Suat Derviş’in İzmir’i

Serdar Soydan

serdarsoydan@gmail.com

Suat Derviş’in yazarlığı kadar gazeteciliği de irdelenmeye değer ve hakkında bugüne kadar yeterince çalışma yapılmadı. Mesela sıklıkla zikredilen İstanbul röportajları bile henüz kitaplaşmadı.[1] Haber’deki köşe yazıları derlenip Suat Derviş’in güncele ve siyasete bakışı ortaya konmadı. Gazeteciliğinden bahseden tez ve makalelerde Açıksöz, Bugün yahut Kudret gazeteleri anılmıyor. 

Önce bir envanter çıkarmalı. Sadece gazeteler de değil… Pek çok dergide karşımıza çıkan yazı ve röportajlar tek tek listelenmeli.[2]

Ancak böyle bir çalışmadan sonra Suat Derviş’in bir yönü, gazeteciliği, bütün boyutlarıyla ortaya konulabilir. Sonrasında pek çok çalışma yapılabilir kolaylıkla. Mesela Suat Derviş’in muhabirliği ile dönemin diğer yazar/gazetecilerinin muhabirlikleri karşılaştırılabilir. Dilsel olarak, röportaja bakış açıları üzerinden, içerikleri dikkate alınarak karşılaştırmalar yapılır. Hikmet Feridun, Naci Sadullah gibi dönemin önemli söyleşi ve röportaj yazarlarıyla mukayese edilebilir üretimi. 

Röportaj yazarlığının toplumcu-gerçekçi bir edebiyata yönelmesindeki önemi, muhabir olarak pek çok farklı hayata temas etmenin sonraki eserlerini nasıl şekillendirdiği hatırladığım kadarıyla Çimen Günay Erkol tarafından ele alındı. Belki başka yazılar da vardır, şimdi hatırıma gelmiyordur, kusura bakılmasın. Bu çalışmalar da Suat Derviş’in gazeteci olarak, sadece bu kimliğiyle yaşadığı olası değişim, gelişim de göz önünde bulundurularak genişletilebilir. 

Gazetecilik ve yazarlık meslekleri o yıllarda pek sıkı fıkı. Suat Derviş’in Berlin’den döndüğü 1933’ten, yeniden yurt dışına çıkmak zorunda kaldığı 1953’e kadar geçen yirmi yıllık süreçte, matbuata bakıldığında pek çok öykücü ve romancının aynı zamanda gazeteci olduğunu görebiliriz. Sadece köşe yazarlığından da bahsetmiyorum. Öykülerini, romanlarını yahut şiirlerini okuduğumuz, bildiğimiz yazarlar gazete sahipliğinden musahhihliğe, matbuatın pek çok alanında çalışmıştır.

Bu ilişki, Suat Derviş özelinde de değil, genişletilerek, dönemi anlamlandırmada, gerek yazarların, gerek gazetecilerin yönelimini ve beğenilerini şekillendirme bir rol oynamış mıdır? Oynadıysa bu nasıl bir roldür, araştırılabilir.  

Evet, Suat Derviş roman ve öykülerini ardı ardına yayınlarken bir yandan da gazetelerde, dergilerde çalışmış, muhabirlik yapmış, ajanslardan dinlediği haberleri çevirmiş, köşe yazıları yazmıştır. Dergilerde moda ve makyaj üzerine, kadınlar ve ilişkiler hakkında ‘hafif’, eğlenceli yazılar kaleme almıştır. Dahası bazı kaynaklarda Türkiye Komünist Partisi’nin yayın organı olduğu vurgulanan ancak edebi açıdan ne kadar dolu, önemli olduğu es geçilebilen Yeni Edebiyatdergisinin yönetiminde de önemli bir rol oynamıştır. (Matbuat tarihimize bakıldığında görülecektir ki, iki Yeni Edebiyatvardır. İlki Ocak-Nisan 1937’de altı sayı çıkar. İkincisi Ekim 1940’tan itibaren bir yıl boyunca 24 sayı çıkar ve kapatılır. İki derginin de imtiyaz sahibi Neriman Hikmet Hanım’dır. Mesul müdür olarak da ilkinde Abdülvahap, ikincisinde M. Çetin isimleri görülür.)

