Müge İplikçi: “Kendi çıplaklığından korkan insan yazar olamaz.”

Irmak Zileli

Bu ay Müge İplikçi’nin masasını kurcaladık, çekmecelerini karıştırdık. “Kendi çıplaklığından korkmayan bir yazar” olduğu için olsa gerek, kendi yordamını, yaratma süreçlerini paylaşırken de bir o kadar açık yürekliydi. Her cümlesi kıymetli bir söyleşi çıktı ortaya…

Çok sayıda roman yani çok sayıda kitap oldu. Öykü de var. Çocuk kitabı da var. Bütün bunların sonunda bir formülün oluştu mu? Yani bir yazma formülü, bir yazarlık tekniği oluştu mu?

Kuşkusuz oluştu. Yani en azından kahramanım kim bilerek yola çıkmak, o kahramanın temel çelişkisiyle yola çıkmak, bu kahramanı o çelişkiyle yüzleştirebilecek unsurlarla donanımlı bir şekilde yola çıkmak bir yöntem ya da formül sayılabilir. Bunlar öykü kitaplarında çok da fazla umursamadığım hususlardı. Sen de iyi bilirsin ki, ilk kitaplar, o üzerindeki zırhı atmak içindir. Hani anlatmak istersin; derdin budur, anlatayım ve rahatlayayım, bu yükten kurtulayım telaşı içerisindesindir. Onları attıkça şunu fark ettim: Edebiyat başka bir dil, başka bir coğrafya, kendi mekânsallığı var, kendi zamansallığı var ve dolayısıyla çok ciddiye alınması gereken bir şey. Yirmi yıllık bir süreçten bahsediyorsak, son on yıldır bu ciddiyetin içerisindeyim. O ciddiyet nedir? Beni daha disipline eden ve günde nereden baksan beş saat çalışmayı, masanın başında –biz kadınlar için zordur bu çünkü– durmayı kendime bir görev addetmemi sağlayan bir şey ciddiyetin farkında olmak. Düşünürken dağınık düşünen biriyimdir, hayatın içerisinde dağınık yaşayan bir insanımdır ama yazma dendiğinde, edebiyat dendiğinde, artık oraya gerçekten hani bir kutsal mabet gibi girmem gerektiğini, o kutsal mabedin kendi kurallarıyla hareket etmem gerektiğini biliyorum.

Belli başlı kuralların var mı? Dedin ki mesela, karakterden yola çıkmak. Bunun gibi…

Tabii ki. Herkesin kendine ait bir dili vardır. Ama bunun dışında kahramanın çelişkisiyle oluşturulabilecek bir dil ne olabilir, sorusunu muhakkak sorarım. Anlatıcı bu kahramanı yansıtırken nasıl bir üsluba sahip olmalıdır? Bunlar hep düşündüğüm şeyler. O seçilen sözcüklerin cümlelere akması, paragraflarla buluşması ve bir bütünselliği içermesi, bütün o kullanılan sözcüklerin büyük bir söylem oluşturması gerekiyor. Bunlar genel dertlerim. Her kitabımda da ayrı bir bakış açısına sahip olmamın belki de temel özelliği bu. Örneğin, Kömür Karası Çocuk diye bir kitap yazdım, orada mülteci bir çocuğu anlatıyordum. O mülteci çocuğun Türkçe bilmez haline, getirebileceğim neler olabilir diye uzun müddet düşündüm. Keza Babamın Ardından’da da, oradaki Ülker karakterinin savaş karşısındaki tutukluğunu, kekemeliğini nasıl aktarabilirim? Bunlar epey kafa patlattığım şeylerdi.

Konuyla, meseleyle dil arasındaki bağlantıyı kurmak. Dolayısıyla her kitapta bu değişiyor.

Kesinlikle evet, değişiyor. Yani benim edebiyattan anladığım bu. Hani böyle başladım böyle gideyim bana göre değil. Bu da bir tercih olabilir ama ben biraz hareketli bir insanım ve dolayısıyla da o hareketliliğimi de edebiyatıma yansıtmayı seven biriyim.

Peki yordamın da hep aynı yordam mıdır? Yani şu anlamda soruyorum: Mesela önce düşünüp diyebilirsin ki, ben bütün meseleyi, konuyu, hikâyeyi, baştan her şeyiyle, bütün çerçevesiyle çizerim, yazarken düşünmem artık, kendimi bırakırım.

Ah nerde! Nerde! Bunu tabii ki yapıyorum ama karakter zaman zaman beni bırakabiliyor. Senin de başına gelmiştir. Öyle bir savruluyor ki, oradan başka bir yere geçmek zorunda kalıyorum. Mesela yine Babamın Ardından’ı en az üç kere yazdım. Başlangıçta bambaşka bir yerden başlıyorsun, ama sonra aktıkça aktıkça görüyorsun ki, gerçekten evdeki hesap çarşıya uymuyor. Yani istediğim kadar çerçeve çizeyim. Hayat gibi bir anlamda. O kendini belirliyor. Bir de şu var, bu çok önemli bir şey. Bunu küçük yazılarımda da fark ediyorum: Her yazı aslında kendine özgü bir ruha sahip. Sen ne yaparsan yap, o ruhu diretiyor kardeşim. Canlı bir şey aslında.

Belki de yapabileceğin tek şey, o ruha teslim olmak.

Kesinlikle. Yani bir yerden sonra teslim oluyorsun. İşte Babamın Ardından bambaşka bir şeyle başladı ve bambaşka bir yere doğru gitti ve öyle bitti. Dolayısıyla orada gerçekten hayatla kurduğum bir ilişki var. O da heyecan verici tabii.

