Gülhan Tuba Çelik: “Dünya her zaman yaşamaya ve direnmeye yeni bir yol bulacaktır.”

Aynur Kulak

Çağdaş Dünya Edebiyatımıza öykü kitapları kazandıran, Dünyadan Son Gidişimiz ile bu kitaplarına yenisini ekleyen Gülhan Tuba Çelik rutin hayatımızda yaşadığımız ufak ama büyük çıkışsızları -anlatımını daha da minimalize ederek- yazmaya devam ediyor. “Yazma serüvenimin geldiği noktada gündelik gerçekçiliği esas alarak çoğunlukla birinci tekil anlatıcı kullanmam biraz da buralarla bağlantılı. Öykülerde bir yandan her şey çok doğal ilerliyor gibi görünüyor ama bir yandan da ayaklarımızda bir balçık var. Politik, ekonomik ve dijital sömürü düzeninde nefes almakta zorlanan, küçük insanın değil gittikçe küçülen insanın ağırlığını hissediyoruz,” diyor Gülhan Tuba Çelik öykücülüğünde geldiği noktayı anlatırken. Gülhan Tuba Çelik ile gerçekleştirdiğimiz söyleşi için buyurun lütfen.

Sohbetimize öykü yazmayı tercih etmek, öykücü olmak başlıklarıyla başlamak istiyorum. Öykü yazmayı niye tercih ediyorsun gibi bir noktadan değil de, edebiyatın tüm türlerinden şahsına münhasır olarak ayrılan öykü her an değişebilen, farklılaşmaya son derece açık, rotasını anında yeniden oluşturan yapısıyla aslında bizi sürekli tetikte hissettiren konforsuz özelliklere sahip. Buna rağmen –ve belki de bu sebeplerden- niye hem yazar hem okur olarak öykülerin peşini bırakmıyoruz, asla vazgeçemiyoruz öykülerden?

Daha ilk sorudan bam teline bastın meselenin. Bu benim de kafamı kurcalayan bir durum. İlk öykü kitabım Evsizler Şarkı Söyler, edebi kamunun vitrinine çıktığım öykülerden oluşuyordu. İlk kitabın ardından roman yazmak istememe rağmen buna cesaret edemedim ve artık ilk öykü kitabını da çıkarmış biri olmanın rahatlığıyla öyküler yazmaya devam ettim. İkinci kitabım Onlar ve Köpekleri’nin tematik yapısı, öykülerin birbirine yakın sokaklarda geçmesi beni zorlayan bir durum olmuştu. Olayları ve durumları çeşitlendirmek kolay değildi. İşte tam o noktada bir karar verdim ve artık öyküler değil daha uzun öyküler, novellalar, kısa romanlar, ardından romanlar yazacağım dedim. Çünkü her öyküde yeni bir dünya yaratmanın gerilimini sık yaşamak ve bunun getirdiği yük beni biraz hırpalamıştı. Ama tam da senin dediğin şeyi hesaba katmamışım: Öykülerden vazgeçemiyoruz. İkinci öykü kitabından sonra biri yayımlanmış (Kafandaki Ağaçlar) biri yayımlanmamış iki novella kaleme aldım. Onlardan önce veya aralarında hiç öykü yazmadığım için artık öykü meselesini geride bıraktığım zannına bile kapılmıştım. Fakat öykü, aniden ve tek nefeste, geri geldi. Onu ne kadar özlediğimi fark ettim. Bir puzzle’ı her seferinde yapmaya çalışmak ne kadar yorarsa yorsun sadece öykünün verebileceği tatminlerden uzak kalmak mümkün değil. Artık orta yaşlı olduğunu ve genç erkekler tarafından fark edilmediğini anladığın ilk yüzleşme, konforlu bir daire beklerken kapısında şoka girdiğin kırmızı gecekondu, tanıdığın bir babanın oğlunun bakışlarından duyduğu ürküntü gibi tek etki gerektiren yoğun duygulanımlara şahit olduğum anlarda öykünün konforunu yeniden fark edip kıymetini anladım. Geldiğim bu noktada yanlışımdan döndüm diyebilirim. Öykü bir çığlık, kusma, tokat gibi benim için. O an içine fazla gelen yükten arınmanı ve enerjini kanalize etmeni sağlıyor.

