Hakan Günday: “Kendini tanımanın temel amacı başkasını tanımak”

Bu ay Hakan Günday’ın yazı masasına konuk olduk. 2016 yılında yaptığımız bu söyleşide Hakan Günday’ın yazıyla ilişkisi üzerine konuşurken pek çok şeyin hem ne kadar ortak olduğunu düşünmüş, hem de her yazarın kendine has yordamları olduğunu da fark etmiştim. Yazan, yazmak isteyen ve yaratım süreçlerine ilgili her okur için ilham verici bir söyleşi oldu.

Fotoğraflar: Selen Özer Günday

Onca romandan sonra bir yazma yordamı oluştu mu? Bu işin bir formülünü çıkarabildin mi? Her romanda birbirinin aynı mı, yoksa değişiyor mu?

Aslında zaman içinde ortak noktaları görmekteyim her birinde nasıl yaşandığını göre göre. Öncesinde oturup, “bunun doğru yolu budur” diyebileceğiniz bir tekniğe asla ulaşmış değilim. Çünkü hiç onu düşünmedim, el yordamıyla çözmeye çalıştım. Onun için her biri birbirinden farklı aslında. Her bir roman için yazım süreci, bir nevi bambaşka bir dünyaya gidip, orada oksijen var mı diye bakmaya çalıştığımız bir süreç. Ama bir ortak noktaları var. O ortak noktaları da herhalde hayatla olan bağlantımızın bir sonucu. Yani şimdi öyle yazar ya da sanatçılar var ki, bir projeleri olsun ya da olmasın, her gün mutlaka, belli saatler arasında yazıyor, çiziyor, çalışıyorlar. Bu mesela benim yapabildiğim bir şey değil. Ben bir yandan okuyor, dinliyor, izliyor, bir yandan da aklımda bir şeylerin oluştuğuna içten içe tanık olup sessizce onların orada büyümesini bekliyorum, sonra da ne zaman ki onu anlatmadan uyuyamayacak hale gelirsem, o zaman oturup yazmaya başlıyorum. Hiçbir zaman çok öncesinden bir plan yapıp o plan doğrultusunda ilerlemedim. “Ne olursa olsun, bir şeyler yazmalıyım!” cümlesi, benim için hiç olmadı. Yani yazmanın, devamlılık ve egzersiz tarafıyla hiç ilgilenmedim. Ancak zaman içinde mutlaka anlatmam gerektiğine inandığım bir hikâye oluştuğu taktirde, yazmaya başladım.

Hikâyeyi aramıyorsun yani?

Evet. Yordamın yazar kadar, yazan kadar sayısı var. Benim yazıyla olan ilişkim hem çok sağlam hem de pamuk ipliğine bağlı. Dolayısıyla her defasında aslında son kitabı yazıyormuş gibi hissediyorum. Belki de benim açımdan, işin sihri bu. Bir daha yazıp yazmayacağınızı bilmemek. En azından, ben bilmiyorum. Tabii ki aklımda birikenler var. Ve bunları belli bir sıraya koyduğum zamanlar oluyor. Ama bana “bir sonraki roman ne zaman çıkıyor?” diye sorulduğunda, biliyorum ki gerçek yanıt şu: “bırak bir sonraki romanı, bir daha oturup yazacak mıyım, onu bile bilmiyorum”.

Peki bu kaygılandıran bir şey mi seni?

Hayır. Çünkü bu benim zaman içinde alıştığım, yazıyla olan ilişkimi gördükçe kabul ettiğim bir durum. Bir yandan da yazmak, doğası gereği düzenli ve kendini tekrar eden bir eylem. Dolayısıyla, bir metne sırf yazmak için mi yoksa “anlatmazsam uyuyamayacağım!” dediğin için mi başladığın, belirleyici bir unsura dönüşüyor. Ve ben ancak ikinci durumda harekete geçebiliyorum. Böyle olunca da bir kez yazmaya başladım mı, metin bitene kadar da başka bir şey yapamıyorum. Bu da şu demek: Oturduğum an işin başına, artık o işle yaşıyorum. Bu da aylar boyunca anlattığınız hikâyeye odaklanıp, içinize kapanmanız, bir anlamda nefesini tutup olabildiğince derine dalmaya çalışmanız anlamına geliyor. Bir mağaraya girip, iş bitene kadar orada kalmaya benziyor. Yazıyla, gündelik hayat içinde belli zaman dilimlerine bölünmüş ve kontrollü bir ilişki kurulmayınca, ister istemez o çalışma ayları son derece yoğun geçiyor.

Bu hâl yazıya yansıyor mu?

