Ayça Güçlüten: “Benim için metin, karakterin soluğudur.”

Kaya Tanış, Ekim ayı Odak Yazar dosyası konuğumuz Ayça Güçlüten ile söyleşti.

Kaya Tanış: Ufaktım. Bir Şenol Abi vardı bizim oralarda. Aslında Yenel derlerdi, kimsenin Şenol dediğini duymadık. Ama öyleymiş. Neyse çok korkardık ondan. Saç baş dağınık, göğse kadar uzamış sakallar, üst-baş desen hak getire… Sol kol vücuda yapışık, sol ayağını sürüyerek yürür, kimseyle konuşmaz kimselerin içine girmezdi. Felç inmiş zamanında. Kimi bir kıza âşık olup kavuşamadığından, üzüntüden dese de çok sonra öğrendik: 80’de lisede yatılı okuyormuş, darbe olunca çok dövmüşler. Hastaneden çıkınca babası almış getirmiş eve. Ölene kadar kimseyle konuşmadı, kimseye yanaşmadı. O kol, o ayakla kuytu tenha demeden gezerdi. Tek kolla ağaçlara sarıldığını çok görürdük. Anlamazdık, korkardık. Senin kitapları okurken birden Yenel Abi çıkacak gibi hissettim. Hepsinde hissettim. Sen nereden tanıdın Yenel Abi’yi, korktuğun oldu mu hiç?

Ayça Güçlüten: Tanıdım Kaya. Senin Yenel Abi kadın olarak karşıma çıktı benim. Ufaktım ben de. Ödlek de bir çocuktum. Hem meraklı hem ödlek olmak da tuhaf şey; kafanın içindeki dünyaya cüret katıyor, had katıyor. Türlü isimlerle anılan bir kadındı benim tanıdığım ama annemle babam hep Necla derdi, ben de öyle diyeyim. Necla’nın sarı kara teninde parlayan kömür gözleri vardı. İnsanın içine içine bakardı. O bakışlardan çekinirdim galiba en çok ya da belki cesaretini kıskanırdım, o duyguyu hakkını vererek ifade etmek zor. Erkeklere ya “baba” ya “abi” derdi. Kimi babalık, abilik yapardı ama yapmayan da vardı, malum… Yaz kış kazakla, çuval gibi bir etekle gezerdi. Hep gülerdi, sesli gülerdi. Bazen düşündükçe kıskanırım onu, sesli gülmek, gülebilmek mühim şey, ben gülemem. Şişli’yi karış karış gezerdi, herkese selam verirdi, tanımadığı, onu tanımayan yoktu. 

K.T. Hiç kimsenin tahayyül dahi edemediği bir gerçekliği var bu insanların değil mi? Kendi gerçekleri aslında, hakikatleri. Bizlerin -mahallelinin- asla kavrayamayacağı bir gerçeklik. Cesaret dedin. Açsan ya biraz. Neydi Necla’nın cesareti; seni hayran bırakan, belki başkalarını korkutan, ürküten neydi? Hatta şöyle sorayım; Necla sokakta mı daha cesurdu, yoksa, sen artık sen olmazdan sonra, Ayça Güçlüten olduktan sonra hani, (büyüsen de Necla’nın çocukluktan daha baki olduğunu gördükten sonra belki de) o yazdığın kitaplarda mı? 