Biraz daha aynı sularda yüzerek devam etmek istiyorum. Onlar ve Köpekleri sonrası arada bir novella, Kafandaki Ağaçlar var. Dünyadan Son Gidişimiz öykü seçkisi ortaya çıkana kadar beş yıllık bir süre söz konusu. Birinci tekil şahıs üzerinden anlatılmış o kadar gündelik meseleler, dertler, geçmişte gerçekleşmiş fakat şimdide yansımasını bulan olaysız basit durumlar, ilişkiler, bilinçüstü veya altı derinliği olmaksızın o kadar düz bir psikoloji söz konusu ki yüzeyde gibi her şey. Peki oturup sanki bir anda, kolayca yazılmış bu öykülerle ilgili hissettiğimiz ağırlığın sebebi ne? Bu öyküler bize kendimizi aynalamış olabilir mi? Tam da basitmiş gibi gözüken öykü yazma meselesinin zorluklarını konuşmak istiyorum seninle; özellikle günlük ritüelleri esas alarak, birinci tekil şahısla şimdinin içinden yazılıyorsa; nasıl bir süreçti senin için?

İki kısa romanım Kafandaki Ağaçlar ve (yayımlanmamış) Elindeki Duvarlar ile daha otobiyografik bir kanala girmiştim. Hatta üçlemenin sonuncusu da Cebindeki Aynalar adını taşıyacaktı. Onu henüz yazmadım. Yazıp yazmayacağım hakkında bir karar da vermedim. Elindeki Duvarlar’ı yayımlamak konusunda da hiçbir şey net değil şu an. Otokurmaca merakım elbette dünya edebiyatındaki örneklerinden bağımsız olamaz. Son on on beş yılda özkurgular dilimize yoğun bir şekilde çevrildi. Annie Ernaux’tan Edouard Louis’e uzanan, Gospodinov’un Bahçıvan ve Ölüm’ü gibi kitaplarla zaman zaman tartışması alevlenen bu akıma karşı koymak elde değil. Novellalarımla başlayıp son öykülerimin de ana damarını oluşturan bu özkurgu eğilimi biraz da zamanın ruhuyla alakalı. Tüm büyük anlatıların devrinin geçtiği, (neredeyse) bütün büyük eserlerin yazıldığı, insanın/yazarın korkunç bir ekonomik, politik, dijital döngünün içine sıkıştığı bu yeni zamanlarda insanın kaygıları öyle artıyor ki yaşadığı panik sonucunda kolay kolay kendinden başkasının sesini duymuyor. En azından benim için böyle oldu. Okumayı oldukça fazla sevdiğim özkurgular da yürümeyi istediğim bu yolda bana cesaret verdi. Yazma serüvenimin geldiği noktada gündelik gerçekçiliği esas alarak çoğunlukla birinci tekil anlatıcı kullanmam biraz da buralarla bağlantılı. Öykülerde bir yandan her şey çok doğal ilerliyor gibi görünüyor ama bir yandan da ayaklarımızda bir balçık var. Politik, ekonomik ve dijital sömürü düzeninde nefes almakta zorlanan, küçük insanın değil gittikçe küçülen insanın ağırlığını hissediyoruz. Bir yandan rahat ve tanıdık ama bir yandan da çaresiz ve karamsar çizilen öykü dünyaları, dünyanın halinden bağımsız olamıyor. En azından okuma ve yazma arayışlarında özkurguyu önemseyen bir yazarsanız gündelik gerçekçilik damarını olabildiğince belirginleştirmek istiyorsunuz. Böyle bir tasarım dünyasında en zor şeylerden biri de öyküyü çeşitlendirmek. Yaşadığımız tüm çıkışsızlıklar aynı sosyolojik düzleme bağlandığı için bir süre sonra hep aynı hikâyeyi yazıyor gibi de oluyorsunuz. Bunun dezavantajları olduğu kadar avantajları da var. Böylece kolektif bir ruh siniyor öykülere.