Mutlaka tabii yazıya da yansıyor. Öncesinde plan yapmadığınız için, sadece bölük pörçük ne anlatmaya karar verdiğiniz için bu yazınıza da yansıyor. Örneğin metnin bir bölümü saçma sapan olabiliyor. Ama yine bu çalışma biçimi sayesinde, tam da anlatmak istediğinizi aktarabildiğiniz paragraflara da ulaşabiliyorsunuz. Dolayısıyla yazarken kendinizi serbest ve özgür bırakmanızın, “ne olacaksa olsun” demenizin getirdiği böylesine iki zıt sonucu var. Ayrıca bu teknik sayesinde, öncesinde anlatmayı hiç düşünmediğiniz konuları yazarken de bulabiliyorsunuz kendinizi. Çünkü bir defa yazmaya başladınız mı zihninizde oluşan çağrışım zincirlerinin peşine takılıp gitmek, her şeyden önce başlangıç noktasından uzaklaşmanızı sağlıyor. Ve bu uzaklaşma, bazen kaybolmak anlamına da gelebiliyor tabii.

Bunun bir sakıncası var mı?

Bence yok. Çünkü dinlediğim müzik de böyle, izlediğim filmler ya da oyunlar da böyle. Önceden aşırı bir titizlikle tasarlanmış ve sınırları keskin biçimde çizilmiş hikâyeler bana çok da ilham vermiyor. Bana ilham veren işlerin ortak noktası, hızla ve yer yer mantığın yok olmasına neden olacak kadar yoğun duygularla yapılmış olmaları. Bazı hikâyeler insanın kulağını tırmalar. Çünkü ahenkli bir ses çıkarmaz. Ama çıkardığı ses öylesine yüksektir ki sayesinde uyanık kalırsınız. Bence bir metnin okuyanı uyanık tutması yeterince önemli. En başta da yazanı uyanık tutması…  Bunun dışında, böylesi yoğun bir çalışma sona erince, metne dönüp baktığınızda “bunu ben mi yazdım” hissi de mutlaka oluşuyor. Uzun süre önce anladım ki tam olarak, istediğim metni yazamayacağım. Çünkü daima bir eksiği, kusuru olacak. Dolayısıyla ortaya çıkan metnin, tam anlamıyla zihnimdeki metin olmadığını biliyorum. Ve o metni kusursuzlaştırmaya çalışmaktansa, ona harcanacak enerji ve zamanla hikâyeyi zenginleştirmek ve kendinizi serbest bırakıp bütün ihtimallere eşit mesafede olmaya çalışmak, benim açımdan çok daha ilginç. Bunun sonucunda da ayrıntılı taslaklar yapmıyorum. Çünkü o taslaklara uyamayacağımı biliyorum. Plansız bir soygun bu! Ancak bankaya girdikten sonra ani bir kararla gerçekleştirilen bir soygun. Öngörülemez bir hareket olduğu için başarı ihtimali de var, plansız ve programsız olduğu için daha ilk sayfalarda büyük hatalar yapma ihtimaliniz de… Ve yazıyla olan ilişkimi canlı tutan da işte bu risk. Her yazdığım cümlenin bir sonraki cümleye ilham kaynağı olacağına güvenerek ilerlemeyi seviyorum. Yolu ufuk kadar açmak. Asla yolu daraltmamak. Her cümlenin yeni bir ufuk açtığına inanıp, ona teslim olup devam etmek.

Peki yazarken yine de bununla çatıştığın oluyor mu? “Eyvah ip elimden kaçıyor!” dediğin?

Ben bir kitabın bütün sayfalarının çalışması gerektiğine inanmıyorum. Yani her düğmesi çalışan bir çamaşır makinesinden ne bekliyorsan bir kitaptan da onu beklemek yanlış. Bazen çoğu düğme bozuk olur ama öyle bir düğme çalışır ki sayesinde hayata bakışınız değişir. Öyle ki üç asır önce bambaşka bir meridyen ve paralelde yaşamış birinin de sizinle aynı soruları sorduğunu ve onlara çok daha kapsamlı yanıtlar verdiğini görebilirsiniz. Bu bazen bir paragraf bazen de birkaç sayfa olabilir. İşte ben de o paragrafı veya sayfayı bulmak için çalışmayan diğer düğmelere teker teker basmaktan hiç sıkılmıyorum. Tek bir cümle için gerekirse üç yüz salak sayfayı okuyabiliyorum. Yazmak da böyle… Dolayısıyla elden kaçan bir ip olduğunu düşünmüyorum. Bir an için doğru bir cümle ya da paragraf yazdığınızı düşünüyorsanız, sonrasında yine çok saçma sapan bir yere gidebilirsiniz. Bu, aslında bir kaykayla hareketler denemenize benziyor. Düşersiniz, kalkarsınız, sonra tekrar dener ve olağanüstü bir bölüm yazabilirsiniz. Ancak metnin sonunda da yeniden düşebilirsiniz. Gayet doğaldır, diye düşünüyorum. Bu yüzden de hiç önemsemedim hikâye sonlarını. Birkaç örnek haricinde, yani sonlarını önden gördüğüm birkaç örnek haricinde, hiç önemsemedim.