Rutinlerin var mı? Yazma rutinlerin?

Şu saatle şu saat arası gibi mi?

Gibi. İşte illa ki şu pozisyonda yazarım veya işte yürüyüş yapmam gerekir falan gibi.

Katiyen. Hayır hayır. Hiç öyle bir şeyim yok. Türkiyeli bir kadın olarak, hemen her yerde, her şekilde, beklenilmeyenlerin külfeti üzerimdeyken, hani yakaladığım, çaldığım zaman dilimleri içerisinde yazmayı öğrenmiş durumdayım.

Kadınların hayatı daha öngörülemez değil mi?

Evet. Kadınların hayatı ve Türkiye’de bir kadın olmak diyeyim. Bunlar çok belirleyici. Ama bu da ayrıca mutluluk verici bir şey. Bizler, iki arada bir derede yazabiliyoruz ve bu büyük bir yetenek bence bu.

Belki de olanak bazen, Ursula Le Guin de diyor ya, “Bütün sevdiğim romanlarımı mutfak masasında, etrafında çocuklar koştururken yazdım”.

Ben bütün gazete yazılarımı, evimde –erken bir saatte yazmam gerekiyor– mutfak tezgâhında özel bir yer vardır, orada yazmışımdır.

O sıkışma yaratıcılığı tetikliyor mu sence?

Kesinlikle öyle ve ben bundan hiç rahatsız değilim. Yani böyle uzun uzun düşüneyim de öyle yazayım, uygun zamanın gelmesini kollayayım, benim hayatım bunlara müsait değil. Bilmiyorum senin hayatın müsait mi? Yok değil yani, burada hemen şimdi olması lazım. O yüzden de zamanı çok iyi kullanmak gerekiyor ve oyalanmamak gerekiyor. Onu öğrendim bir de tabii. Yani hani bekleyeyim de en iyisi olsun. Ya hemen şimdi burada en iyisi olabiliyorsa olur. O çok önemli. Tabii ki uzun soluklu metinlerde döner tekrar yazarsın ama asıl metni kotarırken, o dakikliği çok önemsiyorum, asla ertelenmemeli.

O ertelemenin altında bir mükemmeliyetçilik mi var acaba?

Var. Yani ben hastalık derecesinde buna kapılıp gidebilen bir insanım. Hani dağınığım ama aynı zamanda bu ne büyük bir çelişki ama öyle.

Yazarın alışkanlıkları, yöntemleri bir avantaj mıdır yoksa zaman zaman ayağına dolanır mı?

Dolanır. Benimkisi dolanıyor. Yani işte dediğim gibi, bir metni şöyle kurgulayacağım diyorum, tamam, haydi hazırız… Olmuyor. Öyküde bu anlamda daha tedbirliyim de, uzun soluklu metinlerde bunu henüz başaramıyorum. Yani kopup gidiyor, çünkü oraya bir tane mucizevi bir sahne giriyor, bir sihir giriyor, bir şey giriyor, bir dehliz giriyor, –kitaplarımda çok vardır dehlizler, çatlaklar– oradan karakteri sapasağlam çıkaramıyorum zaten. Çıktığı zaman da o beni tanımıyor. Yani öyle bir şey oluyor, çok karışık.

O şeyi konuşalım istiyorum, o hani ortaya çıkıvermesi. Bunu yapamıyorum diyorsun ya, bu zaten aslında işin doğası gereği, olmaması gereken bir şey mi? Bir yandan tabii çok sancılı bir süreç oluyor, biz her şeyi çok belirlemeye çalışıyoruz, bütün çerçeveler çizilsin ve güvenli, konforlu bir alanda kalem oynatalım istiyoruz, bizim irademizin dışında hiçbir şey çıkmasın istiyoruz ama çıkıyor.

Çıkıyor, kesinlikle çıkıyor. Yazıda en korktuğum ve en çok sevdiğim şey de o zaten. Yani o risk alanı ve o risk alanının inanılmaz olasılıklara gebe olması. Her şey olabilir orada, her türlü felaket de olabilir, muazzam bir şeyler de çıkabilir, kendi halinde bir şeyler de çıkabilir. Ama orayı seviyorum yani dubaların ötesine geçmek ve işte çok korksam bile gitmeye değer.

Fotoğraf: Parşömen Fanzin

Bu sayede belki de yazar için de bir macera oluyor. Peki yazar için bir macera olmayan bir metin, okur için bir macera olabilir mi?

Ben inanmıyorum. Yani bu yüzden de belki de best seller olma şansım tartışılabilir. Kimseyi kınadığım ya da eleştirdiğimden değil ama benim şöyle bir bakış açım var: Metni sevmeliyim, metin beni heyecanlandırmalı ki, kanaatimce, okur da okuduğunda heyecanlansın. Yani öğrencilerime hep bunu söylerim: Metni tamamlayın zihninizde. Okuduğunuzda o tamamlanmış olsun ve sizi mutlu etsin ki, beni de mutlu etsin. Tabii tamamlanmışlıktan ne anlarız, o tamamen kişisel bir görüş.

Ne anlıyorsun sen?