Dünyadan Son Gidişimiz ile ilgili ana-odak meselelerinin ne olduğunun cevabı da oluştu belki yukarıdaki soruda fakat yine de konuşmak isteyerek, öykülerin tematik özelliklerini düşündüğümüzde moda bir tespit olan “sürdürülebilirlik” için dünyanın artık sürdürülemez noktaya, sona iyice yaklaştığı duygusuyla mı oluştu öyküler? Kitabın ismine de ithafen soruyorum bu soruyu biraz da.

Asgari şartlarda yaşamak için verdiğimiz mücadelenin belki de tarihte ilk defa bu kadar bilincindeyiz. Durup dururken ölmemek için, zehirlenmemek için, sürünmemek için şanslı olmamızın da gerektiği zamanlardayız. Tüm bunlar çok dokunaklı geliyor bana. Dünyadan Son Gidişimiz de bu ruh halini barındırıyor. Her gün yeniden ölen, yapayalnız bir şekilde mücadele ettiği hayatında ölüp ölüp dirilen, yaşama hevesini tüketmiş, bedenini de tüketim ağının bir parçası haline getirip tekrar tekrar örselenmiş bu öykü kişilerini kapsayan bir başlığa ihtiyacım vardı. İşin içinden tek başıma çıkamayınca, Ali Ayçil’e ait birkaç mısra imdadıma yetişti.

Bu bizim dünyadan son gidişimiz

Telaşlı bir dünür çiçeğiyiz kırmızı ışıkta

Ölüm içimizden taze bir rüzgâr gibi geçer”

Öykü kişilerimin ölüme benzeyen hayal kırıklıklarına muhteşem bir tercüman oldu bu satırlar.

Sürdürülebilirlik meselesine gelince. Dünyanın sürdürülemez bir durumda olduğunu çokça düşündüm evet. Metinler tam da o noktadan itiraz ediyor düzene. O korku ve karamsarlığın içinde panik oluyor kahramanlar. Fakat bir yandan da umutsuz olmak istemiyorum. Dünya her zaman yaşamaya ve direnmeye yeni bir yol bulacaktır. Tutunduğu şeyler mutlaka olacaktır. Metnime pek yansımasa da bu böyle.

Mesele ettiğin odak konuları ek olarak şu sebeple de konuşmak istiyorum. Onlar ve Köpekleri içindeki öykülerini hatırladığımda bazı temalarda lineer bir çizgin var ve fakat farklar da var. İçine atıldığımız gerçeklikte bir sona yaklaşıyoruz, sürdürebilirlik yalanı içinde çoğu şeyi sürdüremez haldeyiz. “Atılmadan terk etmeli dünyayı da.” (sf. 10) Daha netleşmek isteyerek, daha farkında olmaya açık bir alana kendini bırakarak yazmak istemişsin gibi. Bu öykülerinin farklarını konuşabilir miyiz?