Gördüklerin de kendiliğinden geldi muhtemelen.

Evet, o da zaten o sahneyle sınırlıydı ve o sahnenin sonda olması gerekiyordu. Bunun dışında hikâye sonları bence fazla önemsenen bir palavradan ibaret! Çünkü biz biliyoruz ki eğer bir hikâye yeterince uzun ise sonunda herkes ölecek. Yani ister düğünde bırak ister cenazede beni ilgilendirmiyor, çünkü ben biliyorum ki o hikâye orada bitmedi. Sırf senin anlatmayı bıraktığın yer diye benim orayı önemsemem gerekmiyor. Bana inandırdıysan o insanı, o zaman ben biliyorum ki hikâyesi devam edecek. Mevzu hikâyeyi anlatmayı nerede bıraktığın değil, beni ona nasıl inandırdığın. Ama mesela dersen, ben öyle bir şey yapacağım ki, geometrideki gibi kusursuz hareketler, kusursuz biçimler bulacağım, o zaman sonla da uğraşırsın, en az başlangıcı ya da ortasıyla uğraştığın kadar. Dolayısıyla bu bir tercih. Bu arada diğerinden de olağanüstü ürünler çıktığını gördüm. Hani müthiş tablolar var. Yani mükemmel bir inşaat gibidir. Olağanüstü bir mimaridir, her milimetresi hesaplanmıştır. O da var, o bambaşka bir şey. Oradan da olağanüstü şeyler çıkabiliyor. Diyorum ya hayatla olan bağlantınızın rengine göre değişen çalışma usulleri bunlar.

Evet. Ama senin yordamınla iyi bir mimarinin ortaya çıkmadığı manasına da gelmiyor, onu da belirtmek lazım. Çünkü sen sadece onu akılla önceden belirlemiyorsun da…

Yolda ilerledikçe belirleniyor, doğru.

Her yere dağılan, saçılan bir şey de çıkmıyor sonuç olarak ortaya.

Bu kadar dağınık bir çalışma üslubuna rağmen, sonunda tutarlı bir metin çıkıyorsa ortaya, bunu sağlayan da galiba yazma nedenin. Yani o metni neden yazıyorsun? Eğer hikâye anlatmak için yazıyorsan, o planlı çalışmaya mutlaka ihtiyacın var. Hikâyeden kastım, amaç bir olaylar zinciri anlatmaksa mutlaka bir noktada plan yaparsın. Ama derdin kendini tanımaksa, o zaman o uçsuz bucaksız yolda yalnız kalır ve her yöne gidebilirsin. Yani eğer amaç aynaya bir adım daha yaklaşabilmekse, o zaman kendini çok daha özgür bırakabilirsin.

Kontrolünüz dışındaki şeyler ortaya çıkıversin ki…

Kesinlikle… Öngörülemez olasılıklar da ortaya çıksın. Ancak derdiniz insanı tanımaksa, yolda istediğiniz kadar kaybolun yine de bir tutarlılık olacaktır. Çünkü başlangıçtaki yazma nedeni, bütün metne belli bir bakış açısı getirir. İlk cümleden son cümleye kadar o bakış açısı ağırlığını hissettirir. Böylece her şey dağınık gibi görünse de hepsi aynı düzlemde gerçekleşiyor hissi verir. Bu da demektir ki neden yazdığınız, nasıl yazdığınızı belirliyor. Ve yüzlerce sayfalık bir metnin ayakta kalmasını sağlayan omurilik de, işte o yazma nedeniniz oluyor.

“Neden yazdığınız” meselesi önemli. Burada bir de şöyle bir şey var, hani kendini tanımak ya da olay anlatmak diye ayırdık ya. Bir de mesela şöyle bir soru da var mı: Yazarın yazdığıyla insanlara bir söz söyleme arzusuyla kendi kendine bir şey söyleme arzusu, bunun dolayımında insanlara bir şey gitmesi.

