Rağmen Biri’nin Hikâyesi: Ayça Güçlüten ve Disko Topu

Abdullah Ezik

abdullah.ezik@sanatkritik.com

Michael Foucault, Deliliğin Tarihi’nde “Deli, hem tamamen özgürdür hem de özgürlükten tamamen dışlanmıştır,” der. Bir birey olarak toplum içerisinde hiçbir zaman kabul görmeyen ve ötelenen deli(ler)in bu nedenle “özgürlük” ile aralarında hep bir mesafe olmuştur. Toplum tarafından belirlenen bu mesafe, aynı zamanda toplum tarafından toplumun bir parçası olmalarına müsaade edilmeyen ötekilerin hayatla aralarındaki mesafeyi de görünür kılacak bir misyon üstlenmiştir.

Ayça Güçlüten’in ilk kez 2018 yılında yayımlanan romanı Disko Topu, toplumun farklı gerekçelerle farklı şekillerde ötekileştirdiği bir kadın kahramanın hikâyesini anlatan, ötekileştirmenin kimi zaman ne denli sistematik ve bilinçli bir şekilde yapılan bir eylem olduğunu, üstelik kimsenin bu sürecin sorumluluğunu üstlenmeyip kendisi haricindeki herkesle âdeta bir pinpon topu gibi oynadığı bir kitap. Rengârenk bir disko topunun sanki hiç durmayacakmış gibi kendi çeperi etrafında dönüp etrafındaki/odadaki herkesi bin bir farklı renge bürüdüğü bu romanda insanlara kendi yaşantılarıyla düşledikleri yaşamlar arasında ne denli bir mesafenin olduğu; insanın bu hayattaki en temel meselelerinden birisinin özgülük ile bu özgürlüğü anlamlı kılabilecek bir akli denge olduğu hatırlatılır. Toplum tarafından öteki olarak tanımlanıp bilinçli bir şekilde zamanla sistemin dışına çıkarılan “rağmen biri” (Disko Topu’nun isimsiz ana kahramanı), çocukluğundan (görece) olgunluk dönemine doğru giden ve adına hayat denilen bu uzun yolda bin bir badire atlatmış, daha doğrusu atlatamamış bir kahraman olarak bizi alışık olmadığımız bir dünya üzerine düşünmeye zorlar: ötekiler üzerine. Kendi içerisinde romanın hareket edeceği ana hattı da belirleyen ötekiler, her gün yolda görüp yanından bir çırpıda uzaklaşıverilen, umursanmayan, yüzüne dahi bakılmayan çiçekçilerden, dilencilerden, çöp toplayıcılarından, çöpçülerden, evsizlerden ve daha nice farklı insandan meydana gelir. Kendi sınırları içerisinde aslında bambaşka bir topluluk meydana getiren tüm bu insanlar, sistem çarklarının ne denli kendisine karşı çıkan kişileri ezmeye meyyal olduğunu da çeşitli vesilelerle okura hatırlatır.

Bir birey olarak var olamayan ve kendi iç karanlığından sıyrılmak isteyen herkes toplum denen o devasa organizmaya katılarak bir renk alır ve kendisine biçilen/verilen bu rolü oynamak için elinden geleni yapar. Toplumun kişi için tek gerçek yapı olduğu yerde de sorunlar baş göstermeye başlar. Bu saatten sonra artık insanlar için iki ayrı topluluk söz konusudur: Kişi, ya sağlıklı bir organizma olarak tanımlanan ve bir parçası olunması gereken/istenen/emredilen toplum’a katılır ya da dışlanan/reddedilen/yok sayılan öteki’lerden biri olarak kendisini bir ânda oyun alanının dışında bulur. İşte Disko Topu’nun rağmen biri’si de okuyucuyla böyle bir yerden karşılaşır.

