.

Ayfer Tunç: Huzur’da saadet, kaybetme korkusu ve suçluluk duygusu

Serimizin 8. gününde Ayfer Tunç, Tanpınar’ın Huzur romanındaki saadet, kaybetme korkusu ve suçluluk duygusundan bahsediyor.

“Huzur’da Saadet, Kaybetme Korkusu ve Suçluluk Duygusu”

            “Onaa göre insan ruhunun en az tahammül edebildiği şey, belki daha ötesi olmadığı, kendinize mühlet vermeden yaşamaya mecbur olduğunuz için olacak saadettir. Istırabın içinden geçeriz, tıpkı çalılık taşlık bir yolda yürür, bir bataklıktan kurtulmaya çalışır gibi ondan sıyrılmaya çalışırız. Fakat saadeti bir yük gibi taşırız ve bir gün farkında olmadan yolun bir ucunda bir köşeye bırakıveririz.”

          Tanpınar’ın Huzur’unu ilk okuduğumda üniversite birinci veya ikinci sınıftaydım. Romanda beni şiddetle çarpan cümlelerden biri bu olmuştu. Sonra yıllar içerisinde fark ettim ki Huzur’dan en çok alıntılanan paragraflardan biri de bu. Bunun nedeni hakkında biraz düşündüm, dolayısıyla bu konuşmayı Tanpınar özelinde değil bu paragraf hakkında yapmak istiyorum. Elbette Tanpınar’ın ruhumuzun röntgenini çekme kabiliyetinin de büyüklüğünü gösteren bir konuşma olacak. Saadeti bir yük gibi taşımak ve ıstırabın içinden geçmek tanımlarının kendimizle ilgili ontolojik bir tarafı var ama aynı zamanda toplumsal genetiğimizle ve toplumsal bilinçaltımızla ilişkili bir tarafı da var. Ontolojik olarak bakarsak insan kaybetme korkusuyla sakatlanmış bir varlık. Sürekli bir şeyleri kaybetmekten korkuyoruz çünkü hayat bir bilinmez. Yaşadığımız yeni tecrübeler sürekli elimizden bazı şeyleri alıyor, bu da bizi kaybetme korkusu içerisinde yaşatıyor. Ölüm bu kayıpların en büyüğü. Annemizi, babamızı kaybediyoruz, arkadaşlarımızı, sevdiklerimizi kaybediyoruz. İşimizi, aşkımızı, deprem gibi büyük felaketlerde şehrimizi kaybediyoruz, göçmek zorunda kalıp ülkemizi kaybediyoruz. Dolayısıyla kaybetme bilgisine sahibiz. Bu bilgi bizi kaybetmeye karşı sürekli tetikte tutuyor. Haz sürelerini de kayıplardan sonra yaşadığımız yas sürelerini de tıpkı Tanpınar’ın bataklıkta yürürüz, ıstırabın içinden geçeriz diye tarif ettiği biçimde yaşıyoruz. Saadetle karşılaştığımızda aslında hem büyük haz hem büyük korku duyuyoruz, çünkü kaybetme korkusu içimizde capcanlı duruyor. Bu korkunun yarattığı sonuçlardan biri kaybedeceğimiz şeyden bir an önce kurtulmak. Mesela gündelik hayatta aşk ilişkilerini çok etkiler. Kaybetme korkusu yaşayan çiftten biri bir süre sonra bu korkuya dayanamaz ve terk edilmeden önce terk etmek ister. Bu kaybetme korkusunun dışavurumudur. Tanpınar bu paragrafla ontolojik tarafımıza ilişkin bir tespitte bulunuyor. Ancak bunun bir de toplumsal tarafı var. Bence toplumsal boyutu Huzur’un yapısına çok daha uygun. Biz aslında suçluluk hissiyle büyüyen bir toplumuz, korku ve suçlulukla büyüyoruz. Çocukluğumuzdan itibaren bizi sakatlayan şey bu. Oğuz Atay’ın edebiyatında da çok güçlü olan ve nesiller sonra bile hem Tanpınar’ın hem Oğuz Atay’ın yeni kuşaklarla bu kadar güçlü bağ kurabilmesinin nedeni aslında bu suçluluk hissinin devamı bence. Farkında olmadan suçluyuz, çünkü toplumsal genetiğimiz ve siyasi idari yapımız bizi talep eden değil himmet gören konumunda bırakıyor. Bugün bu geleneğin daha da artarak sürdüğünü görüyoruz. Sürekli pompalanan biat ve himmet kültürü, şükür kültürü nedeniyle, sürekli biz