Kurulu ve Yanlış Kurulacak İdeal/Alternatif Düzenlere Akın: “İşte Geldik” – I

Aytuğ Tolu

“bir tahta parçasına tutunduğum en ufak bir kara parçası bile yok
ben bu hikâyeden sağ kurtulmuyorum
herkesin içinde yaralı bir kaplan yaşar” (Akın, 2023: 352)

1964 doğumlu Enis Akın’ın toplu şiir kitabı İşte Geldik 2023’te Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlandı. 1988-2019 sürecinde yayımlanan şiir kitapları İşte Geldik’te bir araya getirildi. 1980 sonrası Türk şiirinde özgün bir yere sahip olan Enis Akın’ın şiirleri ideolojik hesaplaşmayı içeren, birey-toplum çatışmasını temel alan, sosyalist ideolojinin iç sorunlarına ve toplumsal yapıyla yaşadığı sorunlara odaklanan konumda yer alıyor. Toplumcu gerçekçi şiirin klasik örneklerinin dışında, izlek ve dil yönünden kalıpların ötesinde, toplumu tekiller toplamı olarak değerlendiren dizeler kuruluyor. Toplumcu düzlemde geliştirdiği izlekler; toplum-birey çatışması, toplumsal yapı-ideolojik/politik hareket uyumsuzluğu, bölgesel sorunlar, eril şiddetin eleştirisi, toplumun geri yanlarının yerilmesi, ötekileştirilenlerin görünür kılınması, hayvan ve doğa sevgisi, gündelik pratikler içinde yeniden üretilen kolektif kötülük, teknoloji-dijitalizm kıskacında yalnızlaşan insan, savaş ve şiddet karşıtlığı, ideolojik aygıtların hicvedilmesi, otoriteryen-baskıcı uygulamalara karşı çıkış, özgürlüğün öncelenmesi üzerine kuruludur. İzlekler merkezinde konu geliştirilirken dilin kalıplaşmış sınırları zorlanır, kitleye kendi varoluşsal sorunları üzerinden gözlem yapılır, parodi-ironi-mizah tekniğinden yararlanılır, felsefi açıdan nihilizme ve anarşizme alan açılır, göndermelerle ve metinler arası bağlantılarla şiirin kaynakları zenginleştirilir. Bir bütün olarak değerlendirildiğinde özgürlüğün insani kapsamda birincil ihtiyaç olduğu açığa çıkarılır.

Toplumcu izlekler açısından ilk şiirlerinden itibaren savaş ve şiddet karşıtlığı Enis Akın’ın şiirlerinde geliştirilir. Yarım yüzyıldan uzun süreye dayanan Filistin’in özgürlük ve yurt mücadelesi dönem dönem yoğun şiddet sahneleriyle dünya kamuoyunun gündemine gelir. “Mek-mak Eki” şiirinde geçen “filistin kamplarına bugün de/ bombalı saldırı düzenleyen İsrail uçakları” (Akın, 2023: 13) dizeleri bir yolcu uçağında geçen anons olarak şiire yerleştirilir, anons aynı zamanda haber bülteninden bir kesitle özdeştir. “Balalayka” şiirinin ikinci bölümünde insanlığı tehdit eden ve Soğuk Savaş yıllarının sonuna denk gelen nükleer silahlanma -içeriğin görselleştirilmesiyle- nükleer başlıklı bir füzenin ateşlenerek yerden yükselme anı sahnelenir. Şiirin devamında, öğrenciyken cebinde çakı taşıyan birinin tarihi “tekerrür” ettireceğini söylemesi, sembolik olarak makro çapta tarihin tekerrür etmekle malul olduğunu vurgulanır.

“Nükleer başlığın damarına gereksiz ısrar

5

4

3

2

1

Zemin – boşuna gürültü” (Akın, 2023: 38)

“-ölü piyadeler konuşuyor-” şiirinde geçen “cesedimin iç cebinde bir cüzdan bulacaksın / aç onu / içinde boş bir kağıt var / işte cevabın / çünkü benençok bir saldırı halinde susarım / ha sevgilim ha düşmanım” (Akın, 2023: 218) dizeler, sevgisizlik ve savaşla işgal edilmiş bir tarihsel aralıkta, ölü bir piyadenin cüzdanından çıkan boş kâğıda (yaşanmamışlık) odaklanır. Güzel Boşluk kitabında yer alan bu şiir, yaşamın egemenler lehine boşluğa-hiçliğe-ölüme endekslendiğini vurgular. Savaşlar nedeniyle yaşanan can kayıpları; dilsizliğe (boş kâğıt), sevgisizliğe ve hiç yaşanmamışlığa işarettir.

Savaş karşıtlığı ve ötekileştirilenlerin görünür kılınması yönündeki izleğin kesişim alanında “şiddet karşıtlığı” yer alır. Ötekileştirilen cinsiyet, insan, topluluklar, çevreler, halklar zorbalığa ve şiddete uğramaya mahkûm(!) edilir. Bu bağlamda Enis Akın’ın şiirlerinde sıkça Ermenilere, Rumlara, Kürtlere, kadınlara, toplum dışına itilmişlere yer verilir. Ötekileştirilen diğer varlık da hayvanlardır, insan kaynaklı bir sapma olarak şiddetin hedefine dönüşür. Etnik/kimliksel düzlemde ötekileştirilenler resmî tarihin ve ideolojinin eleştirisinde ele alınabilir. Bir sonraki bileşende yer alan kadınlar eril şiddetin ve sınıflı toplumlar tarihi boyunca ezme gibi geri toplumsal pratiklerin mağdurudurlar. Ataerkil toplum düzeninde ve tarihte cinselliği bastırılan, kadındır: “hatmeder cinselliği, rüyasında ıslanır” (Akın, 2023: 34). Eril şiddet trafikte de kendini göstererek ölüm saçar: “yokolma tutkusu. öldür gücü. / birbirini anlamama teknolojisi. şoför terörü. Size de çıkar” (Akın, 2023: 82). “5. Hikâye: Bugün Bana Gözlerimin Rengini Söylediler” şiirinde kadınların eve kapatılması, gördükleri şiddet, giyim kuşamlarına karışan geri düzen pratikleri, bedenlerinin cinsel sömürüye tabi tutulması, adliye koridorlarında görünmeleri, şiddet vakalarında failin bilgilerinin medyada verilme biçimi, dinlerde kadınların konumunun “elma” kavramıyla verilmesine değinilir:

“harflerden yapılmıştı bu kadınlar ve

her biri yüzünde bir çatıyı taşıyandılar

keşke bir dilim olsaydı da anlatsaydım

kim icat etti bu kadınları da istanbulu da

(…)

ben kadına elma dedim

bu adı verirdim her şeye suyu andıran

çünkü eğince bir kadın başını bir yana

dünya da o tarafa yatardı hafifçe

atlamak nedir ne ölüme ne denir? arkamdan omzuma dokunuyorum ve dönüyorum kim var? hepimiz ibrahimin çocuklarıyız ali hikmet k. (31) cemalettin s. (47) cevat a. (42) deniz b. (43) dicle k. (37) erdem y. (26) (…)

evden çıkma demişler

ince topuklu ayakkabılarla, şimdi ne yapsın, dönemiyor eve

adliyenin merdivenlerinde bir kadın

ağzından cümleler sızıyor, kurulmamış” (Akın, 2023: 286, 287)

Yukarıdaki dizelerde elma ve Hz. İbrahim göndermesi kadın ve erkeğin dinler tarihindeki konumuna dairdir. Kadın ötekileştirilip şiddete maruz kalırken, erkek çocuk “kurban” edilmez çünkü din buna izin vermez. Etkileri kırılmaya başlasa da ataerkil toplumda kadının ev dışına çıkmasına ve istediği gibi giyinmesine engel olunur, kadının sınırları erkeğin “çizdiği” alan kadardır. Elma ve kadın kavramları üzerinden kadının başını eğince dünyanın hafifçe aynı yöne yatması kadınlar açısından ters giden düzene vurgudur. Şiirin düzyazı kısmında alfabetik şekilde verilen erkek ve kadın isimleri, kısaltılan soyadın ve parantez içinde belirtilen yaşın amacı kadına şiddet vakalarının medya dilinde işlenme/yansıtılma biçimini göstermeye yöneliktir. Aile, medya, hukuk sistemi ve toplumsal düzen sınırları kadını kuşatır. Görünmeyen duvarlarla çevrili alana hapsedilen kadın için mutluluk imkânsızın kıyısındadır. Bu bağlamda şiddet-savaş sapması ile erkeklik arasında kurulan ilişki “Burası İstanbul Buradan Çıkış Yok” şiirindeki “saldırgan bir vuruştan daha sağlıklı bir şey yoktur / bunu bir erkeklik filan sanarak” (Akın, 2023: 340) dizelere yansır. Savaş ve şiddet erkekliğin ortaya çıkardığı gayriinsani sapmadır. Trafik bağlamında tekrar eril şiddete dönersek “karşıdan karşıya geçmeyi öğrenememiş kedilerin asfaltta kalır.” (Akın, 2023: 70) dizesi hayvanların canına kıyılmasının kapitalist kent düzeninin “gündeliğine” dönüşmüş olmasına dikkat çeker. Önceki şiirde geçen “sağlıklı” ve bu dizede geçen “öğrenememiş” sözcükleri eleştiri okunun uçları olarak değerlendirilebilir, tariz sanatı devreye girer. Şiddetin öğrenilebilir özelliği “Bütün Kuşları” şiirinin “yağmurun güm diye düştüğü gündü / bir tüyle / bütün kuşları ikiye bölüştürüyordu bir çocuk” (Akın, 2023: 158) dizeleriyle açığa çıkarılır. Çocukken “avcılık” ve “oyun” adı altındaki eylemlerle şiddetin öğrenilmesi, hayvana şiddetin hukuk sisteminde ceza olarak yer almaması -ki çocukların cezalardan muaf tutulması- çocukların yetiştirilme biçimindeki geri uygulamaları ortaya çıkarır. Benzer şekilde “Cenazeye Giderken Yediğim Trafik Cezası” şiirinde bir kadının cenazesine gidilir. Şiirin sonunda “kadınların cenazesine giderken yenen trafik cezalarıyla” dizesi beş kez ardışık şekilde yinelenir, anomali arz eden toplumsal durum bir döngüye/rutine evrilmiştir. Bu aşamada şiirin/şairin sessizliği kırıp yaşananları kayda geçirme “görevi” devreye girer. Korkunç şiddet biçimleriyle katledilen kadınlarla canına kıyılan kuşlar arasında argonun, öfke dilinin ve sözcük yinelemelerinin kullanıldığı dil aracılığıyla ilişki kurulur:

“Önce sessizliği kazımalı şiirden

Mümkünse bir jiletle milletle

Sonra çıkıp serçeleri öldürüyormuşsunuz duyduğuma göre

Tarla kuşlarını keklikleri ibneler kemiklerini kırıyormuşsunuz

                                                           serçelerin lan serçelerin

                                                           kemiklerini lan kemiklerini

Homofobik bir küfür olabilir ama ben ibnelik yapana ibne derim

Unutuyorum sonra bunları bir yere yazmalı unutmamalı” (Akın, 2023: 314)

Tarih dersi kitaplarına girmeyen kadınlar Enis Akın’ın şiirlerinde ayrıca yer alır. Bu bağlamda ataerkil toplum düzeninde kadına, kız çocuğuna ve bedeni sömürülen kadınlara yaklaşım “Geceleri Adam Oldum (III)” şiirinde öyküleştirilir. Erkekliğin uygulamaları hayatın farklı alanlarıyla ilişkili sahnelerle sunulur. Kadınlara hesap ödettirilmemesine, bir zamanlar kadınların şaman olduğu hâlde bugün eve kapatılmalarına ve haklarının gasp edilmesine, bir eğlence yerinde ya da restoranda yalnız başına zaman geçiren kadınla iletişim kurmak için türlü komplimanlar yapan erkeklik pratiklerine, erkeklerin kadınları beden ölçülerine göre sınıflandırmasına ve dış görünümden kaynaklı dışlanmalarına, insani duygularının bastırılarak bu duyguları yaşama “hakkının” erkeğe verilmesine şu şekilde değinilir:

“ağaçlarla gölgelerin kolkola girip dansettiği dantelli geceydi, öpüştüm.

hayat problem çıkartsın diye tuttum başından okşadım, uslandım.

şamanlar devrinden kalma buhurdanlıklar

            ve tütsüler ve billur şamdanlar

                        karşı masadan gönderilen bedava dürüstlükler

                                   ve kankardeşlikler

                                               insanlar bilmemiş ve hesap ödettirilmemiş

                                                           ve hep hakkı yenmiş kızların

                                                                       sakarlıkları ve sinirli halleri ve fazla kiloları

                                                                                     onlar için yaptıkları Her Şey” (Akın, 2023: 73)

                                                                                     onlar için yaptıkları Her Şey” (Akın, 2023: 73)

Yaşananın, tanıklık edilenin, konuşulup hatırlanması istenilmeyenin, belleksizliğin ve tarihsizliğin dayatılması karşısında “Uzun Pas Beklentisi Üzerine” şiirinde epigraf olarak “devlet” olgusuna karşı anarşist duruş içeren cümlelere yer verilir. Yakın dönemde yaşanan ve toplumsal kırılmalara neden olan acılar kayda alınır. “mehmet kurşunuyla can / veren akif dalcı / kaç yaşındaydı unuttum // ethem bir insanı / uzaktan kollamayı bilen / hanginizi hatırlayabilirim yürürken / artık yoldan taksi / çevirmeyecek bir mehmet / mehmet mehmet daha // unutmayacağım demek yağmur / yağdırmıyor abdullah hanginizi / unutmayacağım medeni geçerken // annesinin ekmek almaya / yollamadığı ali ismail / kim bir ismi // taşıyabilir kimse ve / ben daha nah / pardon mutlu olurum” (Akın, 2023: 321, 322) dizelerinde Gezi/Haziran günlerinde yaşamını yitirenlere ağıt yakılır. 1 Mayıs 1989’da Şişhane’de yaşamını yitiren Mehmet ile 2013 Haziran günlerinde yaşamını yitiren Mehmet arasında tarihsel bir bağ kurulup soy oluşturulur. Bu tarihsel genişlemeyi coğrafi genişleme izleyip, İstanbul’un dışına çıkılarak Ankara, Hatay ve Diyarbakır’a varılır. Şiirin devamındaki “ateş işini yapsın / ama suları suları / suları kimse yakamaz // bir gün iyiyle / kötü arasındaki savaşta / eğer biriyle karşılaşırsanız // elinde çantası ve / gözlerinde kırmızı bir / bulut ve bir // günle gecenin / bir dişle bir / tırnağın savaşında ve // (…) // artık bence nah / mutlu oluruz daha / bezirci’yle kavga edecektik” (Akın, 2023: 323) dizelerde 2 Temmuz 1993’teki Madımak Katliamı’na varılır. Sadece kadınlar, çocuklar, hayvanlar değil; toplumsal aksaklıkları ve insani acıları fark eden bilince sahip erkekler/kadınlar da acı çeker. Acının tarihî-coğrafi kesişiminde yoğunlaşması karşısında mutlu olmanın imkânsızlığı dizelere dökülür. Edip Cansever’in “Gülemiyorsun ya, gülmek / Bir halk gülüyorsa gülmektir/ Ne kadar da benziyoruz Türkiye’ye” dizelerini çağrıştıran bu şiirde mutlu olmak, toplumsal mutsuzluk yaşanmıyorsa mümkündür çünkü şiirin örtük iletisine göre bu kuşatılmışlıkta mutlu olmak olasılık dışıdır. Bu bağlamda toplumcu gerçekçi şiir anlayışının bellek inşasına verdiği önem Enis Akın’ın şiirlerinde de görülür. Aynı zamanda pas tutmaya karşı bellek inşasına yönelen şair, iyiyle kötülüğün birlikteliği ve savaşımını diyalektik tarzda geceyle gündüzün, etle tırnağın, ateşle suyun mücadelesi üzerinden dile getirir. Yaşamın çelişkili yapısı ve karşıtların mücadelesi kitaptaki şiirlerin bütününde görülür. Bu düzlemde resmî tarih ve ideolojinin, ideolojik aygıtların ve ötekileştirme pratiklerinin eleştirisini içeren izlekler birbirleriyle ilişkili şekilde değerlendirilebilir.

“Geçen Aşka Sor, Altı” şiiri son yüzyıllık ulus-devlet tarihinin göndermelerle bezenmiş yergisini kapsar. Yoğunlaşan sınıflı toplum yapısı, tehcir, milliyetçilik dayatması, birey olarak tarihle ve egemen ideolojiyle yüzleşip hesaplaşma, ideolojik manipülasyonla kolektif zihnin çarpıtılması başkent üzerinden şiire taşınır. Durkheim’ın iş bölümü, uzmanlaşma ve dayanışmayı esas alan toplum modelinin uygulanışı, “ve kahramansız bir halkın dağa kalkan ihtiyaçları / doktor hakim ve marangoz lazım bu şehre usta / bir de yerçekimi duygusu” (Akın, 2023: 95); emperyalizmle kurulan ilişki, “süt tozu”; kent kültürünün yerleştirilmeye çalışılması, “o zaman bir yaya geçidinden geçmenin gururuydu ankara”; yeni kurulan düzenle toplumun uyuşmaması, “o zaman kaygan ağızlardı ankara”; ötekileştirilen etnik yapılar, “kürdün arabın ve rusun kırmızısı hilali ve yıldızı / dediler işte toprağa çizilmiş bir milletin sınırları / sonra ünite dergileri siyah çocuklar leblebi tozları / planlanmamış bir gebelik gibiydi bubizimmillet hikâyesi” dizeleriyle yansıtılır. Bu uyuşmama durumunda eğitim kurumlarının görevi ve rolü şiirin bütününe yayılır, yeni kurulan düzene uygun insan yetiştirmenin en önemli aracı olarak eğitim kurumları vurgulanır. Bu bağlamda “yerlimalıkullanmalı”, “adamolmazbuçocuk”, “dağbaşınıdumanıalmış”, “ünite dergileri” gibi söz grupları eğitim sistemine birer göndermedir, bu göndermeleri belirten sözcükler bitişik yazılmıştır. Şiirin sonunda milliyetçilik, asimilasyon ve yargısız infazlar dile getirilir. Kuruluştan itibaren geçen yüzyıllık süreç ve şiirin konusu “zaferden saydık sıfır sıfır biten maçları” dizesiyle özetlenir. Diğer dizeler bu tarihsel-toplumsal yanılsamanın parçalarıdır. Bu bağlamda “Havada Yanık Kokusu” şiirinde geçen “-Oğuz! -Selçuk! -Osman! / yeter artık, eve gelin! // kızıl kumda nal izleri” (Akın, 2023: 165) dizelerindeki eve çağırma hâli; cihan hâkimiyeti, fetih, kızıl elma ideali ve coğrafi genişlemenin ulusal tarihteki pratiklerine karşı duruşun ifadeleridir. Evde kalma, yurdunda durmaya; kızıl kumdaki nal izleri, yurdun dışına çıkıp başka ülkelere sefer düzenlemeye denk düşer. Coğrafi daralmanın sonucunda “içe” sefer düzenleme pratiği Ermenilerin tehcir edilmesi üzerinden dizelere dökülür: “ve Yenikapı ve laleli’de / ve duymazdan gelmenin yiyip bitirdiği ermenilerle / ve seyahatlerinin arkasına takılıp / giderlerdi” (Akın, 2023: 168). Duymazdan gelmek, duyarsızlığın başka bir toplum için acı sonuçlarına kapı aralar. Resmî tarih eleştirisi ulusun yazılı ilk dönemlerine ait anlatılarına kadar götürülür: Hun, Buhara, Taşkent, Çin Seddi, Maveraünnehir, Semerkant, Ankara, Ergenekon. İki bin yıllık tarih başkentler ve destanlar aracılığıyla eleştirinin merkezine yerleştirilir. Eve çağrılan sadece erkekler değildir, kadınlar da eve çağrılır fakat bu kadınlar “erk” sahibi olanlardır: “-Hatun! / -Tomris! / -Melike! / yeter artık, eve gelin!” (Akın, 2023: 168). “Yeter artık!” bir tepkidir, bu tepki, hâlen süren iç ve dış politikaya yöneliktir. Kadın hükümdar olarak resmî tarih anlatısına giren şahsiyetler eril politikaların uygulayıcısı olarak yansıtıldığından şiirin eleştiri alanına girer fakat çelişkili olansa bu şahsiyetlerin dışında kalan kadınların eril tahakküm altına alınmasıdır. Resmî tarih anlatısı ile yaşanan gerçek birbiriyle örtüşmemektedir. Politik ve tarihsel açıdan iki bin yıldan beri Hun’dan öteye geçememe durumu “şimdi bu / huzursuz bu adamlar hunlu / bu hunlu ve kendine düşman başkasına da / ve yakmanın yakılmanın diniyle ilgili / bezler durduramaz ki kanı” (Akın, 2023: 169) dizeleriyle aktarılır. “Bez” kavramı egemen söyleme, sürekli tehdit algısının dayatılması “huzursuz” ve “düşman” kavramlarına denk düşer. Sürekli düşman algısının zihinlere yerleştirilmesi ve savaşın sürdürülmesi kanın durmamasının nedenidir, tarih boyunca bu kan yeniden üretilen savaşlarla dökülmeye devam eder. Şiirin sonundaki “arabaların içinde yorgun yüzlü adamlar gidiyorlardı / anneler çocuklarını eve çağırdı” (Akın, 2023: 171) dizeler; atlar, savaşlar, kurulup yıkılan devletler, başkentler, hükümdarlar, destanlar aracılığıyla günümüze geçişin basamaklarıdır. Artık atların yerini arabalar alır, erkekler yine “evin” dışındadır, savaş erkek icadıdır fakat yaşamı üreten anneler çocuklarını eve çağırır. Erkekler ise “yorgun” adamlardır; yorgunluk, savaşlarla geçen tarihin yükünün halka dayatılmasından kaynaklıdır. (Dışarı gitme/fetih/cihan hâkimiyeti gerilediğinde bu pratiğin “içe” nasıl yöneldiği diğer şiirlerde incelenecektir.). Tarih boyunca at, savaşçı toplumlarla özdeşleşen hayvanlardandır. 