A.G. Katılıyorum sana. Kendi hakikatleri var ve biz bunu anlayamayız. Aklım yettiğince bana şöyle geliyor: Çok saf bir özgürlükleri var. Benim Necla’da hayran olduğum, hatta kıskandığım buydu. Necla özgürdü. Sokaklar onundu, geceler onundu, ne bileyim sanki yer gök onun sesiyle, adımıyla inlerdi. Çocuk halimle onu bir dev gibi görürdüm, kendimi de bir cüce. Ve tek başınaydı. Biz yalnızlıktan fersah fersah kaçarken, o yalnızlıkla kol kolaydı. Bunları sonra sonra düşündüğümü fark ettim. İyi ki de öyle olmuş çünkü çocukken düşünceyi kafanda evirip çevirmeyip hislerle süzüyorsun galiba ki bu iyi bir şey, Kitaplara gelince… Ben utancımı yazdığımı yeni yeni fark ediyorum. “Ötekiler” kelimesini ben de sesli ve/veya yazılı sarf ettim. Ayıp. Ben kim oluyorum ki? Ben özgürlükten ne anlarım ki? Daha kendimi anlamanın kıyısında değilken Necla’yı, senin Yenel Abi’yi anladığımı, gördüğümü iddia edemem. Yazarak utancımdan kaçıyorum belki de. Son yedi-sekiz yıldır yaşadığım mahallede genç bir adama rastlıyorum. Nasıl dik, nasıl güzel yürüyor anlatamam. Kendisine para, yiyecek vermeye çalışanları görmezden geliyor, ona uzanan eller havada asılı kalıyor. Kim görünmez kim değil, hiçbirimiz karar vericisi değiliz bunun. İyisi mi rahat bırakalım artık birbirimizi. 

Ayça Güçlüten

K.T. “Yazarak utancımdan kaçıyorum.” Bu ilginç işte. Her kaçışın içinde bir yüzleşme de yok mudur? Öyleyse insan illaki yüzleştikten sonra kaçmaya başlar da denebilir belki de. Zira neden kaçtığını bilmek için yüzleşmeyi ya da senin deyiminle “utancı” görmek gerek gibi. Ama dur, burada daha fazla dağılmadan, biraz da dağıtmadan şunu bir sormak isterim. Aslında esas soru da burası: Bu utançtan kaçarken aklanma mı var yoksa aksine daha da kirlenme mi? Bu kirlenme meselesi senin metinlerinde beni çok düşündürdüğü için buraya taşımak istedim biraz seni, yalan yok! Metinlerinin birçoğunda ağır bir kirlenme, aslında tam anlamıyla “pislenme” metaforu var. Ama çok ağır girdik sanki, istersen “yazmak sizin için ne ifade ediyor Ayça Hanım?”a da dönebilir soru elbette, gerçi o zaman da birbirimizden kaçmamız gerekir. 

A.G. Kaçış ve yüzleşme birlikte seyreden, birbirinin peşine düşen eylemler Kaya, haklısın. Biri olmadan diğeri olmuyor sanki. Konuyu da dağıtmadın, aksine benim içimde toparladın, yeni bir tartışma açtın zihnimde. Kaçışın sebebi kirlenmek, yüzleşmeye ulaşmak da aklanmak değil, bu kadar basit değil. Kirlenmeden de, kirlenmekten de kaçılmıyor bu darıdünyada. Hem iyi ki bu böyle. Zira ara sıra da olsa temizlenip paklanmayı düşünmeyeceğiz yoksa. Metinlerimde kirlenmek, pislik neden var bilmiyorum; bilinçlice bir yerleştirme değil. Utançtan kaçış mıdır sebebi, yüzleşmek için utanca koşmak mıdır bilemem. Zaten her şeyi de bilmeyelim ya. “Pislenme” insanoğlunun tabiatında olduğu için bana çok doğal geliyor. Öfkeli bir yerden söylemiyorum bunu, buruk bir durum. Yazmakla da aklanıyor değiliz, hatta nafile çabamızla utancı yükseltiyor olabiliriz. Fazla mı pesimist, lüzumsuz bir gerçekçilik mi oldu? Yapacak bir şey yok artık galiba bu saatten sonra. 

