantolarını dağıtmış gibidir; deyim yerindeyse kitapta Cennet, Cehennem ve Araf baş döndürücü bir giriftle iç içe geçmiştir. İçeride ve dışarıda böylesi bir karmaşa sürerken, ölmek, karakter için bir nevi savruluşu sonlandırmak demektir.
Psikanalize göre ölüm dürtüsü, insanın başlangıçtaki inorganik duruma geri dönme arzusu temsil eder. “Hayır, ölmek korkutucu değil.” der, kitabın kahramanı da. “Daha ziyada koca bir vajinaya benzeyen sıcak ve dar bir yere süzülüverip öteki taraftan hafiflemiş olarak çıkmaya benziyor. Sanki bedenin hayat boyu taşıdığın bir ağırlıkmış da sonunda o ağırlıktan kurtuluyormuşsun gibi bir özgürlük duygusu; sanki hayat böbreğine saplanmış bir matkapmış da sonunda matkabı çekip alıyorlarmış gibi.” (s. 21) Thanatos olarak anılan bu dürtü, Eros ile anılan yaşam dürtüsünün tam karşısındadır. Eros hayatta kalma, haz duyma, yaratma, çoğalma ve çoğaltmayla ilgilenirken Thanatos yıkıcı arzularla, durağanlıkla, saldırganlıkla ilişkilendirilir (Freud, 1920).
Eros ve Thanatos’un ömürlük dansında Eros galip geldiği müddetçe hayat devam eder. Ancak bu, Thanatos’un yok olduğu anlamına gelmez. Sıradan bir öğünde yemeği ısırmak, parçalamak, çiğnemek gibi küçük ve gündelik eylemlerde dahi kendini gösterebilen ölüm dürtüsü, her zaman bu kadar masumane işlemez. Zarar veren davranışlar, savaşlar ve yıkımlar bu dürtünün dış dünyaya yansıma biçimlerindendir. Ayrıca yıkıcılık içe dönerek sakarlıklar, kişinin kendisini zorlayıcı durumlara sürükleme hâlini anlatan yineleme zorlantıları, kendine zarar verme davranışları ve bunun ileri hâli olan intihar biçiminde de gözlemlenebilir.
Kız’la Randevu’da da Thanatos’un yıkıcılığı olağanca gücüyle hissedilir. Kahraman uyuşturucularla hayatının her alanına saldırır. Ailesini, arkadaşlarını, sevgilisini, köpeğini, parasını ve mal varlığını kaybetmiştir. Geriye kalanları da ki bunlar arasında adının olduğu belgeler ve fotoğrafları gibi kimlik temsilleri de vardır, ölmek için geldiği köyün girişinde bırakır. Geriye yalnızca “üç bin peso, yirmi gram afyon sakızı ve yedi gram eroin”i (s. 7) kalmıştır. Üstelik kitabın başında gördüğümüz üzere bu, kahramanın ölüme doğru ilk yolculuğu da değildir. Buna rağmen Eros, Thanatos’a bütünüyle yenilmemiş olmalı ki kahraman henüz ölmemiştir.
“Bazen şöyle bir doz alıp kurtulsam ya diyorum. Sonra ölmenin kolay olmadığını hatırlıyorum. Kaçınılmaz olduğu doğru, ama bazen kolay olmuyor. Buraya gelmemin bir sebebi de bu; şehirde rahat rahat gebermek bile mümkün değil. Kaç kere gidecek oldum, fakat yine kendime getirdiler; hâlâ buradayım, öteki tarafa geçemedim. Halledilmesi gereken bir meselem var herhalde. Oysa ölmek kadar güzel bir şey yok. Hiç de tarif ettikleri gibi sıkıntılı, korkunç değil. Huzur içinde uyumak kulağa fazla çekici geldiği için öyle tarif ediyorlar herhalde, öyle yapmasalar herkes ölmek isterdi.” (s. 21)

Kahraman gerçeküstü deneyimlere sürüklendikçe geçmişi hakkında edindiğimiz bilgi de seyrekleşir fakat belli belirsiz çağrışımlar, ölümün metaforik yanıyla birlikte kahramanın yol boyu yaşama dair rastladığı fırsatları ve kaçırdığı ya da kaçındığı sapakları da hatırlatır. Bu, bir yandan da bağımlılık yolculuğudur. Psikanalitik kuramcılar, bağımlılıkta ödipal dönemim etkilerini yok saymamakla birlikte çoğunlukla bu çatışmanın daha öncesine, preödipal döneme yönelirler. Maddenin acıyı azaltan, kaygıyı dindiren, yatıştıran, haz veren yanı Klein’ın iyi meme/iyi annesini çağrıştırır (Klein, 1957). Freud’a göre (1905) yaşamın ilk dönemlerinde yeterli oral doyumun sağlanamaması ve içselleşmiş temel güven duygusunun oluşmaması; bağımlılığa yatkın bir kişiliğe zemin hazırlamaktadır.