Tamamlanmışlıktan ne anlıyorum? Bir kere beni utandırmayacak bir metni anlıyorum. On yıl sonra utandırmayacak bir metni anlıyorum. Perende’ye baktığımda böyle falsolar buluyorum tabii ki; hatta üçüncü dördüncü kitabımda da buluyorum ama o falsolar utandıracak falsolar değil. Tamamen çiçeği burnunda bir yazarın yapabileceği falsolar. Utanmak dediğim başka bir şey. Yani işte sırf yapmış olmak için yapılan şeyler. Hani gündelik sığ politikalara yaslanarak yapılmış şeyler. Onlardan bahsediyorum ben. Bunun dışında başka bir şey yok.

Peki ben bu işi öğrendim, artık yazar oldum diye düşünüyor musun?

Bu bir ömür boyu sürecek bir iş. Yani eminim bir on yıl sonra da bugün yazdığım şeyleri falsolu bulacağım, eksik bulacağım. Benim için süreçtir önemli olan Irmak. Yani yaşarken de öyle. Bugünkü Türkiye’nin halini düşünelim. Yani içler acısı bir haldeyiz, ama hep şunu düşünüyorum: Bu bir süreç, tamamlayacağız ve başka bir sürece geçeceğiz. Yoksa yaşayamam. Yazı da böyle. Yolda gitmeye inanan biriyim. Benim için hedef “B” noktasında diye bir şey yok. “B” noktasına giderken alacağım zevk, alacağım risk, duyacağım korku ve duyacağım cesaret. Onlar çok önemli benim için.

O korku olmasa galiba haz da olamıyor yani bir tür kendi kendine meydan okuma yazmak sanki.

Tabii. Tam bir “challange” yani. Yani bir de şuna inanıyorum ben, Hannah Arendt der bunu, “cesur olmak nedir?” diye sorar ve “cesur olmanın korku ile yüzleşmek” olduğunu söyler. Yani aman ben cesurum deyip göğsüne yumruk atan insanlar benim gözümde en korkak insanlardır esasen. Cesaret nedir? Cesaret, görebildiğin, sorumluluğunu alabildiğin ya da sorumluluğunu almasan bile hakikaten hissedebildiğin şeyin üzerine gidebilmektir. Ona doğru gidebiliyorsan cesursundur zaten. Yoksa ben cesurum, masaya yumruklar atıyorum. At kardeşim, tamam, peki sonra ne olacak? Kendine meydan okumak da tabii ki. Kesinkes öyle. Bütün o kendi kapılarını açmak, kendi beynindeki kapalı kutuları açmaya cesaret göstermek, doğallaştırmak.

Dolayısıyla o zaman, yazarken yazarın kendisi de değişiyor mu?

Yazmanın bendeki büyüleyici etkisi bu. Kendi katmanlarımı aslında tek tek açarken, o katmanların arasına kurguyu yerleştirmek. Her bir açtığım gölgede, ne bileyim içine oksijen mi katılır açmak için ya da tiner mi koyarsın inceltmek için, o yarayı ya da işte katmanı ne ise orası, açarken, içine kurgu koyup onu ortaya saçmak. Saçmak derken iyi anlamda söylüyorum. Ortaya sunmak diyelim ve hem kendini görmek orada hem okurla buluşmak hem de yeryüzüne bir şey bırakmak kendine dair olan.

O zaman bu anlamda otobiyografik midir her metin?

Tam manasıyla otobiyografik değil tabii ama yazara ait DNA’lar vardır. Her yarattığınız karakterde vardır, her düşmanda vardır. Aktardığınız o olayda vardır, ama böyle lök diye aktarmak, bence usta bir yazarın yapmaması gereken bir şeydir.

Peki yetenekle çalışmanın oranı nedir senin gözünde?

Yetenek yüzde 5’tir. Yazma anlamında yani edebiyatı düşündüğümüzde, yazı dediğimizde yüzde 5 veriyorum, belki fazla bile veriyorum. Gerisi hakikaten alınteridir. Yaratıcılığı tabii önemsiyorum ama yaratıcılık da çalışarak ortaya çıkan bir şeydir.

Ve gelişen bir şey.

Kesinlikle gelişen bir şeydir, o yüzden ilk kitaplarımızla şimdi yazdığımız kitaplar arasında önemli mesafeler var. İyi ki de var. Bundan sonra yazacaklarımız için umut verici bir şey bu. İlk kitabında bilmem ne yapmış, ondan sonra da bilmem ne yapmış, yani düşüşe geçmiş yazarlar için üzgünüm. Benim formülüm böyle ama. Yani işte, çalıştıkça açılabileceğin ve ışıldayabileceğin bir alan sanki burası. Yetenekle bir roman yazarsın. Hadi ikinciyi de yazarsın ama üçüncüyü yazamazsın, orada tükenirsin. Böyle tanıdığımız, bildiğimiz, tanık olduğumuz yapıtlar var.

Peki, garip bir alınganlık oluyor yazarlarda. Sen de yazarsın, ben de yazarım hani sözümüz meclisten dışarı diyeyim. Yetenek değil de çalışkanlık önemli denildiği zaman, bir payeyi kaybetmişlik duygusu oluyor bazı yazarlarda.

Niye? Bence çalışkanlık çok önemli bir yetenek. Bu toplumda olmayan bir şey. Bugün geldiğimiz yeri bile tanımlarken ben, ne kadar tembeliz diye tanımlıyorum. Çok önemli bir yetenek, hakikaten, çalışkan olabilmek. Çalıştığın zaman çünkü, kendinden de kaçamıyorsun. En önemlisi o. Yetenek ise çok durağan bir su. Onu harekete geçiren ve enerjiye dönüştürense, çalışma tempon. O durağan enerjiyi barajlara taşıyan, elektriğe taşıyan çalışma tempon.