K.T. Yok iyi oldu, hatta “utancı yükseltmek” fevkalade oldu. Kirlenmek demişken bak aklıma geldi; bir ara Üsküdar’da oturmuştum. Tarihi bir hamam var orada, Ahmediye’de, hâlâ da vardır. Ağa Hamamı. Ara ara giderdim, alışıyor insan. Tabii ne alaka ama ne zaman gitsem aklıma “Antep’in hamamları” türküsü gelirdi. İlk olduğumu sanmam! Esasında mantıklı tabii, sonuçta hamamdasın. Ama hamam Antep’te olmayınca mana kaçıyor bir yerde. Bak şimdi nereye bağlayacağım; sen bilinçli bir yerleştirme yapmasan da metin yazarını da bir arada tutan bir yapıya sahip. Tema demek doğru olmaz, ama bir damar var yazarı içeride tutan, yerleştiren, manayı birleştiren. 

A.G. Mana kaçmamış bence Kaya. Hamamdasın işte. Mekânın, konumun önemi yok. Güzel bir örnek verdin aslında. Bilinçaltımızda herhalde -esasında umuyorum ki- özgürüz ve mekânsızız. Sadece hisler var. Metinlerin damarları o özgürlükte can bulabiliyor işte. Hislerle o sahi özgürlük buluşursa güçlü bir metin çıkıveriyor. Sen yazarak onu oluşturduğunu, doğurduğunu zannederken metin seni avucunun içine alıyor. Bazen okşuyor bazen de pataklıyor. Gelmişini geçmişini de zulalıyor hiç bulamayacağın bir yere; hatırlamadığını sandığın, belleğinden kovaladığına kendini ahmak gibi ikna ettiğin her şey o alelacayip yerde. Tuhaf şey ama metin, yazarını özgürleştiriyor ona teslim olursa. Mana da kendiliğinden gövdeleniyor. Bilinçli yapılmamış tüm yerleştirmelerin böylesi teslimiyetten kaynaklandığına eminim artık.

K.T. Her ne kadar kaderci bir yerden kurulmuş olsa da “su akar yatağını bulur”a da yaslanıyor sanki bir yerde söylediğin. Ayrıldığı yer kaderci olmaması! Olsa olsa karşılıklı bir teslimiyet teşebbüsü. Birinin akışa teslim olması şartsa, diğeri elbette beklemeye teslim olmalı. Birliktelik ancak böyle ortaya çıkabiliyor sanki, hatta biraz daha ileri gidip şu da denilebilir mi; ancak bilinçsiz ama derinden koşullanmış bir gerçekle örtüşebilir yazarla metin? Böyle böyle özgürleşebilir. Ya da daha güzeli; delirebilir!

A.G. Tam da böyle. Suyun bile yatağını bulması için akması lazım değil mi? Bir eylem, bir gayret kaçınılmaz. Genel algıya göre teslimiyetin eylemsizlik olarak algılanması şaşırtıcı bu nedenle. Sen bunu çok iyi ifade ettin. Kimi zaman akışa, kimi zamansa beklemeye teslim olanız; doğal denge bu olmalı – olsa ne iyi olur. Yazarla metnin örtüşmesi, güreşmesi, bozuşması, barışması, her ne olacaksa olsun, o buluşmada derin ve saf bir baz olmalı. Biraz “birbirine adanmışlık” ama romantik bir yerden değil bu dediğim, çok ciddi bir konsantrasyondan, disiplinden de bahsediyorum. Ya bu çok çok ciddi bir mesele. Yazmaya soyunmak, tam manasıyla soyunmaktan farksız.  

K. T. Burada hemen şunu da sormak istiyorum: karakter. Senin için metinle yazar arasında nerede duruyor? Ha şunu da demeden geçmek istemem hem biraz önce söylediklerin hem de metinlerinden yola çıkarak soruyorum bunu: yarattığın karakterlerin neredeyse tamamının ortaklaştığı yer: soyunmak. Çıplaklıkla, gerçeklikle ortaya gelmek. Buna bir başka açıdan delirme hâli diyorum ben, bir yerde gerçeğe en yakın durma biçimi de diyebilir ve yükseltebilirim. Ne dersin, çok mu çıktım? Bir başka açıdan sorarsam; diyebilir misin ki “yarattığım karakterler aklı başındadır ve her dem örtüktür?” Unutmadan söyleyeyim, bundan sonra şu deliliği de az konuşsak, ne dersin? 