“İşte Geldik (X)” şiirindeki “ikiye ayrılmış heykellerdiler başı londrada / bedeni kahirede gidiyorlardı gidiyorduk” (Akın, 2023: 205) dizelerde son iki yüzyıldır yaşanan Doğu-Batı çatışmasına, ne olunduğuna karar verememeye ve geç modernleşmeye dikkat çekilir. Bu dizelerin devamında “geldim işte beni siz çağırdınız / gökten atlar yağdırdım iş atları büyük atlar katanalar / dişi atlar siyah atlar demir atlar türk olan atlar” dizelerine yer verilir. Atların Türk olması, savaşla geçen tarihin resmî anlatısına yönelik göndermedir. Çağırınca gelme hâli, gelince fark edileni konuşmayı “zorunlu” kılar; bu noktada şiire konu olan tarihsel veriler resmî tarihe alternatif yaklaşımla işlenir. Bu tavır diğer şiirlerde de sürdürülür, “-gözleriniz, hanımefendi-” şiirinde “yarım bırakılmış bir uçurumun / ya da kurtuluş savaşsız bir türkiyenin” (Akın, 2023: 219) dizeleriyle yine savaşsız var olamamaya ve halkın savaşlara sürekli hazır tutulmasına yönelik tepki dile getirilir. Ordu-millet anlayışına göre eğitim kurumlarının uygulamaları ve pedagojik yaklaşımı milliyetçilik ideolojisi üzerine inşa edilmiştir, egemen düşüncenin halka nasıl işlendiği “1. Hikâye: Fatiha” şiirine akseder. Milliyetçi söylemlerle yükseltilen hamasetin hayatın gerçekleriyle çelişmesi, etnik bir yapı içine doğmanın nasıl bir söyleme maruz kalmayı beraberinde getirmesi, ulusunun tarihini birey olarak yüklenmek “zorunda” kalınması -hitap bildiren ifadelerin parodiyle yansıtılmasıyla- şu dizelerde açığa çıkarılır:

“fırtınadan yapılmış ve yapılmamış alıntılardı

bir türk olarak doğmak

nerden aldığımızı bilmediğimiz bir yangını ellerimize

eski bir çöl alışkanlığı olmalı

ey türk milletiydik

ismimiz okunurdu tarih dersinde:

aya ayak basan ilk türk kimdir?

ellerimizi kaldırırdık havaya: adnan menderes!” (Akın, 2023: 169, 170)

Yukarıdaki dizelerde bireyin, ait olduğu etnik-ulusal kimlikle tanımlanması “ey türk milletiydik” ifadesinde vurgulanır. Bu ulusal aidiyet hamaseti tarih dersiyle güçlendirilir, İstanbul’un Fethi kilise ve dua etrafında ortaya çıkan kültürel değişime işarettir: “29 mayıs 1453 Salı öğlen bir kilisede toplandık yıkandık / başkasının duasıyla o akşam” (Akın, 2023: 273). Bu “yıkanma” eylemi “kir” olarak ötekileştirilen arınmayla sürdürülüp “çamaşır makinesi” kavramının şiire girmesine yol açar: “çatıyı onaralım ermenilerden kurtulalım bir çamaşır makinesi alalım / (…) / evlerin pencereleri olsun iyi havalandıralım yatak odalarını / düşünelim neden ne oldu nereye gitti bu ermeniler / bu rumeli bu marmara” (Akın, 2023: 279). Hamaset, milliyetçilik ve farklılıklara yönelik olumsuz eyleme ilişkisinin netleştirilmesi için politik psikoloji literatürüne başvurulabilir. Birçok etnik, dini, ideolojik kitle hareketlerini geniş grup olarak tanımlayan Volkan’a göre yaşanılan örselenme sonucu gerileme yaşayan, hamaseti geliştirip paramiliter yapıya dönüşmenin önünü açan, farklılıkları tehdit diye algılayan bu tür grupların üyeleri şu özelliklere sahiptir:

“1.Grup üyeleri bireyselliklerini yitirirler.

2.Grup gözü kapalı bir biçimde liderin çevresinde toplanır.

3.Grup “iyi” (yani sadakatle lideri izleyen) ve “kötü” (yani lidere karşıt algılanan) parçalara bölünür.

4.Grup kendisiyle “düşman” (bunlar genellikle komşudurlar) gruplar arasında keskin bir “biz” ve “onlar” bölünmesi yaratır.

5.Grubun ortak ahlak ya da inanç dizgesi, kendisiyle çatışmalı olarak algılanana karşı giderek mutlakçı ve cezalandırıcı bir hale gelir.

6.Grup aşırı derecede “içe alma” ve “yansıtma” düzeneği uygular ve buna bağlı olarak paylaşılmış depresif duygulardan ortak paranoid beklentilere dek değişen duygudurum oynamaları yaşayabilir.

7.Grup ortak kimliğini sürdürmek adına bir şeyi yapma “hakkı”na sahip olduğu duygusunu yaşar.

8.Grup üyeleri, artan ölçüde bir büyüsel düşünce ve gerçekliğin bulanması durumu yaşarlar.

9.Grup, yeni kültürel fenomenler yaşar ya da grup kimliğini korumak üzere geleneksel toplumsal âdetlerin yenilenmiş biçimlerini benimser.

10.Grubun seçilmiş örselenmeleri ve zaferleri yeniden etkinlik kazanır ve bu da bir zaman çökmesine yol açar.

11.Önderlik, grubun tarihsel sürekliliğini parçalar ve aradaki boşluğu şu tür ögelerle doldurur: “Yeni” ulus, etnik duygular, köktendincilik ya da ideoloji; buna “yeni” bir ahlak ve bazen de grup için istenmeyen ögeleri defeden “yeni” bir tarih eşlik eder.

12.Grup üyeleri, grubun ortak simgelerinden bazılarını proto-simgeler olarak yaşamaya başlar.

13.Ortak imgeler, düşman grupları giderek daha artan bir biçimde insandan aşağı özelliklerle ilişkili simgelerle ya da proto-sembollerle betimler ve insanlıktan çıkarır;Cinler, böcekler, mikroplar, insan müsveddeleri.

14.Grup coğrafi ya da yasal sınırları “ikinci bir deri” olarak yaşar.

15.Grup kendisi ile düşman gruplar arasındaki küçük farklılıklar üzerine odaklanır.

16.Önderlik, aile içindeki temel güveni yıkar ve aile içindeki, normal çocukluk çağı gelişiminde ve ergenlik geçişinde ortaya çıkan rollerle (özellikle de kadınların rolüyle) çatışan yeni bir tür aile hiyerarşisi yaratır.

17.Grup üyeleri “kan” kavramı ile ve ortak ya da katışıksız varoluşla aşırı ilgili bir hale gelirler.

18.Grup arındırmayı simgeleyen davranışlarda bulunmaya başlar.

19.Grup beğenisi, güzel olanı çirkin olandan ayırmada güçlük yaşar.