Kendini tanımanın devamı yanındakini tanımak. Aslında insanın kendini tam olarak tanıması teorik olarak mümkün olmasa da; hatta tanıdığını düşündüğü an zaten değişmiş olsa da en azından şu mümkün: Kendiniz hakkında ufak da olsa bir fikriniz olduğu taktirde komşunuz ya da camın ardından gördüğünüz sokaktaki insanlar hakkında da bir fikriniz olabiliyor. Daha da önemlisi, “ben bu davranışı asla yapmam, nasıl yapar bu insan bunu” dediğiniz kişiler hakkında da bir fikriniz oluyor. Çünkü biliyorsunuz ki aslında dünya nüfusu aynı varlığın sekiz milyar farklı hali. Sadece farklı şartlarda doğdukları için farklı reflekslere sahip olan milyarlarca insan olduğunu düşünürsek, kendini tanıma çabasının sonucu da başkasını tanımak ve öteki denilenden daha az korkmak. Dolayısıyla yazarken, şu an bu cümleleri bir başkasına söylüyorum diye hiç düşünmedim. Çünkü konu her neyse, önce benim anlamam gerekiyor. Yani bütün o yüzlerce sayfa aslında bir kendi kendine konuşma deneyimi. Sonra o deneyden birisi herhangi bir fikir çıkaracaksa, o onun kendi macerası, kendi yolu.

Belki de o yüzden mağaraya giriyorsun.

Belki de. Yani sonrasında o metinler başka yerlerde herhangi bir ses oluyor ve o sesi duyanla arasında bir ilişki kuruluyorsa, o benimle ilgili bir durum değil. Ben sadece bir deney yapıyorum ve bir anlamda, o deneyin raporunu sunuyorum. O raporla ne yapılacağı benim bilebileceğim bir şey değil. Başka bir zihnin o metni nasıl algılayabileceğini bilmiyorum.

Kendini tanımak meselesinden hareketle sormak isterim o zaman. Bunca kitaptan sonra, aslında bir yandan yanıtını verdin, “kendi tanımak mümkün değil” dedin ama…

Evet ama insan deneyebilir. Ortalama 70-80 yıllık bir ömür için fena bir uğraş olmadığını düşünüyorum. Yani bu dünyaya et-kemik olarak gelip yine et-kemik olarak gitmektense, bir nebze olsun kendisi hakkında fikir sahibi olmayı deneyebilir. Bunun sonunda da yanılabilir elbette. Ama insan hayatı boyunca o kadar gereksiz konularda deneme-yanılma yöntemini uyguluyor ki biraz da kendini ve çevresindekileri tanımayı denemesi, hatta denerken yanılması o kadar da kötü bir fikir değil gibi…

Bir de zaten sonuca ulaşmaktan daha önemli olan kendini tanımaya çalışırken yolda öğrendiklerin.

Tabii ki, çünkü son yok. Sürekli değişimin olduğu bir dünyada, varlıkta böyle tam bir sonuç yok. Sadece karanlıkta el yordamıyla birtakım biçimleri bulmaya çalışıyoruz. Merhametin, korkunun, toplumsal hayatın ne olduğunu anlamak için uğraşıyoruz. Hiçbir zaman çözemeyecek olsak da anlamaya çalışmak, en azından bir adım atmak demek. Örneğin kavramlar… En basit kavramları anlamaya çalışmak bile insan için son derece öğretici bir süreç. Ben de yazarken bunu yapmaya çalışıyorum. Her defasında mutlaka temel bir kavramı anlama çabasıyla yola çıkıyorum.

Her roman için geçerli mi bu?

Evet, her romanda farklı bir soruyu incelemeye çalışıyorum. Bu durumda, hikâyeyi de o soruyu olabildiğince inceleyebilecek biçimde kurmak gerekiyor. Bu şekilde yola çıkınca da, bir soruyla başlayıp bin soruyla bitiriyorsunuz.

Evet, cevapla değil yani.

Asla. Çünkü sonu olmayan bir uğraşta cevap aramanın hiçbir anlamı yok. Dolayısıyla cevap bulmak, temel amaç değil. Eğer tesadüfen karşınıza çıkarsa ne âlâ! Bazen de bir sorunun cevabı başka bir soru oluyor. Sonuçta roman nasıl biterse bitsin, benim için mesele şu: Bir soruyla başlayıp bin soruyla mı bitti? Yoksa başlangıçtaki sorudan bir adım ileriye gidemedi mi?

Peki her metinde farklı bir soru var, farklı kavramlar var ama onların birbiriyle ilişkili olduğu bir merkez keşfettin mi?