A.G. Benim için metin, karakterin soluğu. Karakteri çalışıyorum kurgudan önce. Hatta karakter dosyam ortaya çıkan metinden daha uzundur genelde. Ne yaşayacağına ne yaşamayacağına ne yaşatacağına kendisi -kendileri- karar veriyor böylelikle. Evet haklısın, hemen hepsi soyunuyor. Başta örtünenler de nihayetinde çıplaklıktan kurtulamıyor. Sistem dilindeki “delirmekten” öte bir şey konuşuyoruz burada tabii, bunu da böylece söylemiş olalım. Çok mu çıktım cümleni de bir soru gibi değil, böyle bir yerden alıyorum. Çıkmak lazım, olabildiğince tırmanmak lazım ve defalarca düşüp, örselenip tekrar çıkmak. Hakikatten kaçmak çok yorucu, bıktırıcı bir şey Kaya – yaptım, biliyorum. Ama bu, şu demek de değil: Hayatta gerçekler var ve bu halkalardan oluşan bir yaşamla el ele tutuşup geçinip gidelim. Buna itirazım var. Hep aklı başında, hep örtük, hep dengeli, hep kontrollü olabilmek diye bir şey yok. İnişlerden de çıkışlardan olduğu kadar haz almak, olanın bitenin acısına da sahip çıkmak gerek. Beklenmedik hareketlerde bulunanlara, sözler sarf edenlere, kabul görüldüğü şekilde davranmayanlara, genele uyumlanmayanlara, birilerince belirlenmiş kalıp yaşamların dışına çıkanlara “deli” denilen bir yerlerde dolanıyoruz. Bu kadar basit değil. Çok sığ bir yerden bakılıyor yazık ki mevzuya. “Delilik”, bir entelektüele ya da bir sanatçıya atfedildiğinde saygı ve hayranlık iliştiriliyor yanına. Oysa çıkmaz bir sokakta çöp konteynırıyla konuşan birinden tabana kuvvet kaçılıyor ya da en iyi ihtimalle görünmez kılınıyor bu kişi. Zamanımızda delilik de yozlaştırılıyor galiba. Çok mu çıktım? Neyse, çıktıksa düşeriz.

K.T. Karakterlerin metinlerde baskın oluşu daha da temellendi böylece: metin merkezli değil, karakter merkezli bir edebiyattan rahatlıkla bahsedebiliriz böylece. Kanımca, Güçlüten’deki güçlü karakterler de diyebiliriz pekâlâ, hafif kelime oyununa da kaçarak. Delilik konusunda az bile çıktın demeliyim. Çok haklısın. Delilik ancak delinin meşguliyetiyle anlamlı bir zemine çekiliyor, dediğin gibi. Alelade bir deli yahut delirme hâli gayrimeşru kılınırken, faideli delilik makbul olan günümüzde. Deli deyince rahmetli dedem aklıma gelir hep. Orijinal adamdı. Epey deli, ama ne zaman delireceğini bilecek kadar da akıllıydı. Hâliyle ürkütücü, rahatsız edici yanları da çoktu. Müthiş yalan söyler, muazzam küfreder, iyi rakı içerdi. Kalender adamdı vesselam! Her şeye rağmen kendi işini daima kendi görürdü: misal bir kabahat mi işledi, kimseye laf düşürmez; “ben benim belamı sikeyim” der, işin içinden temiz çıkardı. Şimdi düşünüyorum da aslında yıllarca onun bu hâlleriyle bir arada yaşamak biraz da deliyi içeriden görmek gibiydi. Aile bu, daha içerisi mümkün olmayan bir yer nihayetinde. Buradan şuraya sıçramak isterim; aileye mensup olma hâlinin, delirmekten başka bir kurtuluşu yok mudur? Ve elbette, metinlerindeki “aile olabilme, kalabilme” meselesini biraz açar mısın? Aslında “aileyi biraz dağıtır mısın?”ı kibarca sormaya çabalıyorum. 