*

Bu yazıda Suat Derviş’in İzmir röportajlarından bahsetmek istiyorum. 

Suat Derviş’in İzmir röportajları Tan gazetesinde, 17 Eylül 1936 tarihinde “Arkadaşımız Suat Derviş İzmir şehri ve civarına on beş günlük bir tetkik seyahati yaptı. O havalinin bütün müesseselerini, mekteplerini, iktisadi faaliyetlerim tetkik etti. İzmir’in münevverleriyle, işçileriyle, her sınıftan halkıyla görüştü. Bergama, Nazilli, Menemen’e kadar uzandı. Bu tetkik röportajları, bize İzmir’in içini ve dışını gösterecek, hayatını anlatacaktır, İzmir’den röportajları yarından itibaren yedinci sayfamızda takip ediniz,” cümleleriyle tanıtılır. Gazetede, 18 Eylül-25 Aralık tarihleri arasında, tam on yedi İzmir röportajı yayınlanır Derviş’in.

İlk röportaj dönemin belediye başkanı Behçet Uz’la yapılır ve konusu o sene 1 Eylül’de açılışı yapılan Kültürpark’tır. Acaba bu, bir tür halkla ilişkiler çalışması mıydı diye sordurttu bana bu röportaj. Zira aynı tarihlerde Son Posta adına Kadircan Kaflı da İzmir’e gitmiş, Fuar ve Kültürpark hakkında röportaj yapmıştır. Belki de İzmir’in belediye başkanı bu önemli açılışta ulusal medyadan pek çok kişinin bulunmasını, Kültürpark’ının yurt çapında ses getirmesini istemiş, gazete sahiplerinden muhabir göndermeleri için ricada bulunmuştur.  

Suat Derviş’in İzmir röportajlarının ilk birkaç tanesinin tonu da İstanbul röportajlarından farklı olarak olumlu. İstanbul röportajlarında, ‘az zamanda büyük işler başardığımız’ bir on yılın ardından, harap, bitik, hasta bir şehir ve halkı tasvir eden Suat Derviş, handiyse tam tersi, gelişen, kalkınan, hızla ilerleyen bir İzmir fotoğrafı çekiyor. 

İlk üç röportajın başlıkları “Belediye Reisi Behçet Uz’la Mülakat Yaptım”, “İzmir’i İzmirliler nasıl görüyorlar?” ve “Dünkü İzmir, Bugünkü İzmir”.

Ancak dördüncü röportajdan itibaren Suat Derviş tabiri caizse fabrika ayarlarına dönüyor. 

Suat Derviş’in bugüne kadar derlediğim, okuduğum röportajlarında iki hassasiyet, iki önemli vurgu dikkatimi çekti. Bunların ilki şehrin ya da toplumun görülmek istenmeyenlerini ele alması. Problemli gördüğü alanları, görmezden gelinenleri seçiyor genellikle. Diğer bir hassasiyetiyse yine bununla bağlantılı aslında, kadınlar ve çocuklar. Kadınlar ve çocuklar üzerinde Naci Sadullah yahut Hikmet Feridun’dan daha fazla duruyor. “Çocuklarımız Ne Halde?”, “Mektebe Hasret Çocuklar”, “Çalışan Kadınlarla Konuştum”, “Genç Kızlarımız”… Bu röportaj serileri Suat Derviş’in kadınlar ve çocuklara verdiği önemi ortaya koymaktadır.

Gelelim İzmir röportajlarının dördüncüsüne. Röportajın başlığı “Münevver Kadın İçin İzmir Sonsuz Çöldür”. Kültür dergisinde çevirileri yayınlanan Leman Dura, İzmir’in kültürel ortamının kısırlığından bahsediyor röportajında. Kadın vurgusu mühim. Suat Derviş’in genel konulardan sonra, röportaj yapmak, kişisel fikirlerini sormak ve tanıtmak için ilk olarak bir kadını seçmesi dikkate değer. 