İnsan. İnsanlara, bu tuhaf varlığa sağından solundan bakmaya çalışıyorum. Yani yine dönüyoruz kendini tanımaya, insanı tanımaya, başkasını tanımaya, diğer insanları tanımaya. Dolayısıyla bütün hikâyelerin ortak noktası insan ve insana dair olan her şey. Örneğin bireyin toplumla ilişkisi ya da tek olanın çok olanla ilişkisinin doğası. Bütün hikâye bunu sorgulamak üzerine gider. Nedir bu ilişki? Sağlıklı mıdır? Yoksa aksayan noktaları var mıdır? Yeterince sorgularsan da yavaş yavaş bir takım gerçekleri kavramaya başlıyorsun. Toplumun bireyle, ya da çok olanın tek olanla ne yapacağını bilemediğini fark ediyorsun. Çünkü ya ayağının altına alıp parçalıyor, linç ediyor ya da alıp başının üstüne koyuyor ve diktatör ilan ediyor.

Her iki durumda da şiddet söz konusu.

Kesinlikle. Bu yüzden de bu ilişki benim için ilginç, üzerine mutlaka düşünülmesi gereken bir konu. Sonrasında, hikâye de bu ilişkideki sorunları incelememi sağlıyor.

Evet. Buradan yola çıkıyorsun ama sonra dallanıp budaklanıyor.

Tabii çünkü bir defa hedefinizi belirleyince, yani hangi soruyu işleyeceğinize karar verince, anlatacağınız hikayeye ilişkin sınırlar da doğal biçimde çizilmiş oluyor. Ve artık hikayeden çok, soruya odaklanabiliyorsunuz. Böylece soruyu incelemenize hizmet etmeyen hiçbir şeyle ilgilenmiyor ve hikâyeyi ancak o temel kavramı sorgulayabileceğiniz biçimde geliştirmeye çalışıyorsunuz. Bunun sonucunda da şu noktalara gelebiliyorsunuz: Eğer temel soru, tek ile çok olan arasındaki ilişkiyse, otuz kişilik bir göçmen grubunun, bütün iradeyi hiç tanımadıkları bir insan kaçakçısına devretmek zorunda kaldıkları bir hikâye kurgulayabiliyorsunuz. Aslında bu hikâyeyi yoktan var etmiyorsunuz. O hikâye gündelik hayatta zaten var. Halihazırda milyonlarca göçmen hayatlarının bir döneminde insan kaçakçılarıyla baş başa kalıyor. Ancak bu durumu yazarak işlemenizi sağlayan, üzerine düşünmek için seçtiğiniz temel soru oluyor. Yani önemli olan hangi kavramla boğuşmak istediğinize karar vermeniz. Sonrasında dünyanın bütün hikâyeleri, o temel kavram gözlüğünden bakabileceğiniz biçimde karşınızda bekliyor. Ve gerçekten de bir süre sonra her şey dallanıp budaklanmaya başlıyor. Çünkü insana dair temel kavramların her biri Pi sayısı gibi. Virgülden sonra ne geldiğini, ancak hesapladıkça ve yazdıkça öğreniyorsunuz. Dolayısıyla işlemde kullandığınız rakam sürekli değişiyor ve bu değişim sonsuza kadar gidiyor.

Diyelim ki hikâyenin ana unsurları zihninde var ama bölük pörçük, çeşitli şekillerde. Yazmaya başladığında da hikâye herhalde gelişiyor, belki yeni karakterler çıkıyor, olaylar gelişiyor…

Kesinlikle. Belki de tek bir mizansenden, tek bir an ya da sahneden yola çıkıp koca bir roman yazmanız mümkün. Çünkü oraya nasıl gelindiği ve oradan nereye gidileceğine dair sayısız bilinmeyen var. Dolayısıyla tek bir sahnenin gözünüzün önüne gelmesi bile yeterli olabilir. Temel sorunuzu özetleyen tek bir sahne gelir aklınıza ve her şeyi çoğaltmaya oradan başlayabilirsiniz.

Ve oradan başladın diyelim ki; ilerliyorsun, yazıyorsun. Hiç hesapta olmayan birisi giriyor ve onu anlatmaya başlıyorsun ve o kendi ismini söylüyor. Sonra işte diyaloglar gelişiyor ve hikâye bu şekilde ilerliyor mu? Daha önce hiç hesapta olmayan bir şekilde.

Evet, iki yüzüncü sayfadan itibaren, o ana kadar anlattığınız herkesi geride bırakıp o yeni karakteri de tarif edebilirsiniz. Sonuçta bir roman, her an her şeyin olabileceği bir metindir. Çünkü bir mali bilanço, bir prospektüs ya da resmî gazete değildir.

Zaten heyecan verici kısmı da burada yani.