Bir yetenekten kendine bir deha vehmetmek ve böylece konumunu kutsallaştırmak belki ordaki arzu.

Böyle insanlar var tabii. Ben onlara da saygı duyuyorum. İşte Tolstoy bir yetenekti kesinlikle, ama masanın başına oturmasaydı ne olurdu, o bir soru işaretidir. Dostoyevski ölümün kıyısından dönüp kâğıtlara kalemlere sarılmasaydı ne olurdu, soru işareti bu.

Yazarlığın öğretilebilir olduğunu düşünüyorsun musun?

Yazarlık, eğer karşı taraf istiyorsa, her şeyde olduğu gibi, bir yere kadar öğretilebilir ama burada çok önemli olan bir şey var Irmak. Sadece kâğıt ve kalem değildir yazarlık. Ruhunu ortaya dökmek, ruhunu ortaya dökerken, kendi çıplaklığından korkmamaktır. Ben en temelde bunun olduğunu düşünüyorum: Kendi çıplaklığından korkan insanın yazar olamayacağını. Bunu insanlara öğretemezsin mesela. Yani onlara hadi soyun dediğin zaman olmaz.

Bu dediğin, yetenekten daha önemli bir şey.

Bence de öyle. Yani yüzleşmek o kadar esaslı bir şey ki. Tırnaklarınla kazıdığın bir şey esasen. O yüzden de, öğretilebilir mi emin değilim.

Kendini doğurmak sanki. Defalarca.

Tabii tabii. Ve gölgelerle yüzleşerek. O gölgelere saklanmayı o kadar iyi öğreniyoruz ki, o kabukları o kadar iyi içselleştiriyoruz ki, bunları acaba soyabilecek miyiz, onu soruyorum. Etrafı suçlamaktan vazgeçip yazmaya başlayacak mısınız arkadaşlar? Bu kolay bir şey değil.

Peki öğretilebilir olan ne?

Öğretilebilir olan, işte bir kahraman yaratmaktır, onun karşısına bir düşman koymaktır. Kurguyu öğretebilirsiniz, ama gene bir şey var: O üslubu öğretemezsiniz. Yani insanın hayatla kurduğu bağı temsil eden o üslubu öğretemezsiniz. Ama işte dediğim gibi, herkese kompozisyon yazmayı öğretebilirsiniz.

Üslubu enteresan tanımladın. “Hayatla kurduğu bağı temsil eden.” Onu açabilir miyiz biraz.

Bazı yazarlar mesela Sylvia Plath’ın üslubu ya da Tezer Özlü’nün üslubu –bunlar beni büyüleyen üsluplar– ya da Leyla Erbil’in üslubu varken yok. Bu, yazarın hayatla kurduğu bir bağ ve hani size küçük küçük şeyler, ne bileyim hiç olmadık yerde tak diye düşersiniz Sylvia Plath’ın satırları arasında ve kaybolursunuz, sonra tekrar çıkarsınız. Bu, Sylvia Plath’ın hayatla kurduğu bir bağ, bu öğretilemez.

Bu da zaten kendiliğinden yansıyan bir şey olsa gerek. Yani ben kendimi böyle tanımlayıp da böyle yansıtayım diyerek, düşünerek yapılabilecek bir şey değil galiba.

Hiç sanmıyorum. Bu da neyi gerektiriyor? Yaşamı başka tınılarla ve duyguyla görebilmeyi gerektiriyor. Biz yazarlarda daha fazla olan bir şey, EQ’dur belki ve onunla düşünmek, onunla analitik bir şey oluşturmaya çalışmak burada çok etkili gibi geliyor bana.

Fotoğraf: Cumhuriyet

Ben uzunca bir süre kendimin zeki bir insan olmadığımı düşündüm.

Matematikle aran mı kötüydü? Neden?

Hahahaa kesinlikle o yüzden.

Mümkün değil, mümkün değil. Hayatım boyunca matematikten, ki çok da iyi bir hocamız vardı, çok sofistike şeyler anlatırdı, on üzerinden iki üç almış biriyim, ama bugün düşünüyorum ki, –bir arkadaşım geçen onu söyledi, seni hocamız görse herhalde şaşardı dedi– bir edebiyat metninin matematiksel olmayan bir yanı diye bir şey düşünülemez. Çünkü nereden geliyoruz Türk eğitim sistemi. O kadar basit yani. Zavallı biz ve zavallı çocuklar. Başka bir şey diyemem. Bunu da sana düşündürdüler demek ki yani. Matematikten zayıf alan, bu ülkede zeki değildir.

Peki sen kendi üslubuna dönüp baktığında hayatla olan bağın açısından bir şey tespit edebiliyor musun yoksa “Bunu benim tespit edebilmem imkânsız. İleride birileri tarafından tespit edilir” mi diyorsun?

Onu demiyorum, çünkü herkesin kendi hayat formülü var ve benim sokaktaki simitçiden farkım, elimde kalemimin olması ve daha farklı bir araçla bunu yansıtıyor olmam. Dolayısıyla onu bekleyeceğim, düşüneceğim noktasında değil, hadi harekete geçelim noktasındayım ve bundan da çok mutluyum esasen. Yani hayatla kurduğum ince telli bağ, kitapta üslup olarak yansıyor ya da Müge’nin kâğıda tensel dokunuşu olarak yansıyor. Ama onun dışında, ilk baştaki soruna dönecek olursak, bu kitapta aynı zamanda bir kahraman var, bu kahramanın bir dünyası var ve dili var. Onu da tutturmam lazım. Yani onu atlamamak gerekiyor ve dolayısıyla dikkatli okurun bu ikisini ayırt etmesi lazım.