20.Grup, fiziksel çevresini gri-kahverengi, şekilsiz (simgesel olarak dışkısal) bir yapıya dönüştürür.” (Volkan, 2012: 86-88)

Ermeni ve Rum halklarının nüfusunun gitgide azalmasının gerçek nedenlerini sorgulaması için okuyucuya çağrı yapılır, Rumeli yöresi baskın demografik dağılımdan gelen adını hâlen taşımaktadır fakat ülkedeki Rum nüfusu ortalama küçük bir ilçenin nüfusu kadardır. Sorgulamanın buradan başlaması bile bir çelişkinin üzerine düşünülmesiyle mümkündür. Bu düzlemde diğer şiirlerde 1937 Tunceli, azınlık okulları, ulusal nutukların parodisi, televizyondan kitleye aşılanan milliyetçilik, Ninova üzerinden Kürtler ve onların gördükleri güncel baskı işlenir. Ülkenin kültürel zenginliği, Edip Cansever’in “Gökanlam III” şiirine pastiş yapılarak aktarılır. Farklı diller, kültürler ve mezhepler tek dörtlükte şu şekilde toplanır: “… Şehirde bayram havası esiyormuş. / Semah gösterileri, konserlerde Türkçe ve / Kürtçe türküler, genci yaşlısı on binlerce / Tuncelili neşe içindeymiş. …” (Akın, 2023: 240). Bu dizelerin de gösterdiği gibi Enis Akın’ın şiirleri, ötekilerin karşılaşma/kesişim alanı özelliği taşır. Sadece Tunceli değil; Midyat, Nusaybin, Kızıltepe, Dersim, Erivan belirli bir politik tarihle ilişkilenme, ötekileştirilme ve toplumsal acı bağlamında Enis Akın’ın şiirlerine girer. Ermeniler gibi diğer halkaların kadınları da ötekileştirme düzleminde özellikle şiirin vurgu alanına yerleştirilir.

Sisteme uygun insan yetiştirmenin programı ideolojik aygıtların geliştirilme biçimlerine göre belirlenir. Bu aygıtlar; eğitim kurumları, medya, propaganda araçları, sosyal-kültürel-sportif kulüpleri, dinî kurumlardır. Zora dayalı baskı aygıtları da ideolojik aygıtların etkisi dışına çıkan gruplara ve kesimlere uygulanır. Sistem eleştirisi yapılırken toplum çözümlemesi ideolojik aygıtlar ekseninde incelenebilir. Bu bağlamda Enis Akın’ın şiirlerinde sistemin ideolojik aygıtlarına ve bu aygıtların bileşenlerine yergi söz konusudur. “Acrophobia” şiirinde uzun bir dönem ilkokullarda okutulan Andımız’a parodi tekniğiyle yaklaşılır. Şiirin başlığını oluşturan akrofobi yükseklik korkusu anlamına gelir, yükseklik hamasetle eşleşir, şaire göre nesnel gerçekliğe dayanmayan yükseklik korkutucudur. Okul bahçesine ulaşıldığında kışın kar soğuğunda bekletilip titremek, kara demirden imal edilmiş okul kapısı, öğrencilerin kullandığı küçük sarı sözlük, eski bir imparatorluğun ortasında yitirilmiş bıyık üzerinden Osmanlı göndermesi şiirin canlandırdığı sahnedir. Her sahnenin arasına Andımız’dan bir bölüm alınır, şu bölümde askerî disiplinin örneği verilirken çocukların metni tekrarlarken soğuktan titreyen sesleri duyulur:

            “ÜLKÜM ülküm YÜKSELMEK yük yük

            selmek İLERİYEGİTMEKTİR          i          i

            İleriy  eğitmek            tir        YURDUMU       yur

            dumu MİLLETİMİ     millm  mm     ilm

            illetimi ÖZÜMDENÇOKSEVMEKTİR        ö

            özö      özümden         ço   oo   çok   sevmekse

            sevse   ses       sevse               sesevseme

            sevmektir” (Akın, 2023: 135)

Enis Akın’ın, eğitim sistemi ve kurumlarına eleştirisi diğer şiirlerinde devam eder. Okul bahçesini sınıf içi uygulamalar takip eder: “müsait bir yerde ÖLSEK……………………… / bilemedin! otur! bir!” (Akın, 2023: 27). Otoriter eğitim sisteminin icra edicisine dönüştürülen eğitimcinin öğrenciye yaklaşımı ödül-ceza uygulamaları üzerine kuruludur, ceza ise öğrencinin notunun kırılmasıdır. “Uysal” bir toplum oluşturmanın önemli bir basamağı okullardır. Dağdaki Emirlerkitabında eğitim kurumlarının milliyetçilik, hamaset ve ideolojik aygıtla ilişkisine mahkeme sahnesi canlandırılarak bir kez daha karşı çıkılır: “(…) hâkimim, soğuk havada ve sıcak havada andımızı sevmiyorum, türk? -değilim, doğru? -değilim, çalışkan? –değilim, ama tanrıyı seviyorum ve tanrısızlığı da ve borcum yok ikisine de, şiirin dili ezilenlerden gelir her yerde, (…)” (Akın, 2023: 299).

Şairin son şiirlerinde sistemin dışına kaçış kaplan ve yaralı kaplan kavramlarıyla aktarılır. Bu kez sahne okul servisidir. Okul servisinin öğrencileri götürdüğü yerde tırnak kontrolleri, mendiller, kırtasiye malzemeleri vardır. Kaplanın yaralı ve ateş altında olma hâli adeta savaş-çatışma sahnesini andırır. Yaralı kaplanın içinde kayalıklar vardır, kayalıklar dağlarda bulunur ve mücadele simgesidir; ateş ile kırtasiye malzemesi ataş arasında fonetik çağrışım aracılığıyla bağ kurulur:

kim sever yaralı bir kaplanı buralarda?

kim sermez kimsevermez kimseelevermez

onlar iyi ölürler yaralı kaplanlar, ön koltuğa oturanlar ve sıkılanlar

bir ateş altında ve altında günün ilk ışıklarının

sabah servisinden tırnak kontrollerinden ve birazdan

            olacaklardan habersiz

ve mendillerden habersiz ve hocanın alacağı büyük ataşlardan

 üç ortalı defterlerden ve randevusuz ve ahdedilmemiş

yaralı bir kaplanı kimse almaz buralarda, oysa kayalıklar var

            içimizde” (Akın, 2023: 349, 350)

İdeolojik aygıtlar kapsamındaki medya, özellikle televizyonun hemen her eve girmesinden sonra sistemin propaganda aracına dönüşerek kolektif zihni manipüle etmeye başlamıştır. Tek kanaldan çok kanala geçişle medyanın ideolojik propaganda gücü artar. Enis Akın’ın şiirlerine yansıdığı şekliyle medya; felaket haberleri verir, gerçeği çarpıtır/tersyüz eder, yeri geldiğinde zorbalığın taraftarı olur. Bu anlamda 19 Aralık 2000’de yapılan cezaevi operasyonlarının medyada veriliş biçimine tepki şiirin gözlem alanında gelişir. İnsan hakları ve eşitliğin zor aygıtlarıyla dağıtılması darbelerin yapıldığı Latin Amerika ülkelerine göndermelerde bulunularak evrensel aşamaya geçilip medyanın baskı aygıtlarıyla kurduğu ittifak şu şekilde öyküleştirilir:

“(…) ve bir Marksist gerilla bağırdı, faşistler, faşistler, faşist ay ışığı da ve bir mahkum bağırdı, insanlık onuru işkenceyi yenecek, zorba medya da, 1993te karmelde ve 1996da limada ve 2000de bayrampaşada ve bütün kuşatmaların 52. gününde ve bütün kutsal kitapların 207. sayfasında ve bir türlü burası olamayan bir dağı ancak kuşatabiliriz ve hep şu soruyu sorarak, neydi başlamayan bir ölümle ve bir doğumla bitmeyen? düşünüyorum da ölüm usta, güzel düşmanım, bütün kitaplar kutsaldır ve bütün günahkârlar şapkalı” (Akın, 2023: 293)

Yukarıdaki dizelerin yer aldığı Dağdaki Emir kitabında geçen diğer şiirlerde medyanın eleştirisi televizyon bağlamında şiire yansıtılır: “ey türk gençliği, (…) / televizyonunu yeni açanlar için bir daha / birinci vazifen celladına gülümsemiktir, bunu bir.” (Akın, 2023: 296). Bu dizelerdeki “bir daha” zarfı medyanın aralıksız şekilde zora rıza üretme “görevini” vurgulamak için kullanılır. Günün farklı saatlerinde televizyonu açanlar farklı programlara denk gelse de sistemin ve medyanın özü gereği verilen izleyiciye gödenrilen ileti değişmez. Aralıksız propaganda faaliyetindeki amaç zihinleri aynı ve benzer iletilere maruz bırakarak sistem lehine rıza üretmektir. Bu açıdan yaklaşıldığında medyanın iletilerini oluşturan kodlar yerleşik düzenin sürdürülmesine yöneliktir. Sistemin diğer ideolojik aygıtı da futbol özelinde spor takımlarıdır. Bir yandan mutsuzluk, toplumu esir alırken diğer yandan asıl gündemin tartışılmaması ve kolektif uyanışın gerçekleşmemesi için futbol taraftarlığıyla kitleler uyu(ş)tu(ru)lur. Kitaptaki şiirlerin yüzeyinde “ilgisiz” gibi görünse de ara ara maç skorlarına ait ifadelerin girmesi bu gerçekle bağlantılıdır. Futbol maçları, izleyici olmanın sembolik düzleminin bileşenidir. Harekete geçmeden sabit konumda izleme eylemi, özünde toplumsal açıdan bir tür donma/uyuma hâline tekabül eder.