eksiğiz, bir şeylerimiz eksik hissi içinde yaşıyoruz. Bu da bizi bir eksiğimiz tamamlandığında minnettarlığımızı göstermeliyiz duygusuna zorluyor. Bu minnet duygusu bir yanıyla kuşaktan kuşağa devredilen toplumsal mirastan kaynaklanıyor. Bir yandan da aile terbiyemiz böyle. Biz nedenini bilmediğimiz bir şekilde suçlu doğuyoruz. Bu aslında dinsel etkinin olduğu bütün toplumlarda var. Katoliklerde de böyle Müslüman toplumlarda da böyle. Suçumuzu bilmeden büyüyoruz ve hayatımız korkarak geçiyor. Bunun neden olduğu bir sonuç da saadeti hak etmediğimizi sanmak ve kötü bir şey olacak duygusu. Dilimizde bu duygunun karşılığı var. Çok güldük ağlayacağız ya da çok sevinmeyelim kötü bir şey olur gibi. Dil bu duygunun kaynaklarının ne kadar geniş olduğunu gösteriyor. BenceHuzur söz konusu paragrafın dışında, insan psikolojisinin toplumsal geleneklerle veya toplumsal bilinçaltıyla kesiştiği noktaları parlatan bir roman olduğu için de çok önemli. Mesela Nuran karakterinin, Batılı eğitim almış, kolejlerde okumuş bir kadının gelenekle karşılaştığında takındığı tutum, gelenekle mücadele etmek yerine geri adım atması, bütün Batılı kültürüne rağmen geleneğe karşı diklenememesi ya da Mümtaz’ın Nuran’ı sürekli kaybetme korkusuyla sevmesi ve sonunda korktuğunun olması. Kaybetme korkusuyla ilgili bir cümle daha var Huzur’da. Tanpınar “Halbuki insan doğduğu günden itibaren mağluptur, şefkate muhtaçtır,” diyor. Mağlup bir kişi için saadet ödüldür ve mağluplar hak etmediklerini düşünürler. Peki neden tıpkı sürekli suçluluk hissi gibi, sürekli kaybetme korkusu gibi mağlup olduğumuza ilişkin bir his içerisinde yaşıyoruz? Bunun da Tanpınar’da toplumsal bir boyutu var. Tanpınar romanlarında dev bir imparatorluktan kalan küçük bir bakiyede yaşayan bir toplum olduğumuz gerçeğini işler. Bu bakiyenin üzerinde yeni bir hayat kurmak, yeni bir ideal yaratmak istenmiştir, bu da toplumsal doğamızda çelişkilere, çatışmalara neden olmuştur. Bu anlamda Huzur hepimizin bildiği gibi Doğu-Batı meselesinin en yoğun işlendiği romanlardan biridir. Şunu da eklemek isterim. Romanlardan bizi şaşırtan, düşündüren paragraflar, cümleler her zaman bağlamından kopartılarak alıntılanır, bu da çoğu zaman yanlış yorumlara neden olur. Ama bazen de o yorum özün ta kendisidir ve bizi düşünmeye sevk eden de budur. Dolayısıyla benim için Huzur insan doğasına ilişkin nitelikler üzerine projektör tutar gibi yaptığı saptamalarıyla ve bunları roman içerisinde işleme biçimiyle üstün ve değerli bir roman ama favorim her zaman Saatleri Ayarlama Enstitüsü

Dinlemek için aşağıdaki linke tıklayınız:

Ayfer Tunç: 1964’te doğdu. Siyasal bilimler okudu. Üniversite yıllarında çeşitli edebiyat ve kültür dergilerine yazılar yazmaya başladı. Yayıncılık, gazetecilik yaptı. Sait Faik’in öykülerinden oluşan Havada Bulut adlı senaryosu TRT için filme çekildi. Orhan Kemal’in 72. Koğuş adlı romanını sinemaya uyarladı. Roman, öykü, yaşantı, inceleme türünde kitaplar yazıyor. Kitaplarından bazıları: Aziz Bey Hadisesi (2000), Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek (2001), Taş-Kâğıt-Makas (2003), Evvelotel (2006), Ömür Diyorlar Buna (2007), Bir Deliler Evinin Yalan Yanlış Anlatılan Kısa Tarihi (2009), Yeşil Peri Gecesi (2010), Suzan Defter (2011), Dünya Ağrısı (2014), Âşıklar Delidir ya da Yazı Tura (2018), Osman (2020).