Elif Hopyar
Çeşitli mecralarda felsefe, edebiyat ve psikanaliz odağında metinler kaleme alan, söyleşiler gerçekleştiren, doktora çalışmalarına devam eden şair Ayşe Görkem Kozanoğlu ile 160. Kilometre tarafından yayımlanan ilk şiir kitabı Temas ve Temas, poetik dünyası, şiirinde derin izler bırakan kavramlar ve şairler üzerine konuştuk.
İlk şiir kitabın Temas ve Temas, 160. Kilometre Yayınları tarafından yayımlandı. Pek çok şair-yazar, yazmanın mutsuzlukla ilintisine değiniyor. Örneğin İlhan Berk, mutlu insanın yazamayacağını belirtiyor. Buradan hareketle ilk sorum, sen neden yazıyorsun? Seni yazmaya iten dürtü nedir?
Şu anda oturduğum masanın yanında, pencereyle aramdaki duvarda iki İlhan Berk çizimi asılı, soyut kadın bedenleri, bu soru üzerine düşünürken onlara bakıyorum. –Baştan teşekkür ederim bu güzel söyleşi için.– İlhan Berk “Yazmak mutsuzluktur” der, ama hemen ardından kendisini “yazmak cehennemi”nden kurtaran, mutlu eden şeyin resim yapmak olduğunu da söyler. Benzer şekilde Sevim Burak da oğluna yazdığı mektuplardan birinde “Sanatçı tarafı olan, daima ızdırap hamallığı yapar” der. Sonra başka bir mektupta tam aksine, “Aslında sanat yapmak büyücülük gibi bir şeydir. Seni her şeyden kurtarır, mutlu kılar, ufacık bir şiir yazsan bütün dünyanın anlamı olur. Yalnız değilsindir” cümleleri karşılar bizi. Yaratıcılıktan söz ettiğimizde aslında çift taraflı bir şeyden söz ediyor gibiyizdir demek istiyorum başka bir ifadeyle, yoksa niye uğraşalım. (Hem modernist estetikle uğraşan sanatçılar mutsuzluğu biraz fazla mı mistifiye ediyorlardı ne?) Bana gelince, ben mutsuzluk sözcüğünü seçmezdim, kendimi de mutsuz biri olarak tanımlamazdım. Ama bir eksiklikten dolayı yazıyoruz bence de, insanın temel, varoluşsal eksikliği. Şiir de hiçbir zaman tam anlamıyla yamamayan bir yama. Ben dağılmamak, parçaları birleştirmek için de yazıyorum ayrıca. İnsanın kendi derinine o kadar, öyle bakması, oradan bir şey çıkarıp tekrar yüzeye çıkması kolay değil elbette. İlhan Berk “Her kitap şairin cesedidir” der bu yüzden, bense şairin kendini yeniden doğurduğu kısma odaklanıyorum bir süredir; yüzeye ulaştığınızdaki kıvanç, hissedilen o müthiş özgürlük, yazdığınız o küçücük şeyin bütün dünyanın anlamı oluşu Sevim Burak’ın incelikle söylediği gibi, sonsuz bir yalnızlığın ardından dünyayla yeniden temas kurmak, alınan genişçe nefesler.
İlk şiirlerinden bu yana şiirinde ne değişti?
Bu soru beni gülümsetiyor. Şair camiasında ilk şiirinizi ne kadar erken yazdıysanız o kadar havalıdır, o yüzden olabildiğince erkene çekilir kişisel tarihlerde ilk şiirin yeri. Biraz vahyimsi, büyüsel, belki bir seçilmişlik atfeden bir tarafı da vardır ya şiirin erken tarihinin, galiba ondan. “İlk şiirimi yirmi dört yaşında yazdım” diyen birini pek görmeyiz mesela. Ben de ilkokulun sonlarına doğru şiirin ne olduğuna dair en ufak bir fikrim olmadan basit dörtlükler, kafiyeli şiirimsiler yazıyordum elbette. Ama on üç yaşındayken “Ben şair olacağım” diye içsel olarak karar verdiğim bir an var, varmış demek ki bir bildiğim diyerek şiir yolculuğumu orada başlatıyorum. İçinde “yelpaze” imgesi geçen bir şiir yazmıştım, lirik. Tabii bayağı amatör bir ilk şiirdi. Eh, artık biraz daha iyi yazıyor olmalıyım.

Kitabının adı Temas ve Temas. Şiirini açık şiir olarak niteleyecek olursak teması, son yıllarda yaşadığımız temassızlıkla ilişkilendirebilir miyiz?