Umut krizinin yaşandığı toplumsal düzende donma ve kontrollü tepki arabeskle, sistemin verdiği “umut” milli piyango biletiyle sağlanır. Çarpıtılmış din algısıyla ve ideolojik aygıtlarla yoksulların kendi gerçeği üzerine düşünmemeleri, ideal düzen hedefine sahip insanların onlar adına/için düşünüp harekete geçmesi, kaderci bir inanca mahkûm edilmeleri sitemle karışık tepkiyi içeren şu ifadelere kodlanır: “(…) yoksulluk en çok istatistiğin ilgisidir belki de hayır türkiyenin yüzde 80i açtır hayır hepsi yalan hepsi boş laf yoksulluk tanrıyla özel bir ilişkiye sahip olmaktır ve onlar için onlar başkaları tarafından anlatılacaklar denmiştir, bunu yazdım ben yoksul değilim ama yoksullara bir milli piyango bileti getirdim ve merhaba huzurlarınızda ben ibrahim, tatlısestim” (Akın, 2023: 302).

Yoksulluğun ve yoksulların bir fotoğraf karesi olarak ilgi odağına dönüşmesi “akbaba” ile aksedilir. Açlıktan ölmek üzere olan bir çocuğa yaklaşan akbabayı uzaklaştırmak yerine bu “av-avcı” sahnesinin fotoğrafını çekmeyi tercih eden fotoğrafçı anlatısına gönderme yapılarak yoksul çocukların, sokak çocuklarının, sokakta çalışan çocukların sadece birer fotoğraf “objesi” olarak görülmesine yönelik tepki gösteri toplumu bağlamında dile getirilir; akbabanın yerini otobandaki akşam trafiği alır:

“akbaba bir babadır, fok bir balık, samandağ bir dağ

ne kadar arabesk bir fotoğraf verdiğini bilmeden

selpak bakan bir kız akan trafiğe bakıyor

trafiğin akmasının büyük bir hüznü var

dünyada kalın bir mutsuzluk var ve durmadan el değiştiriyor

her gittiği yeri neşeyle boyayarak

otobanda selpak satan bir kız demirlere yaslanmıştı

akşam hırlayan bir köpek gibi indi şehre” (Akın, 2023: 306)

Yukarıdaki dizeler bağlamında yaklaşıldığında gösteri toplumu ve dijitalleşme son çeyrek yüzyılın toplumsal dönüşüm düzleminde en hızlı gelişmelerindendir. Yazılı kültürden ekran kültürüne geçiş tarihte çok kısa bir aralığa denk düşer. Gazeteden radyoya, televizyona, bilgisayara, internete ve tüm bu özelliklerin toplandığı cep telefonlarına geçtikten sonra emperyalist kapitalizmin neden olduğu küreselleşme yeni bir insan modelini ortaya çıkarmıştır. Merkezine insanı alan şiir özelinde sanat bu yeni kültürü ve insan-toplum modelini betimlemeye ve çözümlemeye çalışmıştır. Yukarıdaki dizelerde akşam trafiğinde otobanda selpak satan kız çocuğu toplumsal açıdan arabesk bir fotoğraf olmasının ötesinde duyarlılık kapsamına girmemektedir. Daha önce değinildiği gibi toplumun televizyona bağımlı hâle getirilmesi, kamuoyunun gündemini çarpıtmalar ve yapay gündemlerle televizyonun belirlemesi sosyolojik imgelemi gelişmiş şairin ifadeleriyle şiirin içerik alanına girer. “Gıdıklamamı Yitirişim Üzerine” şiirinde acının, ölümün ve cenazenin kameraya endeksli şekilde yaşanması “kameralar nereye bakıyorsa / herkes kendi cenazesini oraya taşıyor” (Akın, 2023: 316) dizelerinde yer alıp kamera özelinde gösterinin otoriteye dönüşmesine dikkat çekilir, kitleleri kamera yönlendirir ve kameranın her hamlesi kitlelere yön tayin eder. Dağdaki Emirler kitabında insanı kuşatan teknoloji, dijital dönüşümün araçları, insanı istatistik verisi olarak kabul edip özneye ve varoluşa vurulan darbe, gösterinin tahakkümü, tüketim çılgınlığı, modern bürokrasinin kırtasiyeciliği şiir öznesinin (aslında şairin kendisi) ifadelerinde yer alır. Özne, varoluşunu kuşatan surları aşmaya çalışırken bu yeni otoritelerin birer “tanrıya”, toplumsal alandaki uygulamalarının ritüele dönüşmesini anlatı türlerinde kullanılan bilinç akışı tekniğine uygun şekilde işlenir:

“yakın olanı tanıyın ve söylüyorum ki o yakındır ve o izleyendir ve bekleyendir ve ey bir şey ve ey karanlıkta olanlar ve karanlıkta ve yakın olanlar ve onlar ve onlar için gelenler hırlı kılığında gelecektir ve aritmetik biliyor musun ve süpermarketteki barkodlar ve ean, upc ve diğerleri ve kredi kartlarının üzerindeki 16 hanelik sayı ve tanrı bizi oradan gözetliyor ve son kullanma tarihi, sevk talimatı, güvenlik kodu, dokuzlu kod, bandroller, şifreler ve tarihi sağ üst köşeye atmalıyız ve parolanızı kimseyle paylaşmayın ve vatandaşlık numarası ve parende ve üç boyutlu filmler, hologramlar, yeminler ve dijital saatler ve japon yapıştırıcı ve isbn, adsl ve müşteri numaranız ve telefon güncellemesi için arıyorum ve arabanız kaç model ve antrepo beyannameleri ve frid, yüz otuz metre kare, 16 santim ve iade faturası ve noterler ve atlet etiketleri ve üst üste atılan düğümler, ey ibrahim oğlu ibrahim sen bir sayı mısın ki başkalarının sözünü dinliyorsun, ne oldu senin ismine ve elif nun sin ve dakikaların kısaldığını görmüyorsun ve iktidar iyidir ve suyun tadı değişti ve ateş tanrının önünden yürüyor,, ismine sahip çıkmayacak mısın, tanrının intihar mektubu böyle bitiyordu ve bazı cümleler arka plaktan tekrarlanmaya devam etti bir süre daha ve (…)” (Akın, 2023: 309)

Yukarıdaki şiirde kapitalist toplum düzeninde insanı sıkıştıran, nefes aldırmayan, anlam yitimine yol açan şartların nedeni olarak dijitalleşme süreci ve uygulamaları gösterilir. Sistem için insan sadece istatistik verisidir. Vergi öder, marketlerden alışveriş yapar, kişisel dijital verilerine sahip çıkarak kendi güvenliğini sağlamakla yükümlüdür. Kapitalizm, zamanı işgal ederek hızı sürekli kılar; insana ait zamanın denetimi sisteme geçmiştir. İnsanların özgün yanları sıfırlanıp/düzleştirilip birbirinin kopyası yaşamlar üretilmiştir. Şair dil oyunlarıyla kendi adını anar, İbrahim anlatısına göndermede bulunup yeni düzende sistemin ve teknolojinin kurbanına dönüşendir. Diğer adı Enis’tir ve bu adın Arapça yazılışında kullanılan “elif, nun, sin” şiirde geçirilir. Adına düzen denen hızın insanları esir aldığı kaotik ortamda varlık; özünü/yaşamın anlamını ıskalayarak zamanını doldurur, özne olma niteliğini yitirip nesneye evrilir. Felsefi temelini yitiren kaba bir materyalizm toplumu kıskacına alır. Dinin yerine sistem, “tanrının” yerine tekno-faşizm geçmiştir; birey olma özelliğini her geçen kaybeden insanın ritüeli de alışveriş yapmak, vergi ödemek, dijital dünyada kaybolmaktır. Şair bu nesnel gerçeğe; toplumu dışarıdan yargılayarak değil, içeriden bütünün atomize olmuş bir parçası olarak yaklaşır.

Enis Akın’ın izlekleri arasında birey-toplum çatışması dikkat çeker; bu çatışma, her ne kadar ideolojik aygıtlar zihinleri şekillendirse de rıza gösteren toplumsal yapıyla bireyin/öznenin uyuşmamasından kaynaklanır. Toplum, birey üzerinde bir otorite kurucudur. Bu noktada kurtarıcı kahraman tipine karşı çıkılır çünkü kurtarıcılar “geri” toplumların kahramanları olmakla maluldür: “Prens im. Ki hayat bir ben bir. Beyaz eldivenlerim bilir. / Promete, öldü o. Bu bir zorunlu düellodur. / Prensim başkalara da, başkaldıranlara. / (…) / Peygamber, öldü o. / (…) / Sıradan anlamlarınıza beylik mânâlar verdim. / Kral, öldü o. / (…) / Pamuk prenses, öldü o. / (…) / Prens im. Bedreddin, öldü o. Bu hisseli harikalar toplumu: / Gözcücüklere batan sözmücüklerim: Yersiz yurtsuz düellolar: / Edilen sözlerin geri alınışı:      Şahidim olsun ki.. / Tragedyamı ben söylemesini bildim.” (Akın, 2023: 19, 20). 