Özgürlüğün sınırları nerede başlar ve biter? Toplum tüm bu olanların neresindedir ve nasıl bir konum alır? Akli melekeleri yerinde olmayan veya herhangi bir yetisi eksik olan biri bütün bir toplumun bile isteye istismarıyla nasıl bir felaket girdabına sürüklenebilir? Kişi, ne işe yaradığını bilmediği özgürlüğüyle ne yapar? Bir akıl hastası özgür müdür ve kararlarından ötürü yargılanabilir mi? İstismar nerede ve kiminle başlar? İnsan, nasıl olur da en çok korumak istediğini en çok yıpratır?  İşte Disko Topu tüm bu sorulara cevap ararken toplumun zayıfları nasıl yok ettiğini, sistemin ne kadar vahşi bir şekilde zayıf olanı dişleri arasına alıp parçaladıktan sonra bir köşeye tükürdüğünü gözler önüne serer. Başta ailesi, ardından arkadaşları, komşuları, patronları ve ardından tüm toplum tarafından istismara uğrayan rağmen biri, kişi ile özgürlük, toplum ile birey, varlık ile yokluk, sevgi ile nefret, şefkat ile istismar arasındaki mesafelerin ne denli kısa ve tüm bu ilişkilerin ne derece iç içe geçtiğini gösterir.

Romanın ana kahramanı rağmen biri’nin başından geçenleri onun dili ve algısıyla okura aktaran Disko Topu, bir kadının zamanla çevresindeki herkes tarafından nasıl suiistimal edilebileceğini, akli dengesi olmayan birinin nasıl zamanla herkes tarafından bir kullanım nesnesi olarak kabul edilip kullanılabileceğini görünür kılar. Tıpkı Lars Von Trier’in Dogville’inde olduğu gibi toplumun kendisiyle uzlaşmayan ve zayıflıkları olan herkesi bir şekilde ötekileştirdiği bu romanda da şiddet ve istismar öncelikle ailede başlar. Oldukça sorunlu bir aile yapısına sahip olan rağmen biri, anne ve babasından meydana gelen çekirdek bir ailede büyür. Annenin erken ölümüyle kendisini babasıyla bir başına ve istismara oldukça açık, korunaksız bir yapıda bulan rağmen biri, zamanla hem komşuların hem de diğer insanların dikkatini çekmeye başlar. Bir süre için devreye Nene’nin girmesi ve onun torununa kol kanat germesi, her ne kadar ön görülebilecek mutlak sonu engellemese de en azından bu süreci sekteye uğratır. Rağmen biri, Nene’sinden öğrendikleriyle hayata başka açılardan bakmaya çalışır, ancak onun için dünya romandaki diğer herkesin gördüğünden çok daha farklı bir yerdir.

Kuşlarla, eşyalarla, bitkilerle, nesnelerle, kapı kollarıyla, pencere pervazlarıyla, perdelerle, sürahilerle, akla gelebilecek herhangi bir şeyle sürekli bir iletişim kuran rağmen biri, sürekli olarak çevresindeki objelerle iletişim hâlindedir. Çevresinde olup bitenlere karşı her zaman oldukça duyarlı olan böyle bir kişilik için hayatın anlamı da oldukça farklıdır: Çevresindeki her tür nesne ve varlıkla bir bütün olmak, hayatın asıl anlamını keşfetmeye yaklaşmaktır. Nene’nin ona verdiği öğütler, unutulmaması gereken sözler, sevginin ne denli kutsal ve kıymetli bir şey olduğu hep rağmen kişi’yi bu dünyaya biraz daha yaklaştırmak, onu içerisinde bulunduğu dünyadan bu dünyanın acı gerçekliğine biraz daha çekmek içindir. Ancak Nene’nin ölümüyle kesintiye uğrayan bu süreç, biraz sonra tam tersi bir yönde gerçekleşmeye başlar ve rağmen kişi için hayat zamanla büyük bir ızdıraba dönüşür. Dolayısıyla hayata daha baştan büyük bir acıyla merhaba diyen rağmen kişi, önce annenin ardından da ninenin ölümüyle kendisini yapayalnız bir dünyanın içerisinde bulur. Aile içindeki kadın kahramanların ölümüyle varlığı daha da beliren baba ise baskıcı kişiliği ve her şeyi kontrol etme arzusuyla bir gün çıkıp gelir, evi keskin bir şekilde hâkimiyeti altına alır.