Sonraki röportajlar da yine benzer bir hassasiyetin ürünü. “İzmir Kızlarının Derdi Büyük”, “İzmir’de Çocuk Yuvası”. 

Yedinci röportajla birlikte münevver ve varsılların dünyasından toplumun en alt katmanına iniyor. “İzmir’in En Büyük Derdi” başlıklı röportajın konusu mevsimlik işçi olarak çalışan, geçinemeyen muhacirler.

Sapsarı bir deri yüzünün ke­miklerine sımsıkı sarılmış, açlık ve sefaletten sivrilmiş burnunun iki yanındaki çukurlarda ferleri sönmüş ve hayatiyeti hiç kalmamış bir çift gözü var.

Bu yüzü siyah bir başörtü çer­çeveliyor. Güneşten rengi kaçmış, yama içinde bir yeldirme giyiyor. Yorgun ve adeta hasta bir hali var.

Açık kapının önünde duruyor ve kapının açık olmasına rağmen kapıya vuruyor.

“Gel bayan gel, bakalım ne is­tiyorsun?”

Boynu bükük ve korkak bir adımla içeri girmeye uğraşırken, adeta eteklerinin arasından iki çocuk odaya dalıyorlar.

Üstleri başları toz içinde, saçları dağınık, yüzleri kirli iki çocuk… Bir tanesi sekiz dokuz yaşında olmalı. Öteki ancak üç yaşında var. Saçları da pek kısa kesilmiş. Entari giyiyor ama, gali­ba erkek çocuğu olacak.

Onları böyle yukardan aşağı sü­zerken birdenbire gözlerim en kü­çüğün minimini bacaklarında deh­şetle tevakkuf ediyor. Minimini çıplak ayakların bileğinden başlayarak dizkapağına kadar sargılar sarılmış, ama nasıl sargılar?! Toz, çamur içinde ve bulaşık bezi ren­ginde kirli iki sargı ve biraz gevşeyen bu pis paçavraların altından çocuğun bacağında azgın, çıbanlar görünüyor.

“İstanbul Halkı Nerelerde Oturur?”, “Günü Gününe Yaşayanlarımız” ve “Veremlilerle Konuştum” başlıklı röportaj dizileri geliyor aklıma. Sefaleti, hastalığı ve açlığı tüm çıplaklığıyla anlatan Suat Derviş. Daha sonra Bu Roman Olan Şeylerin Romanıdır ve İstanbul’un Bir Gecesi’nde de aynı üslubu sürdürecek.  

Sonrasında Nazilli Kombinası’nı ziyaret etmek üzere trenle Nazilli’ye gidiyor. Tren yolculuğu sırasında sıcağı ve susuzluğu anlatıyor. Halkevleri üzerine bir tartışma çıkıyor aniden kompartımanda. Tüccarı, muallimi, işçisi… Farklı insanları gözlemliyor yol boyu. Her birini uzun uzadıya anlatıyor. 

Sonra kombina ziyareti ve yine gelişmeye, ilerlemeye dikkat çekiş. Yine olumlu bir hava esiyor. Suat Derviş, inşaat mühendisi Bay Azmi’yle kombina inşaatını geziyor.

 İnsanların içinde bir arı kovanın­daki faaliyeti gösteren bir kayna­yışla çalıştığı bu sahanın tam or­tasına tesadüf eden yerde muazzam bir binanın temelleri kurulmuş ve duvarları topraktan fışkırır gibi yükseliyor.

“Burası ne olacak?”

“Bütün ameleyi içine alacak kantin ve tiyatro.”

Daha ilerde de imalathaneler görünüyor.”

Küçük, hususi sermayelerin kuramayacakları muazzam kombina, henüz bir körpe fidan halinde. İn­şaat mühendisleri büyük bir neza­ketle durmadan anlatıyorlar.

“Burada tenis yeri yapılacak, şurada duşlar, ötede yüzme havuzları bulunacak. Burası da depo olacak.”