A.G. Deden tertemiz adammış valla, devri daim olsun.

Karakterlerimin güçleri, güçsüz yanlarını bilmelerinden kaynaklanıyor olabilir. Bir de yaşadıkları acıların ense köklerinde yuvalanmalarına izin vermelerinden, en çok da kendileriyle yalnız kalmaktan ürkmemelerinden belki de, ne bileyim… Daha içerisi mümkün olmayan yer deyince aileden başka cevap olabilir mi? Çok kuvvetli bir ifade. Aile zor, çok zor bir müessese. İçinde bir yerde başka, yaşarken, yaşatırken bambaşka. Seni çılgınca mutlu da eder, kemirtir de, yıpratır da. İçinde çok kalırsa kafesin olur, seçtiğin zamanlarda dahil olursan sevgi sığınağın, fazla da dışında kalırsan ömrü billah seni kıskacına alan hasretin. Fakat çok kişide ailelerinin yol açtığı trajedilere tanık olabiliyoruz. Sistem aileyi kutsallaştırdıkça yalan ve halı altında süpürülen pislik büyüyor. Bu koşulsuz yüceltme hali beni düşündürür hep çünkü gerçek değil. Galiba bu yüzden aileler parçalanıyor benim metinlerde. Zira görme biçimlerimizi derinleştirmemiz gerek, ben de kendimce çabalıyorum bu hususta. Aile kurumuna lafım yok. Benim de bir ailem var ve sevginin, arada kavga gürültünün de eksik olmadığı bir aile – bu yüzden gerçekliği var. Ancak burada da soymak, soyunmak gerekiyor. Sen tek başına kimsin, nesin bu hayatta? Ne istiyorsun ne istemiyorsun? Ailene yaraşmak, yakışmak zorunda değilsin, onlar da sana ayak uydurmak zorunda değiller. Deden gibi herkes kendi orijininde yaşayıp gitse ne güzel olur mesela. Öte yandan ailen de sistemin dışladığı bir yapıya sahip olabilir ve bu durumda da “aile” olmuyor değilsin. Bir edep, bir uyumlanma, bir fedakârlık destanı müessesi olmamalı aile. Saf sevgi kâfi bence. Sevgi yoksa zaten aile de kalmıyor, esasında sahi bir bağ da. 

K.T. Oda hariç bütün kitaplarda aileyi kimi zaman örtük kimi zaman açıkça bir “olamayış” üzerinden ele alıyorsun aslında. Uykusuz’da bunun belki de en belirgin örneğini veriyorsun. Öte yandan çocuk bir muammadan ziyade, sıkıntı ögesi olarak çıkıyor karşımıza. Ne birleştirici ne de kopartıcı bir yapıda, ama silik bir yapıda da değil. Geçenlerde yine bu mecrada İpek Bozkaya’nın “İstisnai Buluşmalar” özelinde bir yazısı yayımlandı. Çocuk özelinde çok derin, göndermelerle dolu bir işaret yazısıydı esasında. Buradan gidip çocuk neyi, nereyi işaret ediyor metinlerinde desem?