Baba şiddetinden kaçarak kurtulma yoluna başvurmak isteyen rağmen kişi, bu konuda Sivilceli’den yardım alır. Bir süredir dost olarak gördüğü Sivilceli’nin yardımıyla doğum gününde evden kaçan rağmen biri, kendisini ıssız bir dünyanın ortasında bulur, üstelik bu dünyayla tanıştığı yer de oldukça karanlıktır. Evden kaçtıktan sonra Sivilceli’nin istismarına uğrayan rağmen biri başına gelenlerin farkında olmadığı gibi tüm bu sürecin neden ve nasıl yaşandığının da ayırdında değildir. “‘Yeter!’ dedim. Durmadı. Aramızda bir yılan vardı artık. Masal anlatması gereken yılan sokuyordu beni. Ve oldu, bir yangın çıktı. İçimde. O gün benim disko topum kül oldu.” (Güçlüten, 2018: 33) Ne özgürlüğün ne de kişisel rızanın bir anlamının olduğu bu durumda rağmen biri için herhangi bir seçenek yoktur. Ne olup bittiğini dahi anlamayan rağmen biri, anne ve nenesinin ardından bu kez Sivilceli tarafından terk edilir. Üstelik bu terk ediş, içerisinde bambaşka bir serüveni barındırır, zira Sivilceli’nin gitmeden önceki son sözleri rağmen kişi için yeni bir süreci, yeni bir dönemeci, yeni bir yokluğu barındırır: “O gitti. Giderken ‘Sen bir hiçsin,’ dedi bana. Bir daha gelmeyecekti; hiçlere dönülmez. Gölgesi karanlığa karıştı. Üzüldüm mü? Öyle bir his değildi, daha doğrusu ortada bir his yoktu. Yattığım yerden kalkamadım bir süre. Bavuluma baktım.” (Güçlüten, 2018: 33) Dolayısıyla tüm ailesini çeşitli neden ve vesilelerle bir bir kaybeden rağmen kişi, birlikte kaçtığı kişi tarafından da istismar edilerek yarı yolda bırakılır. Tanıdık herkesin yitimiyle birlikte ise hem roman hem de rağmen kişi yeni bir safhaya geçer: Hayat, yeni ve kirli bir doğum ile birlikte yeniden başlar.

Sivilceli’nin istismarına uğrayan rağmen kişi, bir süre sonra karnında giderek büyüyen bir şişlik hisseder. Kendisini sokakta yaşam mücadelesi verirken, çöpten topladığı yiyeceklerle günü geçirmeye çalışırken, bir yudum su için türlü maceralara atılmışken bulan rağmen kişi için hayat her gün yeni bir oyun hazırlar. Rağmen kişi’nin bile isteye parçası olmadığı bu hayat, karşısına sürekli yeni engeller, yeni zorluklar ve yeni zorunluluklar çıkarır. Kendisine zamanla konuşacak yeni yeni dostlar edinen rağmen kişi; pencereler, kapılar, çekmeceler, bavul ve duvarların ardından bu kez hayata Küçük ile birlikte tutunur. “Yaşamak için hiç beklenmeyen bağırtkan sebep böylece benim oldu. Canını acıtana bağlanmayı öğrenmenin yükü hayat bulmuştu. Ve kendiliğimden mahrum bırakılmak benim için yapılmış tek iyi plandı. Nene, sen Küçük’ün geleceğini biliyor muydun? Bahçedeki adam. Sivilceli. Beyaz adamlar. Resimdeki çocuklar. Çaydanlık. Onlar biliyorlar mıydı? Tavan bunu unutmam gerektiğini söyledi. Duvar da bana kendini açtı. Küçük’ün dünyaya ilk ne zaman bağırdığını oraya yazdım.” (Güçlüten, 2018: 37)

Küçük’ün doğumuyla birlikte kendisini bu kez “anne” rolünde bulan rağmen kişi, ne yapacağını, onu nasıl beslemesi gerektiğini, hayata nasıl tutunacağını bilemez. Bu kez hayat ona bambaşka bir yerden saldırır. Kendisi açlık nedir bilip bunu kabullenirken yanında hiçbir şeye tahammülü olmayan, sürekli ilgi ve sevgi bekleyen, ağzı sürekli bir şeyler arayan birisi vardı. Bu Küçük kimdi, nereden ve nasıl gelmişti, bir ceza mı yoksa ödül müydü, bu Küçük kimin nesiydi? Rağmen kişi’nin cevabını aradığı tüm bu sorular, onun için bir kimlik meselesine dönüşür. Artık o da ninesi ve annesi gibi bir “anne” oluvermişti.