Bunun yanında Freud, “Yas ve Melankoli” adlı eserinde (1917) yasın sevilen nesnenin kaybına karşı verilmiş bir tepki olduğunu anlatır. Yaşamın ilk kayıplarından biri annenin memesinden ayrılma sürecinde yaşanır. Bebek bu süreçte annenin onu şefkatli sıcaklığıyla sardığı, beslediği, kapsadığı ve sakinleştirdiği bir ritüelden mahrum kalmıştır. Annenin hâlâ orada olduğuna; onu beslemeye, sevmeye, ona bakım vermeye devam ettiğine dair yeterli güven sağlanamazsa bebek kaybettiği haz nesnesinin yokluğuna alışmak için kendi kendini sakinleştirmenin yollarını da arayacaktır. Parmak emmek, emzik, yetişkinlikte sigara gibi oral doyum yaratan nesneler bilinçdışında memenin ya da bakım verenin annesel ilgisinin yerine geçen ikameler olabilir.
“Eroini ilk çaktığında nihayet uğuruna yaşamaya değecek olağanüstü bir şey bulduğunu hissedersin. Bizim böyle bir şeyimiz yoktu.” diyen kahraman, eroinin nasıl bir ikameye dönüştüğünden bahsetmektedir. “Hayatımız çok sıradan ve çok yalnızdı, ta ki Kız’la tanışıncaya kadar. Sanki dünyanın en seksi kadınıyla birlikteymişiz gibi oldu. Ondan hiç ayrılmamak için bir sebep. Müthiş bir enerji hissedersin, her şey kolay gelir sana, her şeyi becerirsin. Senden esprilisi, senden bilinçlisi, senden seksisi yoktur.” (s. 44) Yeterli ruhsal desteği alamadığında kaygısıyla baş edebilmek için parmağını emen bebek, bakım verenin mahrum kaldığı hazzını içe almaya çabalar. Ölüm dürtüsünün yıkıcılığı altındaki bağımlı için yatıştırıcı ikame, yapay bir destek olan madde hâline gelmiştir (Rosenfeld, 1960).
Kaybın yerine konulan uyuşturucu madde, beraberinde hızlı bir yıkım getirir. Yapay cennetin ardında kaçınılmaz cehennem beklemektedir Kitabın kahramanı üst üste kayıplar verir. Terk edilir, dışlanır, sosyal olarak adeta cezalandırılır ve nihayet, onu kabul eden ıssız bir kuytuya saklanır. Toplumdan uzak, tekinsiz ve sınırları belirsiz olan bu yer, ne ölü ne yaşayan karakterin araf noktasıdır.
“Her şeyi o kadar zevkle, kolaylıkla yaparsın ki daha sonra onsuz hiçbir şey yapamayacağını hissedersin. Onsuz hayatın olmadığını, bir acılar ve rahatsızlıklar yumağı olduğunu, engellerle dolu bir yolculuk olduğunu düşünmeye başlarsın. (…) Seni mahveden sefalet giderek daha korkunç ve dayanılmaz hâle gelir, ama çözüm de giderek basitleşir. İnsan o dünyaya girebilmek için bildik her şeyden kaçar, o dünyada yaşamanın çok yüksek bir bedeni olduğunu anlar; bu bedeli ödemeye hazır olanların sayısı azdır. (…) Başka türden bir yaratığa dönüşeceğini zanneder insan, öyle de olur. Başka türden bir yaratığa dönüşürsün.” (s. 44-45)
Kahramanın annesi ya da bakım vereni hakkında detaylı bir bilgi verilmese de hayatına giren sevgi nesnelerinden birinin, kız arkadaşı Valerie’nin, ona annesel bir tınıyla bağlandığı aşikardır. “Ben hayatta ne yaptığım konusunda daima samimi oldum, sanıyorum o hasta bir yavru kedi bulmuş gibi hissediyordu kendini; beni yerden kaldırdı, iyileştirmeye çalıştı.” (s. 73) der kahraman, Valerie için. Klein’ın, agresyonuyla memeyi ısıran bebeği gibi; kahraman da Thanatos’un yıkıcılığıyla Valerie’yi madde kullanmaya teşvik eder. Uyuşturucunun yarattığı hasar yüzünden solgunlaşan çehresini “gecenin düşesi” (s. 73) benzetmesiyle yüceltirken, Valerie yoksunluğundan arındığında kahraman “eyaletin tamamına güneş doğmuş gibi” (s. 73) hisseder.
