“Hepimiz kayıplarımızın varlığını içinde taşıyan ağaçlar gibiyiz.”

Tevfika İkiz

“Hepimiz kayıplarımızın varlığını içinde taşıyan ağaçlar gibiyiz.” Başlıkta da yer alan bu cümle, Philippe Claudel’in Toraja Ülkesindeki Ağaç (L’arbre au pays Toraja) olarak Türkçe’ye çevirebileceğimiz romanı üzerine verdiği bir röportajdan bir alıntı. Kitapta editörü ve aynı zamanda en yakın arkadaşı Jean-Marc Roberts’i kanserden kaybetmesi sonrasında yaşadığı derin acı ve hüznü ölüm, aşk ve arkadaşlık kavramları üzerinden anlatan yazarın hayatının nasıl değiştiğine tanıklık etmekteyiz. Bu çarpıcı romanın başında Endonezya’daki Sulawesi adasında yaşayan Toraja kabilesinin, ölümleri alışık olmadığımız şekilde yaşayan bir halkın sıra dışı ritüellerine tanıklık etmekteyiz. Bu kabile, mensuplarından biri öldüğünde günlerce, haftalarca hazırlıklar yapar; onları mezarlarından bir süreliğine çıkarıp giydirerek ölüler ile yaşayanların zaman geçirmesini sağlamakta, şölenler düzenlemektedir. Bu bir dizi ritüel, ölülerin bedenleri ile yapılan yolculuğun yaşam ve ölümü ayrılmaz bir bütün olarak kaynaştırdığını göstermektedir.

Romanda Toraja ülkesinin bir köyünde özel bir ağaçtan bahsedilir. Bu ağaç bir çeşit kabir olarak düşünülürse, burası hayatlarının ilk aylarında ölen bebeklere ayrılmıştır. Ağacın gövdesine bir kovuk yontularak kefen ile kundaklanmış bebek bu kovuğun içine yerleştirilir, daha sonra ise üzeri dal ve kumaş parçaları ile kapatılır. Yıllar geçtikçe ağacın görkemli gövdesindeki kovuk kapanırken bebeğin bedeni ile ağaç kaynaşmakta, böylelikle bebek yavaşça gökyüzüne doğru ağacın büyüme hızına orantılı şekilde yolculuğunu sürdürmektedir.  Burada yazarın dikkat çektiği mesele, kimilerimiz ölülerini gömüp kimileri yakarken bizim onları hiçbir zaman bu ülkedeki gibi bir ağaca emanet etmediğimiz şeklindedir. Doğanın bu besleyici yanına sığınmak sanırım hayatta kalanların ölüm karşısındaki sağlamlıklarını ve yaşam ile ölümün iç içeliğini kabul etmenin de acıyı hafifletmesindeki yoluna işaret etmektedir.

Kitapta en yakın dostunun kanser tanısı alması ve onu kaybedene kadar olan süreçte bu ikilinin dostluk, aşk, hastalık ve ölüm kavramlarının birbirlerinden ne denli farklı olduğunu ve sağlıklı bedenin yerine yerleşen hastalıklı bedenin kapladığı yerin kademeli olarak nasıl genişlediğini felsefi bir yaklaşımla izliyoruz. Beni oldukça etkileyen anlatıda sayfalar ilerledikçe ağaç metaforu hastalık, ölüm ve yas kavramları üzerinden sık sık karşımıza çıkmakta; Toraja ülkesindeki ağacın özelliklerini dinleyen kişi, ölmekte olan dostu yazara, “O zaman senin ağacın ölüm karşısında hepimizi çocuklaştırıyor,” demektedir.  

Bu romanı okurken zihnimde pek çok anı, pek çok düşünce harekete geçti. Sevdiklerimizi kaybetmek, yani onların hayatta olmamaları aslında ölmeleri ile aynı şey değil. Ölülerini hatırlayan, onları unutmayan kişiler veya topluluklar kayıplarını bir anlamda hayatta tutmaktadır. Aynı Sulawesi kabilesindeki gibi ölülerimiz, hayatın içinde devam edenlerdir. Yazar bu anlamda “Bir kaybın üstesinden nasıl geleceğiz ve yaşamımızı nasıl sürdüreceğiz?” sorularına sürükleyici ve rahatlatıcı yanıtlarda aramaktadır. Kanser teşhisi konulan ve bir yıl boyunca her anında yanında olan arkadaşının aslında hayatı boyunca âşık olup sevmekten son ana kadar vazgeçmediğini, kendisinde olmayan sevme yetisinin eksikliğini daha çarpıcı şekilde hissettirmektedir. Dostu Eugène, palyatif bakım servisindeki son anlarında bile onunla ilgilenen hemşireye olan flörtöz davranışları ile yazara sevme yolunu açmakta, okur olarak biz de kişinin son nefesine kadar yaşamın varlığına eşlik etmekteyiz. Bu durum yazarın sevmeye cesaret edemeyen, sevdiklerine bağlanamayan ve aşkı yaşamaktan her daim korkan biri olarak, ölüme giden süreçte sevmeyi elden bırakmayan arkadaşının aşkı dolu dolu yaşamasının ondaki etkilerini de vurgulamaktadır.

Bedene bir hastalık yerleşmeden önce onunla arkadaşça bir bağ kurar, uzun yıllar sesini duymadan yaşarız. Bizim canımızı sıkmayınca hastalığın varlığı da unutulur ve bu durum senelerce bir illüzyon gibi devam ederken bir gün bir sorun ile karşılaşırız. Bu bir ihanettir, “Bedenim bana bunu nasıl yapar?” dediğimiz andan itibaren beden, düşman olunan, acı çektiren ve en sonunda da kaybedilen aşamalardan geçilen bir alana dönüşür. Düşüncelerini bu şekilde ifade eden yazar da ironik bir şekilde günümüzde bedene yaptıkları çeşitli uygulamalarla ölüme güzel gidenleri insan ve toplulukları hatırlatır.  