Hiç şüphesiz ki, hususi sermaye­lerin kuracağı fabrikaların hiçbi­rinde çalışanın sıhhati ve rahatı böyle düşünülemez. Eğer bu kom­binalar kurulduktan sonra içlerin­de, gösterişlerinin vadettiği gibi çalışılıyor ve öyle yaşanmıyorsa Kayseri fabrikasının içi bir cennet olmalı.

Bütün arzum, çalışan bir kom­bina görmekti. Fakat beş senelik sanayi programımıza dahil en mühim bir işi filiz halinde gör­mek de ne iyi bir talih… Ben buna da çok memnunum.

Yanımızdakilerden biri “Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin yarattığı yeni sanayi programının en güzel bir enmuzecidir bu,” diyor.

Acaba Nazilli Kombinası içinde tenis kortu, yüzme havuzu ve tiyatro var mıydı? Mühendisin gösterdiği inşaat bitti mi? Teniz kortu, yüzme havuzu ve tiyatro binası gerçekten kullanıldı mı? Bugün fabrikalar, imalathaneler tasarlanırken tenis kortları, yüzme havuzları yahut tiyatro binaları inşa etmek, mimari projenin bir köşesine bu yapıları da koymak kimsenin aklına geliyor mudur?

Nazilli’den merkeze döndükten sonra da işçilerle ilgilenmeye devam ediyor. “İzmir İşçileri Nasıl Çalışır, Nasıl Yaşarlar?”, “İzmir İşçi ve Esnaf Birliğinde Bir Saat” ve “Bir İncir Mağazasında Neler Gördüm” başlıklı röportajlar tamamen işçilerin sorunlarına odaklanıyor. 

Dizinin son röportajının başlığı “İzmir’de Kimler Okuyor ve Neler Okunuyor?”. Suat Derviş’in yazarlığı ön plana çıkmış belki de. Yeni roman ve öykü dosyalarını tasarlamadan önce röportaj bahanesiyle bir tür kamuoyu yoklaması yapıyor olabilir mi? 

Şaka bir yana… Suat Derviş röportaj dizisini başladığı gibi merkezde, münevverler arasında ve olumlu bir havada bitiriyor. Oysa demin de zikrettiğim gibi aynı yıl, hatta muhtemelen aynı süreçte İzmir’de bulunan ve Son Posta için 26 röportaj kaleme alan Kadircan Kaflı, belki İzmir hakkında daha fazla bilgisi olduğu ve mukayese yapabildiği için, çok daha karanlık bir tablo çiziyor. 

Sizleri, Suat Derviş’in İzmir röportajlarının belki de en güzeliyle baş başa bırakıyorum. İzmir’den Nazilli’ye giderken gördüklerini, yaşadıklarını anlatıyor bu röportajda Derviş. 

Bir Bardak Su Hasreti

Cellat Gölü… Yerimden doğ­ruluyorum. Cellat Gölü’ne mi geldik? İçimde büyük bir merak var. Çünkü… Bu mıntıkanın en belalı yerine, sıtma kayna­ğına, ölüm yatağına, kurban vere vere yılan bir halkın ağzıyla vaf­tiz edilmiş olan Cellat Gölü’ne gel­dik.

Pencereden dışarı bakıyorum. Büyük yapraklı, beyaz çiçekli nilü­ferlerle süslü geniş bir saha göz ala­bildiğine kadar uzanıyor.

Ve bu yeşil yaprakların arasın­da uzun bacaklı garip kuşlar do­laşıyor.

“Cellat Gölü burası mı?”

“Evet.”

“Suyu nerede bunun?”

“İşte bu yeşil yaprakların altı hep bataklık…”

“Hani kurutulmuştu burala­rı? Bana öyle söylediler.”

“1935 senesi 1 Mayıs’ından beri kurutma ameliyesine başlandı. Hem gölün mühim bir kısmı kuru­tuldu da… Biraz ileride kanalları göreceksiniz. Fakat tamamıyla ku­rutulması epey bir zamanın işi… Daha epey sürer.”

Bu malumatı bize yine yol arka­daşımız veriyor.

“Siz buraları iyi tanıyorsu­nuz,” diyorum.