Küçük ile birlikte değişmeye başlayan rağmen kişi’nin hayatı Komşu Kadın ile yeniden değişmeye başlar. Rağmen kişi’nin ilk kez sevgiyle, şefkat ve ilgiyle karşılaştığı, bir şeyler verdiği ve buna karşılık bir şeyler aldığı, ilişkisini karşılıklı bir şekilde kurduğu bu varlık, onun Küçük’ü bambaşka bir anlamsal değere kavuşur. Üzerine oldukça düşülen bu kutsal varlık ise bir süre sonra tehlikeye düşecektir. Çocuğu olmayan Komşu Kadın, rağmen kişi’yi önce bir işe yerleştirir, daha sonra onun evden uzaklaşmasını sağlar. İş yerinde patron tarafından istismara uğrayan rağmen kişinin eline geçen bir mumla istismarcısını öldürmesi onu herkesten ve en çok da Küçük’ünden uzakta bir yaşama sürükler. Yaşanan olayların gün yüzüne çıkması ve ardından akıl hastahanesine nakledilmesiyle rağmen kişi ile Küçük arasındaki tüm bağ kopar, bir süre sonra Komşu Kadın’ın bebekle birlikte kayıplara karıştığı haberi gelir. Böylelikle rağmen kişi için yeni bir yalnızlık süreci başlar.

Toplum içerisinde hiçbir zaman kendisi olarak var olamayan ve istisnasız güvendiği herkes tarafından istismara uğrayan rağmen kişi, akıl hastahanesinde bambaşka bir dünya ile karşılaşır. Her biri ötekinden oldukça farklı huylara sahip bu hastalar, ona dünyanın bin bir farklı yüzü olduğunu gösterir. Tıpkı bir disko topunda olduğu gibi bu hastaların da her biri bambaşka bir renge sahiptir. O da kendi rengini bulur ve akıl hastahanesinde geçen günler boyunca kendisine yeni dostlar edinmeye çalışır. Rüyalarında kendisini yeni dünyalara yelken açarken bulan rağmen kişi, bir süre sonra Küçük’ün yokluğunu hisseder ve aklı sürekli onun hayalinin peşinden gider. Rağmen kişi için gerçekliğin sınırlarının sürekli ihlal edildiği bu bölüm, onu yeni düşüncelerle baş başa bırakır. Âdeta bir rüya dilinin söz konusu bu sayfalar, romanın da en çarpıcı ve sınırları zorlayan kısımlarını meydana getirir.

Fotoğraf: Artfulliving

Ninesinin ölümünün ardından uzun süre birçok farklı obje ile sohbet eden rağmen kişi’nin yeni yakın dostu kahverengi bavulu olur. Yaşadıklarını ve rüyasında gördüklerini düzenli olarak bavuluyla paylaşan rağmen kişi, akıl hastahenesinden kaçarak evine döner ve Küçük’ün peşine düşer. Bu süreçte önce Kardeş, Efendi ve Tırnak ile arkadaş olan rağmen kişi, kendisini yeni bir bataklığın içerisinde bulur. Uyuşturucu ve fuhuşla dolu olan bu dünya, rağmen’in aklını daha da bulandırır, rüyalarına yeni rüyalar ekler. Akıl hastahanesinde sınırları oldukça zorlanan gerçeklik, uyuşturucu ve alkolün de yardımıyla daha da esner. Bu esneklik, rağmen’i bambaşka bir yaşantıya sürükler. Yine bir cinayet ile hayatı değişen rağmen, bu kez romanın ilk sayfalarında da okur karşısına çıkan Bahçedeki Adam’ın ortaya çıkmasıyla Küçük’e kavuşur. Küçük ile birlikte yine hayatında yeni bir dönemeci dönen rağmen, bu kez kendi noksanlıklarıyla baş başa kalır. Küçük’ün artık bir bebek değil bir çocuk olmaya doğru evrildiği günler, beraberinde yeni sorumluluklar getirir. Ancak bir anne olarak görev ve sorumlulukları olduğundan dahi haberi olmayan rağmen için ortada büyük bir boşluk vardır. Bu boşluğun farkına varan ve rağmen’in annelik görevlerini yerine getirecek akli melekelerden yoksun olduğuna bir kez daha yakından tanık olan Bahçedeki Adam, rağmen’i şu sözlerle uyarır: “Sen sadece çok sevebiliyorsun. Sevmenin getirdiklerini bilemiyorsun. Sevmek, geleceği görmek için koşmak demektir. Sen duruyorsun.” (Güçlüten, 2018: 133) Tam da burada aslında herkes yeni bir eksiklikle karşılaşır, ki sevginin dahi tek başına tamamlayamayacağı denli büyük bir eksikliktir bu. Ömer Lütfi Akad’ın Vesikalı Yârim (1968) filminde dile getirildiği gibi: “Sevgi de yetmiyormuş. Çok eskiden rastlaşacaktık.”