Sevilen bir kişinin kaybı o an için hemen hissedilmese bile zaman içerisinde kişinin ait olduğu kültürün izin verdiği ritüeller, yasın çerçevesini belirlemektedir. Kültür sadece bununla da yetinmeyip aynı zamanda kendi kaynaklarını da üretir ve yas çalışmasına izin verir.  Romandaki ağaç metaforu yaşam ile ölümü buluşturan önemli bir yer, bize ölüm ile kurulabilecek sembolik bağın olasılığını en çarpıcı biçimde anlatandır. Yeni doğan yani yaşama başlama aşamasında bir bebeğin öldüğü anda, yaşayan bir nesne olan ağacın içerisinde varlığını sürdürmeye devam etmesi buna işaret eder. Bu metaforun bana düşündürdüğü ise bizlerde kendi kültürümüzün elverdiği ritüeller ile ölen kişi ile yakınlık kuracağımız yerlere, yani mezarlıklara gittiğimizde hissettiğimiz duygulardır. Ölüleri unutmamak olarak da açıklayabileceğimiz bu bağın kurulması hayatın devamlılığını da vurgular.  

Roman ilerledikçe her geçen gün daha ağır tedavilerle süresi azalan dostu üzerinden tüm yaşamın sorgulanmasından ölümün doğal bir durum olarak kabul edilmesine, yardımcı düşünceler yazarın kendi hayatındaki sevme beceriksizliğini anlamasına giden yolu meydana getirmekte, bunun yanı sıra ölüm olmadan bir sonraki nesil devam ettirilememekte, ileti yapılamamaktadır. Her nesil kendisinden önceki nesli gömerek soy zincirinin devamlılığını sağlamaktadır. Yaşayan kişilere hayat alanı da açan ölüler ile kurulan bağ da kişilerin bireysel olarak yas tutabilmesine yardımcı olmaktadır. Çeşitli ritüeller bunu pekiştirerek kaybolanın kabullenmesini kolaylaştırır. İnsanları hasta eden, kişilerin ölmesinden ziyade, sevdiğimiz kişinin kaybından sonra onu görmemekle nasıl baş edeceğimiz olsa gerektir. Bu nedenle romanın sonunda en yakın dost kaybedilirken yazarın hayatına giren sevgili ile birlikte sahip olunan bebek burada ölüm ve yaşam arasındaki ilişkide Toraja ülkesindeki ağaç gibi ona yer açar. Romanın bir yeni doğan hikâyesi ile sona ermesi bana şunu düşündürttü; soy geleneğini devam ettirmeyen kişiler bir topluluk oluşturamaz. Ölüler böylelikle hiç yaşamamışlar gibi bir konumda tutulur, ya nesiller boyunca bu tekrarlanırsa ve geçmişe dair kolektif hafızanın izleri yok olursa? Bu durum aynen yazarın ölüm içinde yaşamı bulamaması gibi geçmişin silinmesi anlamına gelir. Ölümle uzlaşma aşk üzerinden yapılınca yazarın o zamana kadar bulamadığı aşkı ile karşılaşmasının yolu ölen dosttan geçer; son ana kadar sürdürülen bu eşlik etme hâli ölümden korkmama ve bilinçdışında tasarımlandırılamayan ölüm gerçeğini onun için hayata dayandırma şekline dönüşmektedir.

Kaynak: L’Est Républicain

Romanda aşkın açık bıraktığı açıklıktan içeri kanser girer. Hastalık, önceleri amatörce girilen bu beden üzerinde zamanla profesyonel bir istilacıya dönüşür. Beden önce düşmanca, sonra acı çeken ve kaybedilmiş olarak yaşanır. Bu romanı yazarak Philippe Claudel de çok sevdiği arkadaşının ölümü ile romanını Toraja’daki bir ağaç gibi görerek onları bu güzel romanın sayfalarının içine yerleştirmiş, onu her sayfada hatırlayıp yaşatarak doğanın içerisinde göğe yükselmesine izin vermiştir. Aylarca hatta yıllarca yapılan konuşmalar, paylaşılan anlar ve dostluklar Toraja ağacının büyümesine neden olmuştur. Başta bahsettiğim Endonezya’daki Sulawesi kabilesinin âdetlerine dönersek, ölüler bir soyun geleneğinde onu devam ettirmek için belirli bir zamanda mezarlarından çıkarılıp giydirilerek şölenler yapılıp tekrar mezarlarına konmakta, bu gelenek nesilden nesile aktarılarak değişik bir iletiye de neden olmaktadır. Peki ölülerini gömemeyenler, ya onlar? Onlar yaşayan ölülerdir. Nesiller boyunca tekrarlanan bu değişik kültürlerdeki değişik ritüellerde ölüler yaşayanlara sembolik ve gerçek anlamda hayat alanı açarlar. Yas tutmak değil ama tutamamak asıl en travmatik olandır. İzleri yok etmek, yani kültürel referansları yok etmek yaşayanlara haksızlık ve aynı zamanda kolektif hafıza ve sözü de yok etmektir.  O nedenle biz gelin ağaç metaforumuza sarılalım, kayıplarımızı yaşamın içinde tutarak hafıza izlerimizi silmeyelim.