Elinize yeni bir enstrüman alıp, ondan çıkan sesleri tanıma süreci gibi. Yani bu yazıdan hangi sesler çıkıyor, diye deneyler yapmak gibi. Gerçekten de bu deneylerin önemli olduğunu düşünüyorum. Aksi takdirde, yazanın kulağının gittikçe kapanmaya başlaması, monoton bir yazı makinesine dönüşme tehlikesi var. İncelediğiniz temel soruya bütün açılardan bakmaya çalışmanın, doğası gereği deneysel bir süreç olduğunu kabul etmek gerekiyor. Dolayısıyla arada laboratuvarı havaya uçurabilirsiniz! Sorun yok… Yeter ki sonrasında, neden havaya uçtuğunuzu anlayın.

Karakterlerin geçmişi, özellikleri, hayat hikâyeleriyle ilgili oturup bir envanter çıkarır gibi düşünür müsün, yoksa o da mı?…

O da zaman içinde gelir mutlaka, o da sayfaların içinde yavaş yavaş oluşur. Çünkü eğer bir mizansen varsa aklında, mesela bir baba-oğul varsa, göçmenler varsa, mülteciler varsa orada ve herkes bir açmazın içindeyse, orada yine baştaki kavramı hatırlamak gerekiyor. O kavramın ışığında karakterler de yavaş yavaş kendilerini belli etmeye başlar ve karakterle ilgili yazdığınız her yeni bilgi sizin için arkanızdan kapanan bir kapı olur. Ama geçtiğiniz her kapı da sizi yeni bir koridora sokar ve her koridorun sonunda yeniden kapılar oluşur. Aslında bu süreç, hakkında çok az bilgiye sahip olduğunuz bir tohumu toprağa ekmeye benziyor. Ne çıkacağını yazdıkça görüyorsunuz. Zehirli bir meyve midir, yoksa şifa mı verir? Hepsi yazınca ortaya çıkıyor. Ne de olsa insan hakkında yazıyorsunuz. Sağı solu belli olmayan bir varlık hakkında. Dolayısıyla karakter kavramının sınırları da silikleşiyor. Çünkü biliyorsunuz ki insan, ondan beklenmeyenleri yaptığı için insandır.

Bazı eleştirilerde okuruz hani, bu karakter böyle söylemez ki, bu karakter böyle davranmaz ki, böyle bir adam bunu yazmaz ki…

Bu ancak Çin’le hiçbir ilgisi olmadığına emin olduğunuz bir karakterin iki yüzüncü sayfada Çince konuşmaya başlaması sonucunda söylenebilir. Ki bu durumda bile okuduğunuz roman belki de bir reenkarnasyon hikâyesidir. Tabii ki hikaye anlatımlarına ilişkin böylesi yaklaşımlar son derece öznel ve herkese göre farklılıklar gösterebilir. Ama bence bir karakterin her an her şeyi yapabilecek olması doğaldır. Örneğin mesleği cellatlık olan bir adamın bir çiçeği yaşatmak için insanüstü çaba göstermesi imkansızdır, dersek insanın karmaşık ve çelişkili doğasını göz ardı etmiş oluruz, diye düşünüyorum. Sonuçta bir insanı yazıyorsunuz. Eğer onu dört-beş sıfattan ibaret görüyorsanız, ancak dört-beş kelimelik bir hikayeniz olur. Oysa gerçek dünyada her şey ve herkes çok daha karmaşıktır. Ve dört-beş kelimelik hikayelere, fıkra denir. Ancak günümüzde şöyle bir eğilim olduğunu da unutmamak gerekiyor: İnsanı olabildiğince sadeleştirmek istiyoruz. Kimliklerini olabildiğince azaltmak, böylece onu daha kolay algılayabilmek. Böylece herkesi tanıdığımızı sanıyor ve gece daha rahat uyuyabiliyoruz. Gerçekte insanları tanıyamayacak olmamızdan kaynaklanan korkuyu ancak böylesi bir yalanla bastırabiliyoruz. Her şeyi siyah ya da beyaz, iyi ya da kötü, faydalı ya da zararlı olarak sınıflara ayırıp gerçeklerden kaçabilmeyi umuyoruz. Ama sonra hiç beklemediğimiz bir anda yirmi yıldır tanıdığımız biri, olumlu ya da olumsuz anlamda, öyle bir şey yapıyor ki insana dair  aklımızdaki bütün bu kalıplar çöküyor. Oysa insanlar, onları koyduğumuz sınıflara uygun davransalar her şey ne kadar kolay olurdu, değil mi? Ama ne yazık ki ya da iyi ki öyle olmuyor! Çünkü insan, irrasyonel bir varlık. Yine aynı o Pi sayısı gibi. Siz istediğiniz kadar 3,14 diye özetlemeye ya da sınırlandırmaya çalışın. Sosyal ilişkilerinizi, politik hayatınızı, yazıyı, her şeyi buna göre ayarlayıp sadeleştirin. Hiçbir işe yaramayacaktır. Çünkü insanı sadeleştirmek mümkün değil.