İlk öykü kitabım Evsizler Şarkı Söyler çok sevilen bir kitap oldu. Şu aralar 5. baskısını bitirmek üzere. Çıktığı ilk anlarda da onun iyi bir kitap olduğunun farkındaydım. Ve dolayısıyla kendi koyduğum çıtayı aşmak zorundaydım. Onlar ve Köpekleri biraz o tatlı telaşın eseri. Hem kendimi tekrar etmemek hem de yeni bir şeyler yapmak adına birkaç tuşa aynı anda bastım o kitapta. Üst başlığında, belli birkaç mahallede geçen Suriçi İstanbul kent öyküleri; alt başlıklarda mekân ve hafızaya selam veriyor, yan başlıklarda birkaç bin yıl derine iniyor. Bunun dışında, tamamı üçüncü tekil anlatıcıyla belli bir mesafeden kaleme alınmış vs. En çok bu kitabımda yazarla metin arasında soğukkanlı bir bakış vardır. Onlar ve Köpekleri’nden Dünyadan Son Gidişimiz’e geldiğim beş senede ise (arada öz-kurguya öykünen iki novella olduğunu da düşünürsek) senin deyiminle daha açık bir alandayım evet. Söylediklerin oldukça isabetli. En başta zamana bakışım değişmiş. Doğallığını koruyan mahallelerde, kendi kişisel dünyalarında iyi kötü mücadele ederken sığınacak ruhu mekanlar üzerinden arayan kişilerin yerine tüm zaman ve mekân algıları yerle bir olan öykü kişileri gelmiş. Bunu estetik ya da varoluşsal bir bilinçle yaptığımı iddia edemeyeceğim. Sanırım, dünya düzeninin acımasız kanatları arasında ben de, daha önce hiç olmadığı kadar ezildim.

Öykülerdeki karakterlerden konuşmak istiyorum. Kendilerini bize birinci tekil üzerinden anlattıkları için kadın veya erkek olmalarına pek de takılmıyoruz. Bir kadınlık veya erkeklik meselesi yok karşımızda; bu çağın, böyle bir dünyanın parçası olmakla ilgili sanki onların varlığını tanımlayan her şey. Karakterleri yazma sürecinde değişimler olmuş olabilir fakat şunu sormak istiyorum; karakterleri kurarken bireysel hikayeleri miydi çıkış noktan yoksa daha kolektif bir ruh halinden mi yola çıkmak istedin?

Bazı kadın arkadaşlarım metinlerdeki bazı adamları yeterince “erkek” bulmamıştı. Çünkü kırılganlardı, sızlanıyorlardı, kararsızlardı. Ama bazı erkek arkadaşlarımdan da aynı öyküleri çok sahici bulanlar oldu. Toplumsal rollerin arkasında bir de böyle bir durum var. Birçok erkek tarih boyunca kaygılarının sesini kısmak ve korkularını gizlemek durumunda kaldı. Dönüp dolaşıp zamana geliyoruz, yine zaman diyeceğim burada. Bence erkekler, dünyanın varoluşundan bu yana, en çok bu yeni zamanlarda kırılgan. Ve kesinlikle artık bunu göstermekten de çekinmiyorlar. Buna alışmak hemcinslerimiz için zor oluyor farkındayım. Kadınların maskülenitesine tüm cinsiyetler olarak daha çabuk uyum sağlamıştık. Bir yandan dünyanın sonuna geldiğimizi hissederken bir yandan da korku, güç ve şiddetle yeniden kurulan dünya düzeni kadın erkek dinlemiyor. Aldığımız eğitimler bir meslek garanti etmeyi çoktan bıraktı. Mesleğimiz sıcaklık ve güven sağlamıyor. Emekli maaşlarımız asgari standartlarda bir yaşam sunmaktan uzak. Yaşlı politikaları konusunda en ufak bir yeterlilik yok. Barınma ciddi bir kriz haline geldi. Toplumsal dayanışma biçimleri işlemez hale getirildi. Biyopolitika bütün tahakkümüyle bedenlerimizi de esir almış vaziyette. Böyle bir atmosferde yaşarken düşünme biçimin de bundan bağımsız olamıyor. Kahramanlarını çekip çıkardığın yerler hakkında durup düşündüğün kısım, bu köşeler oluyor. Onları tek tek buldum aslında, ama aynı umutsuz dünyanın içinde birbirine benzer korkuları elbette vardı.