“Temas” ilginç bir sözcük, anlık denebilecek bir karşılaşmayı işaret ediyor. Ama o tek an içinde birbirine ilişmeyi ve ayrılmayı, dokunmayı ve uzaklaşmayı, seslenmeyi ve alımlanmayı barındırıyor. Geçiciliğin, gündeliğin içinde kopuş ve yeniden bağlanışlarla süregelen muazzam bir hayatiyet aslında. Teması yitirmek ise nihai anlamda bir tür ölüm eşdeğeri olarak ele alınabilir. Şiir yazarken aslında son derece içsel bir yerden yola çıkıyorum. Eğer o içselliği özel olarak, biçimi belirleyici bir özmüş gibi korumak istemiyorsam, dışarısının da şiire sızmasına izin veriyorum. Örneğin bu ülkede uzun zamandır kendi yankı odalarında yaşayıp sadece kendi seslerini duyabilen iki ayrı toplumda yaşıyoruz gibi görünüyor, bu ayrış(tırıl)mış toplumlar birbirine taban tabana zıt biçimde kurulmuş iki büyük anlatıyı besliyor ve her biri kendi anlatısına inanıyor. Herhangi bir sosyal medya paylaşımının altına yapılan yorumlarda sadece bu iki gerçekliğin birbiriyle karışamadan nasıl şiddetle çarpıştığına, o büyük temassızlığa rutin şekilde tanık olmak bile tarifsiz zorlayıcı. Gezi, pandemi, deprem, uzaktan eğitimler, yavaşlatılan ağ bağlantıları, hapse atılan figürler, sesi kısılan gazeteciler, kapatılan radyolar, keskinleşen ülkeler arası sınırlar, insanca bir yaşama erişimimizi engelleyen sistematik yoksullaştırma politikaları, kısacası son yıllarda kendimi içinde idrak ettiğim tüm toplumsal “yenilgiler” diyeceğim, söz ettiğimiz temassızlığı bana sonuna kadar hissettirdi. Dolayısıyla Temas ve Temas’ı belirleyen atmosferde tüm bunlar da hissediliyor elbette.
Kitabının açılışında bizi Melih Cevdet Anday’ın dizeleri karşılıyor. Benim için romanları ve denemeleri başka bir yere sahip olan M. C. Anday, senin poetikanda ne ifade ediyor?
Temasa/temassızlığa dair tematik bir metin kurguladığımdan Anday’ın Garip dönemi şiirlerinden birini seçtim ilk epigraf için: “Hayvanlar konuşmadıkları için / Kimbilir ne güzel düşünürler / Tıpkı ellerimiz gibi.” Büyüleyici, gerçeküstü, haiku estetiğinde, şiddetle sezgisel. Bilmiyorum, Anday kadar sezgisel az şair vardır Türkçe şiirde, bir dize kurar, “patlamalı” diyebilirim, her şey darmadağın oldu yer yarıldı ortalık yıkıldı gibidir, ama yo bir de bakarsınız her yer sütlimandır aslında, belli belirsiz bir baş dönmesi, bir eminsizlik, hafif bir şaşkınlıkla kalırsınız öyle, şiiri etkiler beni. Lâle Müldür şiiri de sezgiseldir, ve Sami Baydar, çok sevdiğim Rilke, ama en nihai noktada Celan.
Kitabının, şiirlerinin bir müziği var. Bunu biraz açalım mı? Brahms’tan Cobain’e…
Son günlerde sosyal medyada politik paylaşımlarda sık kullanılan kinayeli bir ifade var: “İyi ki arşiv var.” Ben müzik dinlenen, müzik konuşulan, ses teknolojilerindeki ilerlemenin takip edildiği, kasetlerin, CD’lerin, benden öncesinde de plakların toplandığı bir aile ortamında büyüdüm, sonra bir gün bir baktım evdeki bu aktif dinleyicilik halini tamamen içselleştirmişim ve kendi varlığımda sürdürüyorum. Kişisel tarihimde her dönemi, o dönem dinlediğim/duyduğum müzikler aracılığıyla sınıflandırabileceğim, tanıştığım insanları ise bana getirdikleri müziklerle de kodladığım kendine has karmaşık bir zihinsel arşive sahibim. Bu arşivde yer alan müzikler de akustik bir art-alan halinde şiirime sirayet ediyor, biraz da musallat oluyor hatta.
Şiirlerine eşlik eden fotoğraflar da yer alıyor kitapta, deforme edilmiş kareler. Aslında multi-disipliner bir metin diyebilir miyiz?
Kolajlar, dergi kesikleri, müdahale edilmiş fotoğraflar… Çocukluğumda içine figürler çizip etiketler, kâğıtlar vs. yapıştırdığım defterlerim vardı. Sonraki yıllarda da ilgimi çeken malzemeleri sessizce saklayarak dönem dönem yeniden kolajlar yaptım. Kitap biraz o ilk defterleri çağrıştırsın istedim, ya da yeniden o defterleri yaptığım zamana geri dönmek istedim belki. Çünkü çocukluğumda çok gezindiğim bir metin Temas ve Temas.