Bireyin tragedyasında toplumsal dinamiklere saldırı sürdürülür. Saldırı öncesi tehdit dili devreye girer, tehdidi üreten cesaret ise bilgi-yetenek yönüyle bireyin kitleden ayrışmasından kaynaklanır: “ağırlaş mayabaş layınca / kalbinizi kırarım, gururunuzla oyalanırım, karikatürnüzü / çizerim üstüstünüze, hüznünüzü büzerim, çürük memur izlenimi / bırakırım suratınıza, maddeselliğinize pişman ederim, taş // ağırlaş mayabaş layınca /güvercinlerini kaçırmış bir yuvadır siz” (Akın, 2023: 18). Güvercin-yuva ilişkisi, diğer şiirinde geçen içinde kayalıklar barındıran kaplan/yaralı kaplan kavramlarıyla ilişkilidir. Özgürlük-yuva birbirine karşıt kavramlardır. Kadın birey olan şiir öznesi kendini “Dişilerdik” şiirinde gösterir. Palyaço ve koro kavramları toplumsal düzenle ilişkilendirilir “en güzel sesim” ifadesindeki iyelik eki soloya/bireye göndermedir: Hâlâ da dişileriz. Sallanan palyaçoların ayakizi üstünde, bir toplumun. /Sallanan palyaçolar olarak, bir akşamüstünü omuzlara çıkararak. / En güzel sesim denince, o koro” (Akın, 2023: 28). Bu dizelerde işaret edilen toplum, başka bir şiirde “firavun” kavramı etrafında, birbirinin altında ezilen ve egemenlik çelişkisi içinde bulunan olarak tarif edilir, bu ayakların modası geçmiştir fakat toplumsal yaşamın rutinleşen gündelik pratikleri bireye dayatılan baskı ve çarpıklıklarla her an yeniden üretilir. Mikro görünen davranışlar, durumlar ve uygulamalar özünde makrodur, prototiptir. Sınırları belirlenmiş bu ortamda hayata tutunmanın hangi kuşatmaya rağmen sürdürüldüğü şu şekilde ifade edilir: “hoştur insan. tutunur tırnaklarıyla dudaklarıyla // savaşılsın! / borsalara koşun / yataklara / ofislere / tapınaklara / kaldırımlara / sığınaklara / herkes hayatla ilişkisini alsın. ve savaşılsın!” (Akın, 2023: 62). Her “dizeye” yerleştirilen birer sözcük yaşamın farklı yönlerine işaret eder. Borsa zenginleşmeye, yataklar cinselliğe, ofisler iş yerlerine/ticarete, tapınaklar dine, kaldırımlar kamusal alana, sığınaklar hem savaşa hem de özel alana çekilmeye/kaçışa denk düşer. Birçok insan, hayata bu yönlerin biri ve/veya birden fazlasını kullanarak tutunur. Hayatın savaş olduğuna yönelik metafor kullanılır; savaş, sığınak ve borsa (ekonomik güç) kavramlarıyla bu metafor açığa çıkarılır.

Birey-toplum çatışması, politik çevre-toplum çatışmasına evrilir. Bunun en açık iletileri Puşt Ahali kitabındaki şiirlerde kendini gösterir. Politik odaklar halk adına mücadele yürütür fakat halk bu idealizme yeri geldiğinde sırt döner çünkü gündelik ve kısa vadeli çıkarlarına göre hareket eder. 1980’e kadarki ideolojik-politik mücadeledeki ivmenin eksi yönde ilerlemesinin başlangıcı 12 Eylül’dür. Tarihsel-toplumsal kırılma, toplum-sol politika ilişkisindeki fay hattının daha büyük depremler için tetiklenmesine neden olur. Gündelik yaşamın sosyopolitik durumu bazen bir vapur yolculuğunda sosyolojik imgelemin sınırlarına girer:

kim kazandı Metin Abi? on derste devrim tarihi: biz kazandık

                                       ama ahali puşt! karla kapı bir emin-

                                      önü vapurunda baader’le meinhoff feci

                                      sıkılıyorlardı, beni bu hale getiren bir

                                      vapura karşı daha çok çiklet ve patla-

                                      mış mısır!”

(…)

bırak, bırak biraz daha seveyim dizlerimi, çabuk sevinmelerimi,

                                   kadeh kırma sakarlığımı, ey parke taşla-

                                   ra inananlar olarak ahali! ve halk tuva-

                                   letlerine yazı yazanlar! bana gözlerimi

                                   siz verdiniz, neşterimi bana öğrettiniz” (Akın, 2023: 89, 90)

Yukarıdaki dizelerde gözler tanıklığı, neşter müdahale etmeyi kasteder. Neşter, toplumun geri özellikler taşıyan anti demokratik politik yanına vurulur. Bu geri bilincin gündeliği; çiklet, patlamış mısır, umumi tuvaletlere yazılan yazılardır sembolik açıdan. Kamusal alanda duvarlara yazılan sloganlar ahalinin ilgisini çekmiyordur artık. Böyle bir atmosferde yine sembolik olarak adı anılan Baader ve Meinhoff “feci” hâlde sıkılmaktadır. Politik öncülerle, öncülük etmeyi hedefledikleri yığınlar arasında ideolojik-politik bağlamda açılan makasın kolları genişlemiştir. Sıkılmak, politik çevrede-bireyde görülen psikolojik semptomdur ki bunun kaynağı da boğucu bir ortamdır. Üniversite kantininde teoriyle sınırlı kalan siyaset, hayatın pratikleriyle çatışır; şiir bu durumu merkeze alır, sıkılma teorinin pratik karşısında yenilmesidir. Aynı kitapta yer alan başka bir şiirde vapurun yerini belediye otobüsü alır. Yolcuların her durakta iniş-biniş için tartışması ve gerilmesi yine şaire göre halkın kaba gerçekliğidir. İdealdeki düzen, yerleşik düzene “alıştıkça” uzaklaşır ve imkânsızlaşır. Şiirde geçen “küçük burjuva” ifadesi de tariz sanatına göre kullanılır. Bu ortamda “neşterin” yerini “burun sokmalar” alır:

“yeni burun sokmalar icad etmeliyiz dostum

inanılmaz bir hızla çöpe dönüşen bu dünyada

elbette o zaman herkese madik, di mi patron?

ben halkımı bir belediye otobüsünde gördüm, şişhane

yokuşunda tıkanmış kalmış, koltukaltlar ter içinde

kapı ağzındakiler, kardeşim inin de gidelim

bir masa lambasının ıslak ışıkları altında

bu romanı bitirir bitirmez yatacağım benim annem küçük burjuva

yıktıkça alışamadığımız bir sokak gibi

alıştıkça imkânsızlaştığımız, evde eşyaların yeri

mademki durduramayız bak bugünü neresinden baksak

her aşk mahalli bir çatışmadır geri çekilişimizde, hiç” (Akın, 2023: 101, 102)

Yukarıdaki dizelerin geçtiği şiirde Marx’ın Feuerbach Üzerine 11 Tez metnine göndermede bulunularak on ikinci tezin nasıl söyleneceği vurgulanır. Şiirin sonunda en sıkı karaşın diye bahsedilen arkadaşların yavaşlamaya niyeti olmadığının belirtilmesi, toplumsal dinamiklerin mevcut durumuna rağmen teoriden pratiğe geçirilemeyen “büyük” iddiaları sürdürenlere yöneliktir fakat şiirin iletisi, teorinin katı gerçekliğin duvarına çarptığıdır. Bu düzlemdeki diğer şiirlerde canı pahasına mücadele edip baskıya, zor aygıtlarına ve işkenceye maruz kalanların karşısında yozlaşmış yığınların olduğu belirtilip Ergin Günçe’ye atıfla “-gencölelim! / -gencölelim!” denilerek topluma sitem edilir. Bir yanda özel mülkiyete karşı mücadele edenler, diğer tarafta gayrı meşruyu topluma yayanlar vardır; bu koşullarda “devrim” mücadelesi, “hayal dünyasında gezinmektir” diye belirtilir. Puşt Ahali kitabındaki şiirlerde sadece toplumsal otoritelerin geriliğine değil, bir dönemin sert politik/militan mücadele veren çevrelerin “ahlakçılığına” da tepki gösterilir. Ahalinin eril yanını ve yanlış ahlakçılığını geriletip onu ilerleteceğini iddia eden çevrenin de karşı çıktığı zihinyeti sürdürmesi özgürlük karşıtlığına ve baskıcılığa kapı aralar.

İdeolojik aygıtların zihin şekillendirme operasyonlarıyla gündelik yaşamı çarpıklıklarla sürdüren yığınlar Enis Akın’ın şiirine şu şekilde yerleşir: “SİZ EY medeni cesaret uzmanları, anı koleksiyoncuları, / duygu ıstampacıları, nikâh şahitleri, ve çay bahçesi / garsonları, ve taşkınlara tanıklık edenler, ve Hasan / Amca, ve karşıdan gelen vapurun bin beş yüz yolcusu, / sinemadan çıkan okunmuş suyla yıkanmış kalabalık, / postacılar ve merdivenden inenler: ölüm göğsümden /gel beni!” (Akın, 2023: 124). Bu dizelerde gündelik pratiklerin tekrarının ve yeniden üretiminin kurulu düzenin kötülüğünü sürdürdüğüne (başka şiirde vurgulanan “tezgâh” kavramıyla ilişkili olarak) dikkat çekilir. Yüzeysel yaşamlara yönelik eleştiri Puşt Ahali’deki ve sonraki kitaplarındaki şiirlerin çıkış noktalarındandır. Toplumun, sistemin çıkarları lehine tek tipleşmesine yönelik tepkilerin geliştirildiği şiirlerden biri olan Giyotin Herkesi Keser şiirinde bu tek tipleşmeyi “ben de onlar gibi oldum’ / kafasız” dizesiyle ileti aktarılır. Giyotin kavramı sistemle, kesme eylemi bireyliği silme uygulamalarıyla eşleşir. Kesilen ise bilinç, özgünlük ve özgürlüktür.