Gündelik hayatın tekrar eden rutinleri çok basit aslında. Evde zaman geçirirken, sokakta yürürken, alışveriş yaparken, iş yerindeyken basit hareketlerin -ve düşüncelerin de- etrafında devinip duruyoruz. Bu da günlük rutinlerin dışında kişinin sürekli kendisinin yarattığı tekrar eden olayları beraberinde getiriyor. Mesela kovulmak gibi, mesela dışlanmak gibi, mesela öteki olmak gibi, mesela tutunamamak ve ev, iş yeri, çevre, sokaklar, nesneler, eşyalar kendini hiçbir durumda ait hissetmediğin durumların içine düşmek gibi. Öykülerin atmosferini tam da bu tekrar eden yapı üzerinden konuşmak istiyorum. Atmosferi hep mevsim geçişleri, politik arka plan üzerinden konuşuruz ama buradaki öykülerde atmosfer adına tekrarlara mahkûm farklı bir durum var; ne dersin?

İnsanın gerek kendisine gerekse çevresine dair varlık bilincini kusursuz bir yapıda konumlandırmıyorum. Takıntılara gereğinden fazla inanıyorum. Düşünme biçiminizin çarpıklığı özgün bakışı oluşturabiliyor bazen. Bazen de içinden çıkamadığınız cehennem sizin karakteristik bir parçanız oluyor. Bernhard’ın otobiyografik beşlemesinden Ditlevsen’in Kopenhag üçlemesine, Jacobsen’in Barroy dörtlemesinden Solstad’ın Bjorn Hansen üçlemesine, Marai’in tek gecelik monoloğundan Eribon’un Reims yolculuğuna her etkileyici metin, aynı zamanda kendi takıntılarını da aşamamış metinler. Bunları söylerken kendi adıma ya da sanatçılar adına bir bilinç durumunu iddia etmiyor, yalnızca bir görme biçimini ileri sürüyorum. Beynin, ruhun, kalbin ele geçirilmiştir ve bir panik duygusuyla aynı korkuları tekrar edersin. O şey sana öyle zarar vermiştir ki anlatmaya çalıştığın şeyden izlerini silemezsin. Bakışın çarpıklaşır, görüşün bulanıklaşır, algın değişir. Bence sanat tüm bunlardan bağımsız değil. Aklından çıkmayan bir şeyi ancak bozarak aklından atıyorsun her yerde bir parçası kalıyor. Belki bu durum biraz da böyledir.

Öykülerle ilgili bir diğer dikkatimi çeken nokta; tüketimin ve tükenmişliğin paralel ilerliyor olması. Alışveriş yaptığımız markalar, yerler, uygulamalar gayet açık yazılmış. Hem o kadar tanıdık hem de o kadar yabancı ki; bunun nedeni aslında hiçbir şey üretmiyoruz, yalnızca tüketiyor olabilir miyiz diye düşündüm. Çağımızdaki tükenmişlik noktası yine çok basit, bildiğimiz, tanıdığımız rutinlerimiz üzerinden anlatılıyor ama verdiği huzursuzluk, tükenme hali çok büyük. Öykülerin tükenmişliği ele alış biçimini bu noktalarıyla konuşabilir miyiz?

İnsan göz önünde oldukça ondan beklenen/istenen şeyler de artıyor. Düzen tarafından durmaksızın pompalanan bir talep listesi var. Ne yiyeceğinden ne giyeceğine, hangi arabaya bineceğine, kullanman gereken prezervatife, aldığın nefesin içindeki nem oranına kadar korkunç bir tahakküm. Mesele sadece öneri listesi olsa yine problem yok. Elimizden alınan toplumsal dayanışma ağlarından yok edilen manevi hazlara kadar, emek sömürüsüne dayanan çalışma sistemlerinden çürük apartmanlarda yalnız bırakılmaya kadar her eksikliğin yerine mutlak bir mutluluk vaadiyle bize uzatılıyor. Herkes çıldırmış gibi robot süpürge aldı önce, sonra tozlara ışık tutan klasik versiyonun daha haz verici olduğuna inandırıldı. Montunu ya da ayakkabını yurtdışına çıkıp alıyorsan daha akıllıydın. Termosun ateşte yanmayandan, çantan suda ıslanmayandan olmazsa hayatın gerisinde kalırdın. Hislerin denklemden gittikçe çekildiği ve insanların (pandemi sonrasından başlayarak) zamanı bile kaybettiği bir algısızlık dünyasında markalar kadim yaşam enerjisi ve doğal mutluluğun yerine geçti. Satın almak herkesin en doğal hakkıydı, birey her şeyin en iyisine layıktı. Tüketim tükenmişliği hem kapatamadı hem de dediğin gibi üretimsiz bir harcamaya mecbur edilen insan acımasızca borçlandırıldı. Çiftçinin mahsulünü tarladan toplayamadığı ya da çöpe dökmek zorunda kaldığı yenizamanlarda üretim bir ütopyaya dönüşüyor zaten. Sunulan her şeyi tüketmemek de en zorlu direniş.