Öte yandan, kitapta imajlardan şiire doğru gitmekten ziyade şiirsel duyumlardan yola çıkarak imajlar oluşturdum, hatta bu imajların çoğunda bir tür durum ironisi, şaşırtmaca vardır. İmajın ya da -bir önceki soruya da dönerek- akustiğin kendisini değil, şiire ilişkin estetik duyuşu arttırmayı ve çeşitlemeyi, bağlamlandırmayı hedefledim galiba. Yine de imajın ya da akustiğin beni aştığı, sınırların karıştığı yerler var, QR kodu koyarak bir şarkıya doğrudan gönderme yapmak gibi. Bu yüzden göstergeler-arasılık şiirimi değerlendirmek için uygun bir alan olur sanki, multi-disipliner ifadesine de kapalı değilim.
“Küçük bir el gibi duruyorum / uzanmış / Kalbim çok güz.” “Kalbim Çok” adlı şiirindeki dizeler, neredeyse haiku gibi, incelikli.
Kitapta da fotoğrafı yer alan o duvar yazısını gördüğüm anda titreşen ve eve gelir gelmez dökülen bir şiir “Kalbim Çok”. O duvar yazısının bir leitmotif gibi içinde gezindiği, çeşitlemelerinin birbirine dolandığı, tekrarlardaki farkı aradığım bir şiir. Şiirin mimarisi de başlı başına bir incelik işi, bana kalırsa.
Şiirlerinin yanı sıra, felsefe-psikanaliz bağlamında yazılar, söyleşiler de gerçekleştiriyorsun. Tanpınar, “Şiir, benim için esastır” der. Bu konuda ne söylemek istersin?
Gerçekten, Tanpınar’da şiir neredeyse bir saplantıdır, ama talihsizlik mi bilmem, daha ziyade romanlarıyla tanınır. Tabii orada Yahya Kemal ve zorlayıcı bir etkilenme endişesi de var. Bize gelince, Pierre Michon’un söylediği üzere “Edebiyatı ciddiye alışımız insanın yüreğini burkuyor” çağını bile geçiyor olabiliriz; dünya, özellikle şiiri ciddiye almak patetik bir lüksmüş gibi davranıyor bugün, zaten her yer yangın yeri. Örneğin Gezi’de “şiir sokakta”ydı, bugünse herhalde ayağında elektronik kelepçeyle ev hapsinde. Turgut Uyar’ın “Bütün mümkünlerin kıyısında” cümlesi dışında dile gelmiş, sloganize olmuş bir dize görmedik sokakta bugünlerde, dikkat edilirse. Oysa insanın bir şiiri, içine dokunan bir şarkısı, duyup da hiç unutamadığı bir sözü, sadece çok değer verdiği kişilere tavsiye ettiği bir kitabı, bir düşü filan olması lazım. İnsanın elinden “şiir”inin alındığı anlatılar distopyalardır, ki içindeyiz, tam da bu yüzden Fahrenheit 451 harikadır. Dolayısıyla hem çok yüceltmek istemiyorum başta şiir olmak üzere herhangi bir şeyi, hem de çağın değersizleştirdiği birçok değer adına genişçe bir itirazda bulunmak istiyorum. Ama en başa dönersem şiir bende de galebe çalıyor diğer türlere, hem okuma hem üretme açısından. Hatta başka ne yazsam da biraz şiir oluyor, öyle söyleyeyim.

Şiirlerinde gündelik hayatı büyülü gerçeklikle anlatıyorsun. Yaşadığın semte, çağa saygı duruşu gibi belki de. Buram buram Kadıköy kokuyor dizelerin. Kadıköy şiirine, yaşamına nasıl sirayet ediyor?
En çok Aylak Adam, sonra Huzur, Aydaki Kadın, Kara Kitap, Kadıköyü’nün Romanı, Ford Mach 1 gibi İstanbul anlatıları, buraya İlhan Berk ve Füruzan’ın şiirindeki İstanbul’u da ekleyeyim, beni hep etkilemiştir. Pandemi sırasında Kadıköy’de uzun, amaçsız yürüyüşler yapıyordum ve yeşil bisikletiyle gezen bir flanözün baş karakter olduğu bir Kadıköy anlatısı yazmayı tasarlamıştım. Kadıköy’ün kendi müziği ve edebiyatı vardır; ana akımdan ziyade hep biraz “underground”. Çok küçük bir kesit verirsem Kesmeşeker grubundan Karga Bar’a, Rexx’in karşı çaprazındaki Liman Yayınları’ndan filmi de çekilen bütün o 6.45 kültüne, yakından tanıyanlardan dinlediğim anılarıyla Hulki Aktunç’tan Cemal Süreya’ya ve belki de bugün bizim çok da farkında olmadan yaşattığımız bir edebiyat ortamına, bilenler ne dediğimi anlar. Her sokağı başka bir hikâyeye açılır. En iyi bildiğim, şekillendiğim ve çok sevdiğim bu yer, “benim Khalkedon’um” olarak yazdığım şiirlerde de yerini alıyor şimdilik.