Dil ve üslup aslında hem iç içe hem de ayrıştırılabilir.

Ayrıştırılabilir, yani Slyvia Plath’ta “Lady Lazarus”u okurken biz başka bir tat alıyoruz ama o tadın arkasındaki Slyvia Plath’ı da görebiliyoruz. O Slyvia Plath’ı görmemiz için biraz mürekkep yalamışlık gerekiyor, biraz hayatın bize tokat atması gerekiyor, hayatın bize yüz vermemesi gerekiyor, o anları sindirmiş olmamız gerekiyor.

Deneyimler ve yazarlık arasındaki ilişki üzerinden düşünecek olursak, yani coşkulu deneyimler de olabilir, kederli deneyimler de olabilir. Hayatla temas nasıl yazıyı besliyor?

Bir kere Türkiye’de olmak çok besliyor. Ben yurtdışında yaşadığım zaman hiçbir şey yazamıyorum. Bu çok zalimce ama Columbus’un Kadınları’nı yazdığım zaman şunu fark ettim ki, ben bir Ortadoğuluyum. Ortadoğululuk kan ve bozkır değil. İşte yaşamdaki fokur fokurluğuyla, rüzgârıyla, bayırıyla, dağıyla, coşkusuyla, hüznüyle, savrulmuşluğuyla ve neşesiyle bir Ortadoğulu kimlik. Bu benim yazdıklarımı çok besleyen bir şey. Yani nedir seni besleyen? Ortadoğululuk. Ama tabii işte Batı eğitimine yatkın bir eğitim aldım, şunu aldım, bunu aldım, bunlar cila. Yazdıkça bunu fark ediyorsun. O cila seni medeni insan yapıyor falan filan. Ama asıl hayatla kurduğum bağım Ortadoğululukta olduğu, Ortadoğulu bir kadın olmakta ısrar ettiğim müddetçe de yaşadıklarımı zenginleştirdiğini fark ediyorum. Kim ne derse desin. Benim hayatla kurduğum en temel bağ bu. Bir diğeri de hareketli bir insan olmam olabilir, detayları sevmem olabilir. Hayattaki detaylara çok meraklı bir insanımdır ben. Bunu nasıl yazıya yansıtabilirim, Müge bunu bir yere not et falan gibi. Başka bir şey yok yani.

Ben karşımda şu anda fıkır fıkır bir kadın görüyorum. İnişleri çıkışları olan, şiddeti olan, yüzeyden gitmeyen de bir şeyin içine giriyorsa, en dibine kadar dalan. Peki seni deneyime açan bir özellik olsa gerek bu. Peki hayattan kaçarak yazı yazılabilir mi?

Yazanlar var. Ama benim tarzım değil. Ha şöyle bir şey var Irmak: Savaşı anlatmak için savaşa girmek gerekmiyor. Bunu teslim edelim. Yazarlığın böyle bir avantajı var. Yani küçücük bir şeyden, kocaman bir şey yaratabiliyorsun iyi bir gözlem sonucunda. Ama bu yaşamdan kaçmak değil zaten. Oradaki temel duyguyu yakalamış oluyorsun esasen. Ama bunu yakalamadan yazanlar var. Onu söylemeye çalışıyorum. Benim tarzım değil.

Usta-çırak ilişkisine nasıl bakıyorsun? Yani ustaların var mı?

Var tabii ki. Ben her zaman için bu toprakların edebiyatçısına minnettarım. Bugün kalem oynatabiliyorsak, göreceli anlamda özgür yazabiliyorsak, onların verdikleri çabaların bunda çok önemli payı olduğuna inanıyorum. Kadın kimliğini bu kadar rahat ön plana sunabilmede, Sevgi Soysal’ın, Leyla Erbil’in, Pınar Kür’ün, Adalet Ağaoğlu’nun adını sayamayacağım nice insanın etkisi var. Kaldı ki, sadece kadın yazarlarla da sınırlı değil. Bugünkü edebiyatın, tırnaklarıyla kazıyarak geldiği noktayı çok önemsiyorum. Dahası yurtdışı da var tabii. Güney Amerika edebiyatının beni her daim etkilediğini çok net söyleyebilirim. Amerikan öykücülüğünün özellikle öykü algımda çok yer ettiğini söyleyebilirim. Zaten İngiliz edebiyatı okumuş biriyim, bende çok ayrı bir yeri vardır. XVI. yüzyıldan itibaren büyüleyici bir yeri vardır. Oradaki o direnci, insanların verdikleri mücadeleyi, edebiyat üzerinden verdikleri mücadeleyi gördüğünüz zaman, şapka çıkarıyorsunuz. Fransız ve Alman edebiyatına çok yeni yeni bulaşmaya başladım. İtalyan keza öyle. Kıta olarak Amerika ve İngiltere yurt dışı bağlamında beni çok etkileyen edebiyat ekollerine sahip. İrlanda bir de tabii ki. James Joyce mesela kaçamadığım bir yazardır. Rus edebiyatında Dostoyevski.

Okurluk sonrasında yazar olan birisinin okurluk evresi çıraklık evresi gibi biraz sanki.