Gülhan Tuba Çelik

Mekân ve hafıza, mekân ve eşyalar, mekân ve ister evler (aile evi, teyze evi, abla evi, öğrenci evi) ister iş yerleri ister dış mekanlar ile kurduğumuz ilişkilerin yükleri. Barınmak, kendini güvende hissetmek, ait hissetmek ile ilgili değil mekanların hiç biride. Dolayısıyla zamanı veya bir mesaiyi paylaştığımız insanlarla da, hatta nesnelerle de bağ kurulamıyor. Mekanlar, nesneler ve insanlar, ilişki artık niye bu kadar zor? Yaşanmışlığa ve nostaljiye bağlı olarak neden çoğu şey imkânsız olan tarafa düşüyor?

Söyleşinin başından beri değindiğimiz kaotik atmosfer az çok bir çerçeve çizdi ama bu soru için biraz daha özele ineceğim ve açık olacağım: Tüm o bağları kuramayan aslında benim. Üçü öykü, ikisi novella olmak üzere beş kurgu metnimde ait olmayı başaran tek bir insan bile yok. Yazarın dünyası, takıntısı, çarpık zihni dediğim yer de burası aynı zamanda. Bilmediğin bir şeyi nasıl yazabilirsin ki? En azından ben bildiğim yerlerden hareket etmeyi seviyorum. Bir masada en ürkek çekiyor dikkatimi, sokakta evsizi, parkta deliyi görüyorum. Kıyıdaki, cesaretsiz, kaçık, çaresiz hepsi benim. Bir ev inşa etmem gerektiğini düşünüp edememişim. Barınmayı garanti altına alamayarak sonsuz bir güven ve koruma duygusundan yoksun kalmışım. Bir bağ kurmayı amaç edinip becerememişim. Bir kalbe ait olabilmenin tatminini yaşayamamışım. Bunlar uzar gider. Bu yüzden gördüğüm, duyduğum, radarıma aldığım, vakit ayırıp emek verdiğim, peşinden gittiğim, bedel ödediğim hikayeler de bana benziyor istemez. Buraları deşmeyi, içindeki boşlukla yüzleşmeyi kıymetli de buluyorum. Her sanatçının obruğu ona has bir şekilde çöker çünkü.

İlk öykü “Esirgeme”, üçüncü tekil şahıs ve son öykü “Ev Ölürken”, birinci tekil şahıs. Bu şahıs meselesini önemsiyorum çünkü tek bir kişi gibi bu şahıslar. İçine fırlatıldıkları dünyada hem duygusal hem fiziksel hem çevresel hem mekânsal sıkışmışlıkla sürekli bir son duygusuyla yaşıyorlar. Mesele şahsi değil aslında dünyevi “Ama keşke biri ışığı kapatsa” ve biraz da olsa şahsi olandan çıksa mesele. Kitabın başındaki ve sonundaki öykü odağında konuşacak olursak dünyayı artık hiçbir zaman eskiden olduğu gibi algılamayacağız diyebilir miyiz?