Zambra, Okumamak adlı kitabında, dönüp dönüp okuduğumuz kitaplara, ilk kez okumanın verdiği heyecanla yaklaşır. Senin masa üstü kitapların neler, şu sıralar neler okuyorsun?
Bazen farklı itkilerle ulusal edebiyat kanonu içinde ihmal ettiğim şairlere dönüşler yapıyorum. Kanonun içinde çeşitli etiketlerle tanımlanıp dondurulmuş figürlerin edebiyatlarına bugün yeniden bakmak tazeleyici oluyor (bu sırada bir zamanlar ortaya atılmış üç beş düşüncenin sürekli dolaşımda olduğu ve öyle yeni düşünce filan da pek üretilmediği gerçeğiyle yeniden karşılaşıyorum). Örneğin son günlerde Faruk Nafiz Çamlıbel’in toplu şiirleri Han Duvarları elimde. Komet’ten ödünç alacağım bir ifadeyle “kontrastı çok yüksek” şiirleri var Çamlıbel’in: “İki zıt cevheri var nabzımda vuran kanın / Biri el pençe duran, öteki durduranın” gibi büyük dizeler, bugün gülümsetiyor da. Sylvia Plath’in çocuklar için yazdığı öyküleri içeren Sorun Yaratmayan Kıyafet ile Psikanaliz Defterleri’nin Nineler ve Dedeler sayısı sehpanın üzerinde. Cin Ayşe’nin Canlılık temalı son sayısı ekranda. Judith Hermann’ın Birbirimize Her Şeyi Söyleyebilirdik kitabını bitirmeye çalışıyorum. Fakat gene gündem çok sıkıntılı! X, Instagram, FB ve dijital haber kanalları arası sosyolojik kovalamaca her şeyin önüne geçiyor.
Son olarak Nâzım Hikmet’in de çok etkilendiği, Vladimir Mayakovski’nin yüz yıl evvel yazdığı makaleye değinmek isterim. “Şiir, Nasıl Yapılır?” şiirde, dilin işçilikle işlendiğinden, şiirin biçimsel olarak yapıldığından bahseder. Çocukluk dönemi şiirlerini de biliyorum. O günlerden bugüne şiirindeki değişimi/gelişimi nasıl değerlendiriyorsun?
Açık şiir diye niteleyebileceğim şiirlerimin “şiir tiryakisi” olmayan okur tarafından gayet kapalı olarak nitelenişine başlarda biraz şaşırıyordum, artık alıştım. Bana gelince, Anlamsız’ı bile hedeflese şiirin “ne söylediği” benim için önemlidir, fakat bir ifadeyi şiir yapan şey aslında büyük ölçüde söylediği şeyi “nasıl söylediği”dir. (Ses de önemlidir bu arada, örneğin İlhan Berk ilk bakışta şiirle ilgisi yokmuş gibi görünen “Erzincan” sözcüğünde bile bir şiir bulurdu; sanki sözcükleri eline alır, yepyeni bir gözle bakar, gösterilenlerinden kopardığı gösterenleri mücevher taşları gibi keşfedip keşfedip büyülenirdi özellikle son yıllarında.) Bende ise hepsi birbiriyle yarışır. Bir yandan çoğunlukla içten, bazen yadırgatıcı ama genelde açık bir söyleyiş yakalamak isterim, bir yandan da kendi biçimi üzerine düşünmeyen bir şiir yazamam. Sürekli aynı şiiri yazdığımı hissetmeye başlasam da kahrolurum, “yazmayı bırakma perileri” dadanır zihnime hemen. Tüm bunlar şair tarafından aşırı analitik bir zihin moduyla hesaplanmaz tabii, kaleminiz öyle işler. Dolayısıyla bu bir olageliş hali, bir dinamik. Bir de şiir kuralsızdır. Bende de şiire dair söylenebilecek herhangi bir şeyin başka türlülerini de denemek isteyen dip akıntıları vardır hep. Bu açıdan çok uygun bir yerde olduğumu hissederek bana açtıkları alan için de yayınevim 160. Kilometre’ye teşekkür etmek istiyorum son olarak.


İlk yorum yapan olun