Kuşkusuz. Çıraklığa çok saygı duyan bir insanım ben. Çıraklık, bir de çok sevdiğim bir laf. Çıraklıkta aslında asıl işi öğreniyorsun. Ustalık çünkü kalem oynatma işi. Yani ferahlık işi. Asıl yük orada, çıraklık döneminde ya da amatörlük diyelim buna. Amatör bir ruhla profesyonel olmak, çırak bir ruhla usta olmak. Bunlar aslında beni hâlâ büyülüyor ve o çıraklığın bir ömür boyu devam etmesini de önemsiyorum.

Biraz da sanki iç içe geçiyor. Usta da aslında çırağın çırağı gibi.

Evet. Yani şöyle, yazmayı öğrenmiş olabilirsin ama yazdığın konu bağlamında çıraksındır.

Her kitapta yeniden çırak oluyorsun.

Her kitapta yeniden çırak oluyorsun ve bu da çok heyecan verici. Yeniden bir dünyaya, bir bilinmeze giriyorsun ve orada işte debeleniyorsun; güzel olan o.

Peki aslında yazarlık yalnız yapılan bir iş. Dolayısıyla tiyatrocularda vardı ya o, doğrudan birlikte çalışma, usta-çırak ilişkisi. Yazarlıkta bu yok. Saydığın yazarların hiçbirisiyle belki de yüz yüze gelmemiş olabilirsin, ama okudukların üzerinden onlarla usta-çırak ilişkisi geliştirmişsin. Şimdi son yıllarda yazarlık atölyeleri başladı. Bunların yeni bir gelenek yaratma ihtimali o anlamda var mı?

Ben de veriyorum yazarlık atölyelerinde dersler, ama bu benim sözünü ettiğim çıraklık ve ustalık ilişkisinin dışında bir şey sanki ya da benim anladığım ilişkiden farklı. Ben Pınar Kür’le yedi yıl çalıştım Bilgi Üniversitesi’nde. O, başka bir şeydi ama Pınar Kür’ün Yarın Yarın’ını okuduğum zaman, kendimi o noktada çırak hissederken, kitabı kapattıktan sonra koştura koştura dışarılara çıkmam ve gözyaşları içerisinde neden neden diye ağlamam bambaşka bir şeydi. Yani bir tanesinde işi anlatıyorsunuz, bir tanesinde ise ruh yolculuğuna çıkıyorsunuz. İkisi aynı kefede değil.

Peki bu ilişkide bir hiyerarşi var mıdır? Yani yazarlar arasında hiyerarşi olduğunu düşünüyor musun?

Şimdi şöyle söyleyeyim, vardır. Ama hiyerarşiden ne anladığımız burada önemlidir. Mesela bir bilge kadının daha az bilge olan birine ya da daha yolun başında olan bir kadına sunabilecekleri hiyerarşi midir? Bence değildir. O, yaşam katmanlılığını aktarmaktır. Ve bu aktarımı ben çok önemsiyorum. Buna hiyerarşi olarak bakmıyorum. Ustalarım derken de zaten nice yazarı kıymetlim addetmemin nedeni bu. Bana aktardıkları, onlardan alabileceklerimle yoluma devam etmem. Bunu hiyerarşi olarak asla düşünmüyorum.

Peki genç yazarlardan senin alabileceğin şeyler olduğuna inanıyor musun?

Tabii ki. Sadece ben derse girdiğim zaman genç arkadaşlara şunu söylüyorum: Ben size bir şey öğreteceğim. Bakalım siz bana neler öğreteceksiniz. Yaşam böyle bir şey çünkü. Yani yaş sınır tanımıyor ve öğrenmeye her daim açık olmak demek, sizi besleyen bir şey. Yani beş yaşındaki bir çocuktan da bir sürü şey öğrenebiliyorsun. Öğrenmekten ne algıladığına bakar. Kendini nerede sınırladığına ve sınırlamadığına bakar.

Yazar özgünlüğünü nasıl bulur?

Kendi sesini bularak. Başlangıçta taklitler olabilir, çalmalar çırpmalar bile olabilir ama bunun sonucunda kendi sesini bulmak kadar kıymetli hiçbir şey yok. Zaten bir yazarın var olma şansı budur, kendi sesini bulmuş olması. Yoksa hepsi birbirine benzer, hani Rus bebekleri gibi birbirine benzer…

O da o DNA’yı keşfetmekle mi mümkün?

Tabii ki. Kendini bulmak yani psikanalize girmek, psikolojik bir derinliğe varmakla ilgili bir şey. Bu hiç kaçınılmaması gereken bir şey. Ha, bu derinliğe girmeden yazılabilir mi? Yazılabilir. Farkında olmadan yazıyorsundur ama aslında giriyorsun.

Peki, sence iyi okur olmanın ölçütü nedir?

İyi okurun ölçütü, kendi sesi ile okumasıdır. Yani kendine benzer karakterlerle, kendine benzer hayat tanıklıklarıyla ve kurgusuyla bir metni sevmesi değil, kendininkine benzemeyen hayatlarla buluşmaya cesaret edebilmesi ve kendinin dışında karakterlerin dünyasını anlayıp onlarla empati kurabilmesi ya da kurmaması, ama o yolu göze almasıdır. Yani bizim iyi yazardan kastettiğimiz neyse, aslında iyi okurdan da kastettiğimiz o. Yeniden yazmasıdır metni, öyle söyleyeyim. En kısa formülü bu galiba. Belki de bilmiyorum, ben aktif bir okur seviyorum. Neden burada böyle yaptınız da neden şöyle yaptınız, bunu böyle yapsaydınız daha iyi olmaz mıydı ya da benim kafam orada karıştı diyen okurlar benim çok hoşuma gidiyor. Metinle cebelleşiyor, bir derdi var çünkü. O çok önemli.