A.G. Çocuk “küçük” görüldüğünden ona bir hayat biçiliyor. Kısıtlamalar, ikazlar, yönlendirmelerle dolu bir akışın içinde sürükleniyor. Bulunduğu ortamda başına gelen ve gelmeyen her şey de büyük oluyor çünkü alanı dar ve dışarısı “sakıncalı bölge”. “Çocuğu olmayan konuşuyor işte” denebilir ama hepimiz çocukluktan geçtik, nasıl bir dönem olduğunu biliyoruz. Uykusuz ilk romanım. Yazması da, basılması da uzun sürdü. Kaleme almaya başladığımda yirmili yaşlarımdaydım. Yetişkinliğe geçişte mutlaka sancılı bir dönemdeydim. Memlekette çocukluktan yetişkinliğe geçmek hiç kolay değil, epey rampalı ve upuzun tünelli bir yol. Uykusuz‘daki çocukluğun bireye miras kalan gri-kara bölgeleri var. İstisnai Buluşmalar‘da ise bedenler çocuk ama zamansız, sınırsız olan ruh üstüne kafa yormaya çalıştım; bir dönem olarak “çocukluğa” değil. Bir çocuğun yaşıyla çerçevelenmesi, zihnine ve iç dünyasına haksızlık. Birey, dip yalnızlıkla bu adaletsiz muamele yüzünden tanışıyor ve seçimi olmayan bu yalnızlık türünde sürüklenebiliyor. Belki de bunu anlatmaya çabalamışımdır. İpek Bozkaya’nın incelemesi ve eleştirileri düşündürücü, bu nedenle de kıymetli. Zaten metin benim de değil yazdıktan sonra, kendi yolunun yolcusu. Çocuklar da öyle.

K.T Buradan rahatlıkla şunu diyebiliriz o vakit, metinlerindeki çocuklara da salt çocuk olarak yaklaşmanın sakıncalı olduğunu söylüyorsun. Buna kesinlikle katılıyorum. Elbette bir birey olarak ele alıyorsun çocuğu, ancak yetişkin olmasa da ufak bir birey de değil. Peki ne demeli buna? Baki yalnızlıkla sarmalanmış bir ömür mü metinlerinde çocuğa biçilen, yoksa aksine daima canlı tuttuğun bir direnç mi? Aslında şöyle de sorabilirim, çocuk bize ne söylüyor da hâlâ duymazdan geliyoruz?

A.G. Çocuk “Ben varım. Ben de biriyim” diyor. “Küçüğüm diye acıdan geçmiyor değilim. Benim de canım yanıyor. Benim de aklım acıya eriyor, gönlüm ağırlığı ağırlayabiliyor” diyor. Deneyim eksikliği bir çocuğu “eksik” birey kılmıyor. Elbette korunması, kollanması lazım bir çocuğun ama bu onu kafeslemek, onu kontrolsüz bir şekilde yetişkin gücüyle sınamak anlamına gelmemeli. Metinlerimde çocuklar yalnız, haklısın. Ama zaten bütün çocuklar yalnız. Hele bu çağda, hele bunca kuşatma altındayken yapayalnızlar. Bunda bizim payımız da büyük.  

K.T. Metinlerde “yalnızlık” bir mesele evet, ancak bunu olumsuz bir yerden almıyorum. Aksine bu yalnızlığın canlandırıcı bir etkisi var. Belki de döngü demeliyim buna. Tam da yine bu mecrada Abdullah Ezik’in “Disko Topu” özelinde kurduğu yazısındaki şu cümleyi düşünüyorum: “Hayat, yeni ve kirli bir doğum ile birlikte yeniden başlar.” Ezik, döngüyü iyi görmüş. Metinlerindeki bu hâl daima baskın, ama kısırdöngüye değmeden ilerleyebilen bir yapı var burada. Yazının ritmi belki de burada, hatta bunu biraz önce bahsettiğin “karakter oluşturma” titizliğine (titizlik bilinçli bir tercih) bağlayabilir miyiz?

A.G. Bende karakterin cana gelmesi yalnızlığıyla kurduğu ilişki üzerinden oluyor. Bu hep böyle oldu, neden bilmiyorum. Ezik’in yazısında benim de değerli bulduğum, beni düşündüren tespitler, ifadeler var. Senin alıntıladığın cümle öyle mesela, evet. Ritim demene sevindim çünkü her metnin kendi ritmi, sesi, gürültüsü, suskunluk payı var. Bunu da zorlama bir döngü yaratma çabasından ziyade karakterin kendisi sunuyor sana. Sen karaktere alan açınca, o kendi özgürlüğünü yaratıyor galiba. “Kişi ne işe yaradığını bilmediği özgürlüğüyle ne yapar?” Ezik’in yazısından, minnettarım bu saptamaya. Bu soru olmayan soru çok önemli, hepimiz için hayati. Yalnızlık da tam burada damarımıza basıyor. Karakter çalışmak tam da bu ve benzeri yüzleşmelerle oluyor aslında. Bu arada baş kişi(ler) değil, iki satırlık yeri olan karakter de aynı çalışmaya tabi tutuluyor, başka yolu yok çünkü. 