Güzel Boşluk kitabındaki bir sayfada şu yazar: “32 harf ve tuzdan mürekkep 9,104,205,830 hikâye” (Akın, 2023: 243). Sonraki sayfadaki sözcükler A’dan Z’ye yan yana ve alt alta alfabetik şekilde sıralanır. Sayfayı dolduran bu sözcükler “-sız” ekiyle yapılandırılan niteleme sıfatlarından oluşur ve olumsuz anlamlara denk düşer. Toplumsal yapıya ve/veya eleştirilen insan tipine yönelik iliştirilen sıfatlar şairin ahaliyi “puşt” olarak ifade etmesiyle birlikte değerlendirilebilir. Çocuklar ise bu şartların sonucu olarak mutsuzluk içinde büyürler. Turgut Uyar’ın sesini anımsatacak şekilde çocukların, oyuncakların, lunaparkların mutsuz olduğuna dair ifadelere Dağdaki Emirler kitabında rastlanır. Aynı kitabın başka bir şiirinde “1978: ürkek adımları bombalandı öğrencilerin mutluluk yoktu / 1988: halepçede kimyasal silah uygulandı mutluluk yoktur // 1998: ankaraya kar yağdı mutluluk yoktur / 2008: beşiktaş trabzonu 3-0 yendi mutluluk yoktur / çok komik bu yaşların akması gözümden / hayatın bir yerleri aralık kalmış olmalı” (Akın, 2023: 292) dizeleri geçer. Tarihler ve toplumsal dönüşüm süreci özel olarak seçilir. 16 Mart 1978’de İstanbul Üniversitesi önünde, Beyazıt Meydanı’nda, öğrenciler; 16 Mart 1988’de Halepçe’de Irak yönetimi tarafından Kürtler kimyasal silahlarla katledilir. 1998’deki gündem Ankara’ya kar yağmasıyken 2008’deki gündem futbol maçının sonuçlarıdır. Gerçek acıdan yapay gündemle oluşturulan acıya geçiş süreci 40 yılın özetidir. Sporun ideolojik aygıta dönüştürülmesi ve hava durumları artık toplumun mutsuzluk nedenleridir ve toplumun politik bilinç düzeyinin düşüşü mutsuzluğun asıl nedenidir. Zulüm devam etse de gündem hava durumu ve futbol maçı sonuçlarıdır. Politik taraftarlıktan futbol fanatikliğine gerilemenin sonucunda bireyin uyumsuzluk hâli perçinlenir. Bu aşamada yeni çağın insan modeline, doğa-kent ayrışmasına ve teknoloji bağımlılığına/dijital dönüşüme şiirde nasıl yer verildiğine geçiş yapılabilir, mutsuzluğun gelişme süreci daha net fark edilebilir. Bu anomali, felsefe ve bilimin iddia ettiği “Başlangıçta su vardı” (şiir sanatı açısından “Başlangıçta söz vardı”) önermesinin/tezinin parodiyle ifade edilmesine neden olur: “başlangıçta coca-cola vardı” (Akın, 2023: 284). Tüketim toplumunun sıvısı coca-cola sembolüyle verilir, su yerine insanı/ toplumunu hayatta tutan tüketimdir.

“Ve Hâlâ Buradayım” şiiri, Turgut Uyar’ın “Geyikli Gece” şiirine açık göndermelerde bulunup şairin tanıklığı okuyucuya aktarılır. İnsan elinin insana lazım olduğuyla anlamın aşkınlığı ve yalnızlığın anomali olduğu, kaldırım taşları ve şehirlere inmeyle doğadan kopulduğu, doğanın sembolik olarak televizyondan önce ve sonra da varlığını sürdürdüğü vurgulanır. Televizyondan sonra gelişen internet çağındaki sms, e-posta ve chat (sohbet) uygulamalarına (ek olarak ekran ve gerçeklik, telesekreter, nickname, kulaklık, delete tuşu, telefon ekranındaki mesaj penceresinin görsel aktarımı, sayfaların altına yerleştirilen web bağlantıları, gecenin karanlığının aydınlatma sistemiyle yok edilmesi) ait dilsel ifadelerin geçtiği dizelerle yansıtılması insanın insandan kopuşunun yapay/sanal “çözümü” olarak ironik şekilde verilir. Bu sosyolojik gözlem şu şekilde aktarılır: “poşetleri anlamalı / bir de cep telefonuyla kendi fotoğrafını çeken insanın hüznünü” (Akın, 2023: 276). Poşet, tüketimin; cep telefonu, dijital dönüşümünün sembolleridir. Sürekli kendi fotoğrafını çekme anomalisi yalnızlığın en açık göstergeleridir. Kendine yönelen birey hem yalnızlığını hem de kolektif yapıdan kopuşu gösterir, yaşamın anlamının aşkınlığına set çekilerek içkinlik güçlendirilir. Gösterinin geldiği aşamada atomize toplum yapısı oluşmuş, toplum artık insan toplamından oluşan bir yapıya dönüşmüştür fakat parça-bütün ilişkisinin organik niteliği kaybolmuş, gerçeğin yerini gösteri almıştır. Bu yanılsama hâlini Debord şu şekilde ifade eder: “Gösteri sonuçta uyuma arzusundan başka bir şey ifade etmeyen zincire vurulmuş modern toplumun gördüğü kötü düştür. Gösteri, bu uykunun bekçisidir.” (Debord, 1996: 95).

“Yağma, Şimdi Beş” şiirinde kapitalist kent düzenindeki koşuşturmacadan, toplantı ve telefon görüşmelerinden yorulan insanlardan, eve dönen insanlıktan “ter fışkırdığından” bahsedilmesi kentte kendini var eden ve her an yeniden üreten hızdan bahsedilir. Bu hız, anlam yitimi, özün ve bireyin silinmesi, sürekli dezenformasyona maruz kalınması, dijital atıklar, özgürlük yanılsaması, kozmetik-estetik ilişkisi, psikiyatri farmakolojisi, tüketim toplumunun kalıplaşmış yaşamları ve reklam dili, ideolojik programların da “tek kullanımlık” kurtuluş teorilerine dönüşmesi, anti ageing ile gençleşme çelişkisi Güzel Boşluk kitabında da deneysel şiirin yöntemleriyle izlek alanına alınıp yeniden üretilir. İnsanı insan olmaktan çıkaran bu çağda duygusal ilişkiler kapitalizmden payını almaktan geri kalmaz: “Kuru soğandan patatesten bir fren pedalından bu aşkı / Çam ormanlarından sandım onarırım sandım / internet dokunuşlarından / Söyle seni kargoya vermesinler / Ben uğrar alırım” (Akın, 2023: 354). Kargo ve internet sözcükleri etrafında bir kez daha tüketim toplumu eleştirilirken Dağdaki Emirler kitabında tüketimin ve yapay ritüellerinin yeni bir dine dönüşmesinin altını çizen şu dizelere rastlanır ki insana dair sert bir eleştiri sunulur: “indirimli satışlardır mutluluk / (…) / ve tanrı yoktur onun yerine alışveriş merkezleri vardır / bak, klima ağustos ayının tanrısıdır” (Akın, 2023: 289, 290). Poşet, kargo, internet, tüketim, coca-cola, alışveriş merkezleri (ülkedeki -güncel- sayısı 450 civarı), kozmetik, koruyucu krem, klima (klimanın mucidi “hayrına” tatlı dağıtılması yönündeki güncel haber”, kendi fotoğrafını çeken insan yığınlarıyla birlikte incelendiğinde mutluluk peşinde koşmanın yaşamın anlamı diye pazarlanmasının çağımız insanının mutsuzluğunun nedeni olduğu sonucuna ulaşılır. Anlamın aşkınlaşması yerine tekilleşmesi ve mutluluğun tekilin yaşamıyla sınırlandırılması, insanın insandan kopuşuna neden olup mutsuz insanlardan oluşan toplamı ortaya çıkarır. Öyleyse Ayrılalım kitabındaki “sokakta para bilgisi yürüyordu” (Akın, 2023: 58) ve “insandan başka bir şey mi var?        -satılan.” (Akın, 2023: 15) ifadeleri, aracın anlama/amaca ve insanın metaya dönüşmesine yönelik toplumsal yerginin açılımlarındandır. Bu noktada şairin “kendin olacaksın” vurgusu otonom bireyin güçlendirilmesine ve toplumsal yozlaşmaya karşı durulmasına yönelik çağrı olarak değerlendirilebilir. Otonom birey inşa edilirken otoritelerin, egemenlerin ve baskının sınırlarının aşılması salık verilir: “bir gece seninle sınırı aştık / devletin, aklın ve edebin / bir dağ ateşi başında bir gece / serserileri kırıp peygamberler yaptık” (Akın, 2023: 280). Dağ ateşi ve sınır, yasağı çiğneyip kurulu düzene başkaldırmayı işaretleyen ifadelerdir.

Güzel Boşluk kitabında psikiyatrik bir ilaca ait prospektüs görselinin sayfaya yerleştirilmesi tesadüf değildir. İnsan, aynı zamanda meta gibi personel memnuniyet anketi sonucu “kalitesiz” ilan edilme riskiyle yüz yüzedir; bu sapma, kapitalist çağda insanın değişim değerine indirilmesine yönelik uygulamalardan kaynaklanır. Tüketen ve tüketilen insanın bu şart altında mutlu olmak için kendine çekilmesi/yönelmesi, sürekli bedenen ve ruhen kendine yüklenmesi, özden çok biçimi önemsemesi mutsuzluğu beraberinde getirir. Mutluluk ve mutsuzluk tekil bir sorun olsa şiirin alanına girmeyebilirdi fakat insanlığın geldiği aşamada tekil gibi görünen uyumsuzluk çoğulun bir prototipidir. Asıl yanılsama kendini özgün hissetme ve biriciklik yanılgısından ileri gelir. 