Mesleğim gereği gençlerin içindeyim. Büyük bir kısmında gözlemlediğim hissizlik ve anlamsızlık beni şimdiden dehşete düşürüyor. Arkadaşlık, kardeşlik, aileden tutun da aşka, dostluğa, dayanışmaya kadar dünya üzerinde ne varsa en doğal haliyle deneyimlemeyi öğrenen ve normali bu olan insanlar olarak normal algısının değiştiği günlerden geçiyoruz. Uğruna ölüp bitilen büyük anlatıları çoktan kaybettik ama en sıradan, basit ama anlam yüküyle dolu bağları da kaybedeceğiz sanırım. Bunun adı bir sonraki kuşak için kayıp da olmayacak. Belki onlar için adı; gelişmemişlikler, nostalji. Barındırdığı umudu, sevgiyi ve inancı ne zamandır eski yoğunluğuyla gösteremeyen bir dünyayla karşı karşıyayız. Yine de hayat anlam bağları olmadan sürdürülemez. Geleceğe baktığımda dayanışma içinde gettolar, mistik hazların peşinde iyimserler, mücadeleyi bırakmayan savaşçılar, insana gölge olan liderler görüyorum. İyiye ve güzele inanmak insanın yakasını bırakmayacaktır. Yaşam illa ki bir şekilde çiçek açacaktır.

Hangi öyküyü yazarken çok zorlandın veya hangi öyküyle teşrik-i mesain uzun sürdü? Ya da şöyle sorsam ana öykü şuydu ve diğer tüm öyküler onun etrafında şekillendi diyebileceğin bir öykü var mı? Karşımızda 11 öykü var ama tematik olarak bir bütünlük de var.

Bu konuda biraz doğal hareket ediyorum. Çünkü yazma meselesinden ziyade, bir hayat yaşıyoruz öncelikle. Bir devinim, mücadele içinde ekmeğimizi kazanmaya çalışıyoruz. Bazı dostlarımız, aşklarımız, düşmanlarımız, savaşlarımız oluyor. Tüm bunlar sürerken seni tetikleyen bazı durumlar çıkıyor ve bazı sahneler kuruluyor kafanda. Onları olgunlaştırmaya devam ediyorsun. Vakti geldiğinde bir metin olarak açığa da çıkıyor tüm bunlar. Ayrıca bir sanatçısın ve entelektüel bir geri plan da işliyor bu süreçte. Derinlerinde dolaştığın bir sinema akımı yahut bir ülkenin edebiyatı, dinlediğin müzik, merak ettiğin tarihi dönem; kısacası o günlerdeki zeminin de etkili oluyor. Uğraştığın ya da maruz kaldığın her şey birbirini besliyor. Bende bu dönemler biraz daha belirgin. Genelde bir “kafa” bittiğinde hem hayatımın bir dönemi hem de bir metin tamamlanmış oluyor. Yani bilerek merkeze alıp metni üzerine kurduğum bir öykü olmadı. Aksine tüm süreç oldukça doğaldı. Benzer ruh halleri ve benzer sıkışmışlıklardan yola çıktıkları için dosya bütünlüğünü de sağlamış oldular. Dosya bitince hayatımın o dönemi de bitmiş oldu. Ya da hayatımın o dönemi bittiği için dosyayı kapattım. Sonra da oturup öyküleri sıkıcı olmayacak bir biçimde sıralamaya çalıştım.

Öykü yazmaya devam edeceksin diye düşünüyorum. Masandaki yeni çalışmalar neler?

Dünyadan Son Gidişimiz öykü türündeki soru işaretlerimi, kendi adıma, büyük oranda çözümlediğim bir kitap oldu. Oldukça rahatladım. Yine de hemen öykü yazmayı düşünmüyorum. Kendimi biraz daha zorlamak istediğim bir “kafa”ya girdim. Kısa roman değil, roman yazmak istiyorum bu sefer. Ufukta beliren bu noktanın içinde üç yıl kadar debelenip orayı genişletmeye çalışacağım nasipse. O metni kendime kırk yaş hediyesi olarak vermek istiyorum.