“Ben buralıyım, Sonra da uzun zaman vazife icabı bu yol­larda seyahat ettim,” diyor.

Gözlerim, yeşil yaprakları ara­sında bin bir ölüm taşıyan bu nilü­fer tarlasında.

Ve içimden “Ne güzel, ne kadar güzel…” di­ye düşünüyorum.

Yanımızda oturan genç adam konuşuyor.

“Bu gölün kurutulması bu ha­valide yapılan faaliyetin en mü­himlerinden biridir. Ve buralılar arasındaki ölüm, bu bataklık ta­mamıyla kurutulduktan sonra mu­hakkak ki birdenbire azalacaktır.”

Şimdi kanalların arkasından ge­çiyoruz, suyu boşaltmak için uzun uzun açılmış yolların izi, işte bu toprak yığınları…

Tren ağır ağır gittikçe insa­nın dışarı atlayıp vagon­ları arkadan iteceği geliyor. Bunu söylediğim zaman, yol arkadaşı­mız “Öyle ise şimdi ilerde tünelin başında pek sinirleneceksiniz,” di­yor.

“Niçin?”

“Çünkü orada bir hayli bekle­nir de ondan. Lokomotif treni iki­ye ayırır. Ve iki defa da tüneli ge­çer. Bir kerede bu kadar vagonu taşıyamaz.”

“Bunlar ne biçim lokomotifler?” diyorum. “Burada büyük makine­ler niçin işletilmiyor?”

“Hat ona göre yapılmış… Tünel de çok dar. Bir kere buradan iri bir makine geçirmişler. Tünelden geçinceye kadar makinist ve ateş­çilerden biri bacadan çıkan bütün ateşli kurumu teneffüs ederek o anda ölmüş. Diğerinin de sıcak­tan kulakları erimiş.”

Lokomotifin ilk çektiği par­tiye dahil olmadığımız için güneşin altında tünelden geçeceği­miz anı bekliyoruz.

Hava gitgide ısındı, vagondan biraz inmek istedim. Vagonun kız­mış basamakları ayağımın bileğini ateşte kızmış bir demir gibi dağladı.

Vagonların yanında giyinişine, bilhassa bu giyinişte temizliğe hiç de itina etmemiş bir kalabalık var. Biraz yürümek isteğime rağmen başımı yakan güneşten kaçtım. Git­gide bir fırın gibi kızışan vagona tekrar girdim.

Allahım şu karşımda oturan la­civert çarşaflı genç kadın kendine acımıyor mu? Hayret! Yola çıktığımızdan beri hâlâ yü­zünü açıp da rahat bir nefes alma­dı. Ya yanımda oturan genç anne­nin üstüne yüzükler taktığı siyah eldivenlerini ellerinden çıkarmayışına ne demeli? Ya onun yanında­ki bir tek gözü meydanda olan ka­ra heyulaya?

Demin ellerinde testi ile seyahat eden insanlara bir büyük şehirlinin istihzasıyla bakmıştım. Şimdi ben acınacak bir haldeyim. Tor­balı’da yediğimiz kebaplar pek tuz­lu idi galiba? Ağzım kupkuru. Testili yolcular, Allah afiyet ver­sin… Testilerinden bardaklarına su doldurup doldurup içiyorlar.

Demin ben insanlar böyle yiye­cek, içecekleriyle trene bindikleri zaman bunun sebebini anlama­mıştım. Çünkü ben -okuyucula­rımı güldürecek bir itirafta bulu­nacağım- gündüz seyahat edece­ğimiz için “Elbette trende bir va­gon restoran bulunur,” diye dü­şünmüştüm.

(Kusura bakmayınız. Bu benim memleketimde ilk seyahatim. Bel­ki elli defa Simplon Doğu Ekspresi’yle yol­culuk eden bir zavallının cehaleti­ne bağışlayınız bunu ve çok gül­meyiniz.)