Kavramla çıkıyorsun ya yola, onu romanın merkezi diye düşünecek olsak mesela, merkezden uzaklaştığın zamanlar da oluyordur değil mi? Bir romanın bir merkezi varsa bile, yani tek bir merkezi mi vardır her zaman?

Benim açımdan genelde öyle. Üç yüz altmış sayfalık bir iş yazdığınızı düşünün, her sayfada saat yönünde bir derece sağa doğru gittiğinizi ve bu şekilde merkezdeki o kavramın etrafında adım adım döndüğünüzü düşünün. Yani o kavram her neyse, etrafında tam tur atma çabası bu. Bazen nefes biter, yarıda kalır insan, bazen atlaya atlaya gider beceremez her derecesini görmeyi, ama amaç odur. Onun için o nesne orada duruyorken, artık başka merkeziniz olmamalı. Gezegenleriniz, uydularınız olabilir ama güneş odur. Onun etrafında dönmeye çalışıyorsunuzdur. En azından benim için böyle.

Hiç yazıp tamamlayıp, “yok bu olmadı” deyip yayımlamadığın bir şey oldu mu?

Tabii ki. Özellikle tiyatroda. Çünkü tam da bir tasarruf sanatı. Dolayısıyla boşa atılan adımı asla kaldırmayan bir disiplin. Çok daha hesaplı gidilmesi gereken bir iş. Onun için orada bocaladığım oldu. Çünkü romanda yolum ufuk kadar genişken tiyatroda her şeyi sadeleştirip, meselenin özünden başlamak gerekiyor. Hani matematik sınavlarında, sonuca gidiş yolunun da görülmesi istenir ya? Tiyatroda o gidiş yollarına yer olmadığını düşünüyorum. Direkt doğru şıkkı işaretlemek gerekiyor. Ve bu da cerrahî düzeyde bir kesinlik istiyor. Benim gibi çalakalem yazan biri için bambaşka bir egzersiz. Dolayısıyla deneyip yanıldığım çok olmuştur.

Bir şeye başlarken, bir kavram dedin, onunla ilgili hani etrafa bakıyorum, artık o vizörden görüyorum. Bu konuda mesela bir okuma faaliyeti de yapar mısın? Böyle bir çalışma biçimin var mıdır?

Zaten o kavrama belli bir okumanın sonucunda ulaşıyorum. O kavramı seçme süreci, dikkatimin belli bir noktaya kayması ve bununla ilgili okumalar yapmakla başlıyor. Hangisi daha önce geliyor, kesin bir şey söylemek zor. Yani dikkatin kayması mı yoksa okumalar mı? Orası belirsiz. Ama şunu söylemek mümkün: Önce ağrının kaynağını bulmak gerekiyor. Yani ilk soru: Neren ağrıyor? Seni ne rahatsız ediyor? Buna yanıt verdiğin anda, onunla ilgili okumaya başlıyorsun. Aksi de mümkün olmuyor. Yani henüz ağrıyı hissetmeden, belli bir ağrı kaynağı varmış gibi harekete geçmek, “ben artık bununla ilgili yazayım, onun için de oturup bunlarla ilgili okuyayım” demek, benim için geçerli bir yöntem değil. Bir okumayı zorla yaptığınızı hissettiğiniz an bir şeyler yanlış gidiyordur. Yani hala hesap yapabiliyorsanız, yeterince gözünüz kararmamıştır. Ama kendinizi gecenin ortasında kalkıp yazarken buluyorsanız, işte o an gözünüz kararmıştır.

Ya da rüyalarınızda belki.