Rağmen kişi, Bahçedeki Adam’ın bu sözleriyle kendisini gerçek dünyaya daha yakın bir yerde duyumsar. Anneliğin, ebeveynliğin, insan olmanın, sevip sevilmenin bu hayatı değerli kılan şeyler olduğu fark eden rağmen kişi, kendi gerçekliği ile gerçek dünya/hayat arasındaki mesafenin ayırdına varır. Yazının başında da değinildiği gibi bu noktada ise deliliğe dair yeni cepheler açılır. Özgürlükten ve bir birey olarak temel haklarından yoksun olan ve böyle kabul gören rağmen kişi, nihayetinde Küçük ile beraber her şeyini yitirir; üstelik bu yitiş Baba’nın dönüşüyle gerçekleşir. Hayatı boyunca sahip olduğu her şey erkekler tarafından alınan ve bu vahşi hayata hep köşeli bir yerden fırlatılan rağmen kişi, yine bir erkek tarafından, üstelik tüm bu istismar hikâyesinin başladığı noktada yer alan bir erkek tarafından yeniden karanlığa itilir. Rağmen kişi için bu itiş, bir daha geri gelemeyiştir.

Disko Topu’nun bittiği yer, romanın en başa sardığı ve aynı zamanda okurun ilk sayfaya döndüğü yerdir. Dolayısıyla ortada tıpkı bir disko topu gibi bitimsiz ve sürekli dönen bir hikâye söz konusudur. Annelik, sevgi, özgürlük, gerçeklik, delilik, toplum, birey ve istismar gibi onlarca farklı meselenin kendisine geniş bir yer bulduğu bu roman, Ayça Güçlüten’in bunca çetrefilli mesele üzerine ne denli güçlü bir şekilde eğilen ne denli duyarlı bir yazar olduğunu açıkça ortaya koyar.

“Dünya yuvarlak. Bunu çok duydum. Evet, bir top. Ama içi dolu bir top. Hepimizle, bütün duvarlarla, ayakkabılarla, giysilerle, bardaklarla, ölülerle, tokalarla, odalarla, ağaçlarla, kuşlarla, dikenlerle, tütünlerle, çiçeklerle, çöplerle, aynalarla, kitaplarla, oyuncaklarla, her haltla dolu bir top. Dönüyor. Başı dönüyor. Başımızı döndürüyor. Eskiyor. Yarılıyor. Kanıyor. Kanatıyor. Biz yuvarlanıyoruz içinde, durmamıza izin yok. Ya Güneş, ya Ay? Onlar da birer top. Dünyanın neresine gidilirse gidilsin karşımıza çıkan, başımızın üstünden eksilmeyen toplar. Aslında onlar dünyadan da büyükler ama biz bunu anlamıyoruz çünkü dünyayı dışarıdan göremiyoruz. Göremeyince dağılıyoruz, korkuyoruz, beceremiyoruz onunla yaşamayı. Ve hep başa dönüyoruz, en başa. Mahvolmamak elimizde olmuyor.” (Güçlüten, 2018: 138)