Enis Akın’ın toplumsal yergilerinin kamusal yaşamın ve sistemin hangi noktalarında yoğunlaştığının genel çerçevesini belirledikten sonra geliştirdiği/kabul ettiği alternatif değerler, ideoloji, yaşam biçiminin ne yönde olduğunu öne çıkaran dizeler incelenebilir. Kitaptaki şiirlerde eleştirel yaklaşım ağır bassa da tüm yenilgi süreçlerinin verdiği içe çekilmeye rağmen umudu canlandırma, mücadele ve otorite karşıtlığına çağrı geliştirilir. Öncelikle sosyalist ideolojinin politik alandaki iç sorunlarıyla yüzleşme ve hesaplaşma şiire taşınır, anarşizme yer açılır. Kurtarıcı ve önder karşıtlığı anti heyerarşik özgürlükçü duruşun belirgin iletilerindendir. Platon’un şairleri ideal devlet yapılanmasından “kovması” şairin eleştirisine neden olur. “bilek güreşiyle devirdim iktidarı” (Akın, 2023: 27) dizesi anti otoriter özgürlükçü duruşun en net ifade edildiği dizedir. Bilek güreşi bire bir karşılaşmanın kapsamındadır fakat şair tekil iken iktidar çoğul öznedir; bu bağlamda iktidara açık saldırı tekil güçle gerçekleştirilirken güçler arasında orantısızlık söz konusudur, şairin tek “silahı” ideolojiyle güçlendirdiği sözüdür/şiiridir. Karşı çıkılan sınıf ise burjuvazidir; tarihin geldiği aşamada sınıf farkının makasını en geniş açan egemen sınıf burjuvazi olmuştur, onun varlığı eşitsizliğin kaynağıdır. “Balalayka” şiirinde dile getirildiği üzere şairin durduğu mevzide uzlaşmak söz konusu değildir.

“Vahşi Batının Kızılderelileri” şiirinde aynı ideolojik-politik soyun üç farklı kuşağı ve kaybedilen irtifa işlenir. “68inci adam, 78inci adam, 88inci adam” diye koyu puntolarla yazılan sözcüklerle başlayan dizelerde üç kuşak arasındaki farklılıklar ve politik açıdan eksi ivmeyle devam eden süreç vurgulanır. Oysaki “88 kuşağı” diye bir kuşak ülke özelinde politika literatüründe yer almamaktadır. 12 Eylül sonrası bir tür toparlanma süreci gerçekleşip 90’lı yıllarda dinamizm yakalansa bile böyle bir kuşaktan bahsedilmez. Şiirin sonunda “Vahşi batının kowboyları varsa, Kızıldereliler de var”(Akın, 2023: 48) dizesi eğik biçimde yazılıp ileti vurgulanır. Amerika kıtasının işgal edilip yerli halkların sömürülme ve köleleştirilme süreci kovboy-Kızılderili çatışmasıyla sembolize edilir. Enis Akın’ın şiirinde bu semboller dil oyunuyla yerele uyarlanır. Egemen sınıflar ve Weber’in tarif ettiği “meşru” şiddet tekelini elinde bulunduranlar “kovboy”, onunla çatışanlar “Kızıldereli” olarak adlandırılır. Kızıldere, tarihte 30 Mart 1972’de 68 Kuşağı’nın sembol isimlerinden Mahir Çayan ve dokuz politik gencin öldürüldüğü köyün adıdır; dil oyunuyla Kızılderililerin Kızıldereliler diye uyarlanması bu olaya yapılan göndermedir. Bu kuşağın militan mücadeleyi esas alan yaklaşımı Enis Akın’ın şiirlerinde ideolojik temelde önemli bir yere sahiptir. Bu yaklaşım, Dağdaki Emirler kitabında aynı kuşaktan İbrahim Kaypakkaya’ya yer verilmesinde görülür. [(İbrahim; Tatlıses, Kaypakkaya, peygamber, şairin kendi adı olarak Dağdaki Emirler’in kesişim kümesinde yer alır. İbrahim peygambere “bir gün mutluluk üzerine bir seminer vermeye / ve benim adım ibrahim, ateşlerin içinden size köprüleri / anlatmaya geldim ve güneş benim baktığım taraftan doğdu / ve benim baktığım tarafa battı ve sağıma baktım tükürdüm / soluma baktım tükürdüm (mâşallah)” (Akın, 2023: 304) ifadeleriyle göndermede bulunulur]

            “benim adım ibrahim ve size bir komünist parti programı tarifi 

getirdim, malzemeler üç ölçek ekonomi bir ölçek siyaset,

hazırlanışı, kaya tuzu kadın ve azınlıklar sorununun ayaklarına

sürün ve iktidar iyidir, iyidir iktidar şarkısını söyletelim

ezilenler korosuna ve şaraba yatırıp iki yüz yıl bekletin ve bu

arada bir gün yolumuz yine taksime düşerse belki sistemi de

içerden değiştiririz, unutmayalım ki bir devrim sistemin en

mahrem noktasını bulmakla başlar ve sonra hafifçe dokunalım

ve o bizim için değişmek istemeli, aramızda lafı mı olur, bu bizim

davamız, bizim davamız şahane olamayan bir gençlikle ilgilidir,

dedim ve benim adım birdenbire kaypakkaya ibrahim” (Akın, 2023: 292)

Yukarıdaki bölümde azınlıklar ve kadınlar, sistemin “mahrem” noktalarıdır. Bu noktalara 68 Kuşağı ve 71 Kopuşu içinden en sert ideolojik eleştirileri getiren İbrahim Kaypakkaya’dır. Şairin Kemalizm karşıtı söylemleriyle örtüşen komünist parti programı Kaypakkaya’ya aittir ve onun adının şiirde zikredilmesi bilinçli bir tercih olarak belirir. Kemalizm karşıtlığının açısından taraf olunan başka bir isim de Mustafa Suphi’dir ve onun başka bir şiirde zikredilir. Duvarlara yazılan yazılardan, başka bir Küba istenmesinden, azınlık sorunlarına ve tehcire değinilmesinden yola çıkıldığında şairin sosyalist ideolojinin kapsamına giren söylem geliştirdiği sonucuna varılır. Sovyet ve Çin sosyalizmine yönelik örtük eleştiriler söz konusudur. Mao’nun adının geçtiği “Girişmenin Kapılarını, Yedi” şiirinde kendisini dışarıya kapatan rejim Çin Seddi göndermesiyle eleştirilirken “oysa patronlar değil esas uşaklardan kurtulunmalı” (Akın, 2023: 97) dizesine rastlanır. Ahalinin “puşt” olmasıyla benzeşen bu dize, işçilerdeki sınıf bilinci yoksunluğuna dair eleştiridir. Yozlaşmanın başka bir biçimi sol saflarda görülür, alkol masalarında yürütülen sosyalizm tartışmaları ideolojik-politik temelde geri bir eylem olarak şiire yansıtılır: “buraya kadar yaşadıklarımızı masaya öyle bir daha vuralım / öldüklerimiz tavandan dökülsün bu gece. / birdenbire kalkacaktım / inen bir yumruk / kırılan bir bardak / yere düşen bir sosyalizm / mesela böyle ayrılacaktım. / gerçekten böyle ayrılacaktım.” (Akın, 2023: 75). Aşağı düşme, yere inme, tavandan dökülme gibi ifadeler hem çürümenin hem de siyaseten irtifa kaybının göstergeleridir. Geçmiş; bedeller/ölümler yüküdür, tavandadır/göktedir. Bugün/şimdi, kırılan bardak misali yerdedir/sürünmektedir/ayaklar altındadır. Ahali gibi sol politikanın da “puştlaşması” eleştiri oklarının hedefidir. Bu durum karşısında son şiirlerde gelinen nokta, argoyla harmanlanmış anarşist otonom söylemin şiir diline etkisidir: “kolunda parti pazubenti olmadan da / sol elle nah yapabilen bir adamdım” (Akın, 2023: 340). Parti pazubenti, skolastik ve anti demokratik sol kültürün sembolüdür. Çözüm, birleşik mücadele ve kolektivizm kültürünün güçlendirilmesinden geçer; yozlaşmaya karşı insani açıdan birleşme/çoğullaşma çağrısı şu şekildedir: “bana kardeşim de. yoksa sen de ceset yiyen bir kenti senolsan/ yıkamazsın.yık! ve sonra dokun ellerimi.” (Akın, 2023: 59). Bu mücadelenin insan için zorunlu hâle gelmesi; ceset yiyen kent, ölülerini çöplüğüne biriktirilen felek, susturularak büyütülmek, her intiharın bir iktidar zaferi olması, aşkın ve cinselliğin baskılanması, demokrasinin sinirli bir ihtiyar misali darbeler gerçekleştirmesi “hep susmaya ezberletilmiş bir hayat geriniyor” (Akın, 2023:115) dizesinin kurulmasına neden olur ve bu toplumsal yanlış pedagoji sürecinden şu şekilde bahsedilir:

“sormamaktı büyümek sust sust yapılıp susturulduğumuz yer gezegen

                                   ölülerini çöplüğüne biriktirdiğimiz felek

                                   sevişilip cami önüne konduğumuz kocameme

                                   bir dram karşısında

                                   sadece-sinemada duranların malı

                                   o

                                   bir annenin hacminden sürekli akıttığı neyse

                                   Uyusun da

                                   Dilini ısıra ısıra büyüsün”(Akın, 2023: 51)

Susturulmaya karşı korkunun yol açtığı kekemeliğe rağmen ses yükseltmek Enis Akın’ın yaklaşımına göre yaşamın dinamizmi ve mücadelesine kaynaklık eder. Sevgisizliğin, eşitsizliğin, ötekileştirilmenin, susturulmanın, anlamsızlığın hüküm sürdüğü, insanı öğüten çağda şiir bu çarpıklıkları görünür kılıp aşmaya yönelik eyleme geçer. İnsanın varoluşu ve öz/anlam kurma çabasının onu kuşatan şartlardan bağımsız gelişemeyeceğinin vurgusu kitaptaki şiirlerin “bireysel” açıdan en önemli iletilerdendir.

Bu yazının devamında Enis Akın’ın şiir dili, beslendiği kaynaklar ve biçim özellikleri incelenecektir. 

Akın, Enis. (2023). İşte Geldik. İstanbul: YKY.

Debord, Guy. (1996). Gösteri Toplumu. Çev. Ayşen Ekmekçi-Orhan Taşkent. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Volkan, Vamık. (2012). Körü Körüne İnanç. Çev. Dr. Özgür Karaçam. İstanbul: Okuyanus Yayınları.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*