Bütün ıstıraba rağmen ben ağlamıyorum. Hatta su­suzluğumun verdiği tedaiyle susuz­luğumdan bambaşka bir şey düşü­nüyorum. “Memleketimize turist­lerin gelmesini ne yüzle istiyoruz? Ayaslog-Selçuk yolları böyle iken…”

Sanki yanımda oturan zat be­nim aklımdan geçeni gözlerimden okudu.

“Devlet bu hattı aldıktan son­ra tüneli genişletiyor. Herhalde birkaç zaman sonra gidip gelme tamamıyla intizam bulacak,” diyor.

Şükürler olsun lokomotif geldi. Trenin sallanmasından bunu anla­dık.

Pek kısa bir zaman sonra hare­kete geçtik, yürüyoruz.

*

“Tünel!”

“Aman pencereleri kapayı­nız.”

Açık pencerelerden içeri kurum ve duman doluyor. Yolcular telaş­la pencereleri örtüyorlar.

Sıcak her saniye şiddetini arttırıyor. Yüzlerimizden akan ter ta­nelerini mendillerimizle kuruluyo­ruz. Buradan geçerken bir maki­nistin kulakları erimiş, halbuki bu sıcak yalnız kıkırdak eritecek şid­dette değil. Benim kemiklerim de eriyor galiba.

Tünel… Bileklerdeki saatle bilmi­yorum kaç dakika sürüyor? Fa­kat tahammülümün ölçüsü ile bir sene kadar uzun geliyor şu birkaç dakika bana.

Pencerelerden evvela kirli, sonra parlak bir ışık süzüldü. Kurtulduk.

Pencereler yeniden açılıyor.

*

Nazilli’ye saat üçte varacak­tık. En aşağı iki buçuk sa­atlik yolumuz varmış. Neden tarifeye göre işlemiyor bu tren.

Çok kalabalık var, inen çıkan pek çok.

Çocuklar “Soğuk su… Soğuk su!” diye do­laşıp ağzı kirli bir bezle kapalı bir testiden kirli bir bardağa su boşaltıp satıyorlar. Her bir istas­yonda etrafı dumana ve kokuya boğan kebapçılar…

Tevekkeli tok açın halinden anlamaz dememişler.

Tren durdukça istasyonlara kendilerini dar atıp kebapçının ya­nına koşanlara hayretle bakıyo­rum.

Kim bilir Torbalı’da da bana böy­le kimler bakmıştır?

Susuzluğumu teskin etmek için buraya kadar her istasyonda ka­palı bir şişe su veya gazoz aradım, bulamadım. Nihayet bir salkım üzüm alıyorum.

Onu kirli bir çocuğun elindeki testinin ağzındaki kirli paçavra­dan sızan su ile yıkıyorum. Ve te­mizlendi diye içim rahat ediyor. Üzüm pek tatlı, insanın içini bayıltıyor.

“Acaba çocukların sattığı bu su ne suyudur?”

“İçeceksin galiba?”

“Yok içmem.”

Bir hekim çocuğu olarak aldı­ğım terbiyenin üzerimde ne olsa tesiri kalmış. Utanarak önüme ba­kıyorum ve kendimi mazur göster­mek için “Ağzım pek kurudu da,” diyo­rum.

Öbür taraftaki sırada bir genç kızı bir de oğlu ile seyahat eden bir zat halime acıdı.

“Bizim testideki su temizdir, ondan içiniz bayan,” diyor. 

Evet, testi temiz. Fakat deminden beri bütün aile aynı bar­daktan su içiyor. Hatta bir dostla­rına da ikram ettiler.

Temizlik, mikrop, sıhhat şu an­da bana mana ifade etmiyor. Ar­tık elime uzatılan kupayı büyük bir iştiyakla alıyorum. Ve iki kere doldurup sonuna kadar içiyorum. 


[1] Bu vesileyle, yazarın İstanbul’la ilgili dizi röportajlarının, Çöken İstanbul başlığı altında bu sene içinde yayınlanacağının müjdesini vereyim.

[2] Aslında romanları ve öyküleriyle başladığım Suat Derviş yolculuğumun bir şimdiki durağı yazı ve röportajları. O yüzden bu notları biraz da kendim için yazıyorum.