Farklı anlatım biçimlerine de açık, kendi alışkanlıklarını kırıyor.

Tabii. Mesela Kaf Dağı’nda bana bir okur şöyle yazmıştı. Neden bu kadın bu kadar kötü Türkçe konuşuyor? Niye böyle yazdınız siz? Dedim ki, bütününe baktığınızda bunun cevabını bulacaksınız. Siz bir hafta on gün bir hücrede ve inanılmaz işkencelere maruz kalarak kaldığınızı hayal ettiğiniz bir hücreden çıkarıldıktan sonra dille nasıl bir bağ kurardınız? O zaman, evet anladı.

Yazar nasıl bir okur olmalıdır?

Çok iyi bir okur olmalı ve bu ömür boyu sürmeli. Yani şöyle bir şeye de inanıyorum aslında Irmak, mesela bir arkadaşım, meslektaşım demişti, yazı yazarken ya da romanın başına oturduğum zaman, bazı kitapları okumuyorum kafam karışmasın diye. Bunu anlarım. Yani işbaşındayken tamam. Ama gene o süreci düşünecek olursak, bir gün bile kitap okumadan atlamamalı bir yazar. Ne olursa olsun, illa ki roman-edebiyat falan değil; okumalı. O hücreleri sürekli canlı tutmalı.

Roman, kurgu veya işte edebiyat üzerine okumalar dışında seni en çok besleyen alanlar nelerdir?

Ben herhalde yazar olmasaydım, akademik bir kariyerim olacaktı, öyle söyleyeyim. İyi mi yaptım, kötü mü yaptım bilmiyorum. Neyse, akademik metinleri çok önemsiyorum. On yıl öncesine kadar çok sıkı takipçisiydim; şimdi daha fazla edebiyata kaydı iş. O yüzden edebiyat metinlerini daha çok okuyorum. Ama iyi yapılmış araştırmalar beni hâlâ çok heyecanlandırıyor. İyi yapılmış sosyolojik çalışmalar. Antropolojik, etnografik çalışmalar, özellikle etnografi sevdiğim alanlardan biridir.

Eril dil ve dişil dil tartışması çok yapılıyor son yıllarda. Bu dil yazarların dili midir, metinlerin dili midir? Eril dille yazan kadın yazarlar, dişil dille yazan erkek yazarlar var mı? Yani bu yazarın cinsiyetiyle mi ilgili bir meseledir?

Öncelikle kesinlik olarak eril dil ve dişil dil ayrımı var. Resmi dilin, kesinkes eril bir dil olduğunu teslim ediyorum bunca yıldır yazan biri olarak ve yazma dilinin kadınlar tarafından bu dişil dile yakın tutulduğunu da biliyorum. Ancak kadın bir yazar olarak, o eril dilin içerisinde kendi halinden çok memnun olan kadın yazarlarımız da var. Dünyada da var. Ama erkek kimliğiyle bu dişil dili yakalamaya çaba sarf eden insanlar da biliyorum. Dolayısıyla bu cinsiyetin de ötesinde bir şeymiş gibi geliyor bana, dünyaya bakış açımızla ilgili bir şeymiş gibi. Cins üstü bir şeymiş gibi geliyor. Ve bu dişil dilin temas kurduğu yerler nereler? Bir kere hakikaten eşitlik prensibinin ne olduğunun sorgulanması. Demin söyledik hiyerarşinin sorgulanması ve işte mağdur dilinin ne olduğunun sorgulanması, marjinalitenin ne olduğunun sorgulanması. Sadece edebiyat üzerinden mi ortaya çıkıyor; sanmıyorum. Görsel sanatlarda da bu kendini çok net gösterebiliyor. Müzikte de gösterebiliyor. Kategorilerin dışında bir dil. Şiirselliğe yakın, çokça metaforik bir yanı var, bir şarkı sözü gibi, ama değil de. Ne diyeyim sana, yeri geldiğinde sözcüklerin ötesinde bir şey. Sözcüklerdeki tınıyı ortaya koyan bir dil. Sözcüklerin kendisini değil, tınıyı. Sözcüklerin derinliğini ortaya koyan bir dil gibi geliyor bana.

Dişil dil deyince, duygusal anlatım algısı var tabii bir de konuşmamız gereken.

Hiç ilgisi yok. Kesinlikle ilgisi yok. Tamamen manipülasyon, çünkü duygusallığın da tematik olarak ortaya konması, o eril dilin dayatmaları sonucunda oluşan bir şey. Evet mutlaka kendine ait bir duygu salınımı vardır ama o tanımlar çerçevesinde değil.

Kurgunun yapısında dişil ve eril gibi bir farklılık görüyor musun?

Bu da vardır. Yani o genel geçer yapı, işte başlangıç, gelişme ve son yerine, bunların farklı farklı akması biçiminde düşünülebilir dişil kurgu. Ama buna sadece dişil kurgu diyebilir miyiz ondan emin değilim. İşte ne bileyim, bambaşka felsefi aktarımlarla da tanımlanıyor o. Dolayısıyla hani evet var diyelim tamam. Seni memnun edecekse, tamam var diyelim.

Neden yazıyorum sorusuna verilen yanıt önemli midir?

Bir yerden sonra çok da önemli değil.

Neden sorusu, ne yazdığını ve nasıl yazdığını etkileyen bir şey midir? Neden yazıyorum sorusu.