Valerie’nin kahramanla ilişkisi ise ödipal karmaşanın bir başka yankısı gibidir. Uyuşturucu madde, Valerie için, sevgi nesnesi olan kahramanın aşkına sahip olan güçlü bir rakiptir. “Kız’ın benim için bir sevgiliden farksız olduğunu düşünürdü Valerie,” der kahraman, “Ben de ondan başkasını sevmediğimi söylerdim ısrarla.” (s. 73) Fakat Valerie, kahramandan vazgeçip yeni bir nesne bulmak yerine rakibini içselleştirecektir. “Zamanla buluşmalarımız bizden çok Kız’la ilişkili olmaya başladı, sonunda o da bağımlı oldu.” (s. 73)
Miller (2002), enjeksiyonun kendini besleme fantezisine hizmet ettiğinden bahseder. Kız’la Randevu’da da kahraman, ölüm yolculuğu boyunca şırıngasını arar fakat bulamaz. Kitabın sonunda ise köye geldikten kısa bir süre sonra öldüğünü ve şırıngasının imha edildiğini öğrenir. Benzer bir biçimde doyum da ne kadar aranırsa aransın elde edilemeyen bir yerdedir. “Bazen insanlar arzularla dolu yaşar, hiçbir şey arzularını doyurmaz.” der Kız, ölü olduğunu fark eden kahramana. “Öldüklerinde bile arzulamaya devam ederler. Ruhları yeryüzünde dolaşıp hissettikleri açlığı doyurmaya çalışır, ama beceremezler. Dağ büyüklüğünde karınları vardır, ama ağızları küçücük, iğne gibi inceciktir. Temelli açlık hissetmeye mahkumdurlar.” (s. 132-133)
Kahramanın yaşadığı düş kırıklığının aksine kitap, edebi haz beklentilerini karşılayabilecek nitelikte. Oldukça karmaşık, depresif, tekinsiz ve karanlık atmosferiyle son derece yoğun bir içeriğe sahip olan bu ilk romanında Elizondo, okura gerçek bir dağılma hissini satır satır yaşatırken hikayeyi tek solukta tamamlanacak sürükleyici bir yolculuğa çevirmiş. Büyülü anlatımı yaşam ve ölüme dair felsefi bir sorgulamaya imkan tanırken gerçeküstü dünyasında dahi korumayı başardığı ters köşeleri, bu zorlu romana heyecanlı bir akış katmış. Klasik Latin Amerika edebiyatının izlerini modern dokunuşlarla zenginleştiren Elizondo, bahsi kaçınılmaz olan edebi mirasına kendine has üslubunu incelikle işlemiş.
Roza Hakmen’in çevirisiyle Siren Yayınları bünyesinde yayımlanan Kız’la Randevu, eski bir kökten gelen yeni ve güçlü bir kalemin habercisi.
Kaynaklar:
- Elizondo, M. G. (2015). Kız’la Randevu. (R Hakmen, Çev.). İstanbul: Siren Yayınları.
- Freud, S. (1905). Cinsellik üzerine üç deneme. S. Budak (Haz.) Cinsellik üzerine: Cinsellik teorisi üzerine üç deneme; fetişizm, bekaret kabusu, kadın cinselliği ve diğer çalışmalar içinde, (s. 29-151). İstanbul: Öteki Yayınevi.
- Freud, S. (1993). Yas ve melankoli. (R. Uslu & O. E. Berksun, Çev.). Kriz Dergisi, 1(2). (Özgün eder 1917 tarihlidir).
- Freud, S. (2011 [2001]). Haz ilkesinin ötesinde – Ben ve id. (A. N. Babaoğlu, Çev.). İstanbul: Metis Yayınları. (Özgün eser 1920 tarihlidir.).
- Freud, S. (2011). Uygarlığın Huzursuzluğu. (H. Barışcan, Çev.). İstanbul: Metis Yayınları. (Özgün eser 1930 tarihlidir.).
- Freud, S. (2017). Psikanalize Giriş Dersleri. içinde, (S. Budak, Çev.). İstanbul: Öteki Yayınevi. (Özgün eser 1916-17 tarihlidir.)
- Geçtan, E. (2017). Psikanaliz ve Sonrası. İstanbul: Metis.
- Klein, M. (1957). Haset ve şükran. S. Kılıç (Haz.) Nesne İlişkileri Haset ve Şükran ve diğer yazılar 1946-1963 içinde, (s. 222-297). İstanbul: Öteki Yayınları.
- Miller, J. (2002). Heroin addiction: The needle as transitional object. Journal of the American Academy of Psychoanalysis, 30(2), 293-304.
- Rosenfeld, H. (1960). On drug addiction. International Journal of Psychoanalysis, 41, 467-475.


İlk yorum yapan olun