Ya da evet uyurken. Ama tekrar ediyorum: Bu benim yöntemim. Bunun dışında, yazar kadar yöntem var. Ben zaten şunu düşünüyorum artık: Bir yazar hakkında fikir edinmek için iki şeye bakabilirsiniz. Bir, çalışma biçimine, iki, üslubuna. Hikâyeden ve karakterlerden bir yazarı anlamak asla mümkün değil. Çünkü yazarın otobiyografisi, o karakterlerde değil, üslubunda saklı. Dünyaya nereden baktığı, cümleyi nasıl kurduğundan anlaşılır, diye düşünüyorum. Ve biricik olan da bu bakış açısı. Belki dünya üzerinde anlatılmamış hikaye yok ama bakılmamış açı var. Çünkü insan kadar açı var ve bizim de olabildiğince çok açıyı tanımaya ihtiyacımız var. O farklı bakış açıları sayesinde tanıyabiliyoruz dünyayı. O bakış açılarını keşfettikçe korkuyu eksiltip aldığımız ilhamı çoğaltabiliyoruz. Çünkü bu işin temeli ilham alışverişi. Yani yazı işi profesyonel olarak ilham alıp verme, etkilenme işi. Ama bu da bir kas ve çalıştırılması gerekiyor. Yani etkilenebilme kasını daima diri ve hazır tutmak gerekiyor. Yoksa saatlerce de baksan bir tabloya, boyadan başka bir şey göremezsin. Bugün ben bıraksam okumayı, izlemeyi, dinlemeyi, birkaç sene sonra hiçbir şeyden etkilenmeyebilirim. Dolayısıyla ilham almak da sürekli bir çabanın sonucu. Biri bir A4 kâğıt alır; o kâğıda bir kat atar diğerine verir, diğeri alır başka bir kat atar öbürüne verir, bu arada yüzyıllar geçer, sonra biri gelir son katı atar ve o kağıdı suyun üstüne koyar… Bir bakarsın, kayık olmuştur o kağıt. Yüzüyordur. O noktada kağıda ilk katı ya da son katı kimin attığının önemi de yoktur. Nesilden nesle ilham yoluyla bir kavram geliştirilmiştir ve öyle bir hale gelmiştir ki suyun üstünde yürüyebiliyordur.

Peki başta dedin ki, “yazıyla ilişkim hem sağlım hem pamuk ipliğinde”. Buradan şu anlam mı çıkıyor: “Bundan sonra yazamasam da çok büyük bir dert değil.”

Değil tabii. Çünkü yazmıyorsam, yazmak istemediğim içindir. Bence asıl dert, yazmak isteyip de yazamamak. Doğrusu bu da pek mümkün değil. Çünkü yazmayı, düşünmenin en iyi yolu olarak kabul ettiysen bir defa, yazmadan duramazsın. Doğal bir eylem olarak hayatının parçası olmuştur. Buna rağmen yazmak istemiyorsan, çok da düşünmek istemiyorsundur.

Yazmaya nasıl başladığını hatırlıyor musun? Neden yazıyorum sorusuna cevabın o zaman da bu şekilde miydi? Kendini tanımak meselesinin o zaman da farkında mıydın? Yok, yok, asla. Ben sadece kendime yapacak bir iş arıyordum. Benim yazıya, hikâye anlatmaya başlamam aslında çok mekanik ve sebebi de çok basittir. 23 yaşındaydım ve gittiğim üniversiteyi bitiremeyeceğimi anlamıştım. Dolayısıyla yapacak bir iş bulmam gerekiyordu. O sıralar Kelebek’i okumayı bitirmiş, Banko’ya başlamıştım. Henri Charriere o kitapta yazmaya nasıl başladığını anlatır. Okudukça “Ben de deneyebilirim,” diye düşündüm. Sonra da yazmaya başladım. Ve yazının üzerimdeki etkisini de ancak o zaman hissettim. Gördüm ki düşünmenin en iyi yoluymuş. En azından benim için. O noktadan sonra da bir ölüm kalım meselesine dönüştü. Ama o ana kadar kitaplara çok meraklı olduğumu, sürekli okuduğumu, edebiyatla ilgilendiğimi söyleyemem. Yazının sınırsız bir araç olduğunu ben yazdıkça anladım. O zaman da işin rengi değişti. Mekanik biçimde başlayan bu iş benim için son derece romantik bir hal aldı. Aslında buna benzer bir hissi, 14 yaşımda Gecenin Sonuna Yolculuk’u okurken de hissetmiştim. Pek bir şey anlamamıştım kitaptan. Ama bir şeyler hissetmiştim. Dolayısıyla bireyle edebiyat arasında kurulabilecek o saf iletişime dair bir fikrim vardı. Belki de bir insanla asla kurulamayacak o ilişkinin bir sanat eseriyle kurulabileceğini görmüştüm. Tabii bunu ancak şimdi anlayabiliyorum. Çünkü o sıralar, henüz bir çocuk olarak bunları bu berraklıkla tanımlayabilmem mümkün değildi. Ben sadece bir roman okumuş ve hayli etkisinde kalmıştım. O etkinin ne olduğunu da, 10 sene sonra ancak yazmaya başlayınca anlayabildim. Belki de amacım, o etkiyi yeniden deneyimlemekti. Sonuçta, yazmak yalnız yapılan bir iş. Okumak da öyle. Ve bu iki yalnızlıktan olağanüstü bir iletişim çıkabiliyor ortaya. Dolayısıyla şunu söylemek mümkün: İnsan doğası gereği yazıyor. Bu yüzden de ne anlatırsa anlatsın, insan daima doğasını yazıyor.