Benim açımdan önemli değil. Yani belki de benim zihnimde yazmak, 13-14 yaşımda çok net belirdiği için, artık sebebini unuttum. Gerçekten. Belki o yaşlarda sorsaydın bu soruyu, bulabilirdim cevabını. Herkesin dünyaya gelmesinin belli bir nedeni vardır sorusuna verilebilecek bir cevaptır belki. Yazar olmasaydım, demin dediğim gibi akademisyen olurdum. Hayır, bu dünyaya yazar olarak geldiğimi biliyorum ben.

Peki, her yazarın etrafında döndüğü bir dert var mıdır?

Vardır, mutlaka vardır ve bu demin sözünü ettiğimiz, yeryüzüne attığı o çentikle ilgili bir şey. Yani genleriyle ilgili, doğduğu andaki gezegenlerin birbiriyle olan tutumuyla ilgili, hepsiyle ilgili bir şey, karma bir şey yani.

Bunca kitaptan sonra dönüp baktığın zaman senin derdinin ne olduğunu düşünüyorsun? Derdin ne senin?

Böyle bitiriyormuşuz.

Fotoğraf: Parşömen Fanzin

Derdin ne yani. Bu hayatta para pul kazanmak varken bu işlere soyunduğuna göre, biraz deli olmalısın.

Kesinlikle, yüzde yüz deliyim. Onu teslim etmiş bulunuyorum. Yani hiç akıllı işi değil yazma işi. Derdim ne? Galiba hani hissettiklerimi paylaşmak: Bu çerçeveli bir dünya değil kardeşim. Bunun ötesine taşmak çok mümkün. Belki komik gelebilir ama geçen bir şey söylediler, Güneş “ommm” diye sinyaller veriyormuş; onu duymak. Yani bu bizim yogada duyduğumuz bir sözcük ama hani hakikaten her şeyin ötesinde işte uzayın sonsuzluğunu hissedebilmek, o renkleri hissedebilmek, oradaki o sessizliğin içerisinde kendimizin işte bir yıldız boyu kadar yol kat edebileceğini hissedebilmek. Bedenlerimizin çok sınırlı birer insan haline dönüştürdüğü bizlerin, düşüncelerimizin ötesinde hayallerimizde tasavvur edemeyeceğimiz bir sonsuzluğa taşınabilecek bir dokusu olduğunu keşfetmek. Bu, çok tabii ütopik bir şey ama yazmanın temel nedeninin bu olduğunu düşünüyorum şu yaşımda. Bununla sınırlı değiliz ve sonsuza ulaşabiliriz. Türkiye’de bu nasıl olabilir? Türkiye’de de, gündelik politikalara sığınmadığımız zaman, birbirimizin yüzüne bakmaktan korkmadığımız zaman, empati sözcüğünü sakız gibi çiğnemeyip hakikaten hakkını verdiğimiz zaman, savaşmayı gerçek anlamda önemsemediğimiz zaman, sonsuzluk fikrine ulaşabiliriz. Bu sonsuzluk fikri, küçükten büyüğe doğru böyle gidiyor. İnsanlara bunu anlatmak için yazdığımı düşünüyorum. Mümkün, mümkün demek istiyorum.

Sanatçının politikayla ilişkisi nasıl olmalı sence? Senin ilişkin nedir diye sorayım.

Ben politikayla ilgiliyim. Ama şu son on gündür kendi ruh sağlığımı korumak için haberlere günde sadece 20 dakika bakıyorum. O da yetiyor. Kesinlikle normal bir ülkede bir yazarın politikayla ilgili olması gerekiyor. Bizim gibi bir ülkede ise yirmi dakikayı haydi bir saate getirelim, ama daha fazlası hakikaten çıldırmamıza neden olabilir; normal şeyler yaşamıyoruz çünkü. Hayatla iç içe olmamız lazım. Benim yazarlıktan anladığım bu. Sokaktan uzak olmamamız lazım. Yaşanan travmalardan haberdar olmamız lazım. Ama şu bence olmamalı: Travma yaşayan insanla kendimizi özdeştirmemeliyiz. Eğer yazmak istiyorsak, eğer bunu aksettirmek istiyorsak bir mesafe koymak gerekiyor. Bu, edebiyatımızı korumak anlamında da, kurguyu korumak anlamında da önemli gibi geliyor bana. Ama bu, insanlara yapılacak bir haksızlık anlamında düşünülmemeli.

Acıyı normalleştirmemenin de bir yolu aslında sanki bu söylediğin.

Evet, evet. Yani gözlem gücünü yukarıda tutup hakikaten bunu insanlığa yararlı bir şekilde nasıl sunabilirimin mesafesinden bahsediyorum ben. İyi bir bilim insanının, konusuyla kendi arasına mesafe koyması gibi bir şeyden bahsediyorum ve bu titizliği çok önemsiyorum. Yani bazı şeyler içimi çok fazla acıtmaya başladığında şunu diyorum kendime, “Müge mesafe koymalısın”. Çünkü olayı anlamıyorsun orada. O yüzden biraz uzaklaş.

İçinde hiçbir siyasi bir gönderme olmayan bir metin de politik olabilir mi?

Tabii ki. İnsanın olduğu her yerde aslında politika vardır, her yerde vardır. James Joyce’un metinlerine, hayır politik değildir diyebilir miyiz? Yani koskocaman bir Katolizmi eleştirir, yerden yere vurur. Kadınlık sorunsallığını yerden yere vurur, işte o İrlandalı kimliğiyle çekişir, cebelleşir. Virginia Woolf’u düşünelim, Mrs. Dalloway’i düşünelim. Böyle bir savaş karşıtlığı var mı?