K.T. Ayça Güçlüten edebiyatından açmıştık, kapatırken de işte tam oraya geldik yine. “İki satırlık yeri olan karakterler…” sanırım Ayça Güçlüten edebiyatı tam olarak bu. Bu karakterler biraz da senin yazını, ritmini yansıtan. Aslında neredeyse hep onlar. Sakınmadan söylemeli, senin baş karakterlerin de esasında tenezzül edilmeyen, iki satır arasına atılan, -hatta o kadar bile yol aldırmazlar- karakterler. Ancak baktığımızda şunu görüyoruz, aslında derdin salt karakter yaratmak değil, kıymet vermek. Verilmeyeni belki de işaret etmek. Kitaplarına bir bütün olarak baktığımızda da görülüyor bu; yalnızlaşırken, çıplak bırakılırken, açlıkla terbiye edilirken, alttan alta işleyen bir hesap soruş var; sanıyorum bunu karakterden önce yazar soruyor dersem çok ileri gitmiş sayılmam. Esasında hesap da soru da basit sanki; “iki satırlık kıymet de mi çok?”

Yine bu mecrada “Uykusuz” özelinde çıkan bir yazıda Yağmur Yıldırımay’ın şu sözünü genişleterek kapatmak isterim: Yıldırımay “’Uykusuz’ farklı söylemleri görünür kılmayı sağlayacak bir romandır,” diyor. Bunun, Ayça Güçlüten edebiyatının görünür kılmaktan ziyade “gösteren” yapısını işaret ettiğini düşünüyorum.

İyi konuşmuşuz cidden. Temiz!

A.G. Sen benim için çok kıymetli bir kalemsin, biliyorsun (bunu kesme lütfen). Senden duymak bu sebeple ayrı kıymetli Kaya, sağolasın. Aslına bakarsan yan karakterlerin ana ağı ördüğü hissiyatıyla ilerliyorum hikâyelerde. Cüce, Dev, Tırnak… Bu karakterlerin üstünde aşırıya kaçan çalışmalarım oldu ama aşırılık olmadan da dibe inilemiyor. Evet, derdim muhteşem bir hikâye ve/veya karakter yaratmak da olmadı hiç; en azından böyle bir arzuyla yola çıkmadım. Zaten romana “iş” olarak yaklaşıp bir teknikle yazmam; hissiyatla yola düşerim. Sanırım itirazları olan ve çok fazla “neden?” diye soran biriyim. İsyanı ve itirazı ifade etmenin yolu olarak da yazıyı seçmişim demek ki. Görünmeden göstermek… Yapabilirsem ne mutlu, bence daha o kıvamda değilim. SanatKritik’te çıkan tüm incelemeler, eleştiriler içinde olduğum dönemde bana iyi geldi. Zira “Çok mu lazım sanki benim yazmam?” noktasındaydım, hâlâ da biraz öyleyim ya neyse bakacağız.

K.T. Mahcup ettin, çok teşekkürler.

Önce “kıvama” bir okur olarak itiraz ettiğimi hemen söylemek, adından da SanatKritik’e teşekkür etmek isterim; mekânın zemininde “kaymamıza” imkân sağladıkları için. Ne derler, sürç-i lisan ettiysek affola!

Ha Ayça unutmadan, sahi Necla’ya ne oldu?

A.G. Necla yanarak öldü. Ara ara annem de “Ah canım” diyerek anar, içlenir. Kimse, hiç kimse “iki satırlık” değil. Tüm kalemler de bu hakikatin feneri olsun umarım.