Karanlıkta Işıyan Dizelerin Şairi: Şeref Bilsel – II

Aytuğ Tolu

Dijitalin Doğumu, Kâğıdın Ölümü

Şeref Bilsel’in 2023’te yayımladığı Kâğıdın Ölümü kitabı Metin Altıok Şiir Ödülü’ne değer görülür. Kitapta manzum ve mensur şiirler bir arada bulunur. Sürgündeki Rüzgâr’dan 9 yıl sonra Kâğıdın Ölümü neşredilir. Dijitalleşen ve baskının arttığı tarihsel eşikte şair, okuyucuyla kurduğu “biz” öznesinin imkânları dahilinde iletişim kurar. Güncelin ve gündeliğin sosyolojisinde yaşanan sorunlar bireysel değil, toplumsal düzlemde boy verir. Dijitalin ve tüketim toplumunun egemenliğini sürdürdüğü, acının üstünün bireyci hazlarla ve duyarsızlıkla örtüldüğü, hızın ve sınırsızlığın tahakkümü altına giren toplumsal düzende “kâğıdın ölümü” sembolik bir göstergeye dönüşür. Kâğıdın öldüğü yerde rakamlar, istatistikler, gösteri toplumunun ekranları güçlenmiştir. Şair ise sözcüklerden başka yükü olmadığı için her şeyin ona yük olduğu bir özne olarak tarif edilir. Şiir ile kâğıt birbirine içkinken cam ekranlar duygusuz bir düzlemde var olur: “İnsan gider ardında tüten kara harflerle / kâğıdın ölümüne doğru ormansız yapraksız / orada alçalan merhametin / cam ekranlarda tuz buz olan / şiir diye kalbi vardır” (Bilsel, 2023: 26). Dijital olan, ağaçsız ve yapraksızdır; doğallığa sahip değildir. “Kirlenmiş” Türkçeyle yazılmaya çalışıldığı söylenen şiirin dile dair kaygıları vardır, dil geriye çekildikçe sadece dijital göstergeler ve cümlesiz sözcükler kalır: “şimdilerde ‘aynen’ diyor halkımız” (Bilsel, 2023: 31). Cümlelerin yerini sözcüğe, sözcüklerin yerini emojilere bıraktığı çağda kavram sanatının ustası şair açısından oluşan bu yeni “denge” bir sorun teşkil eder. Böyle bir çağda insan kuşatılmıştır; aşksız, sevgisiz, umutsuz, idealsiz, inançsız ve yalnızdır: “seni değil 21. yüzyılı aşksız ve umutsuz bırakanları / terk ettim, / ışığın yonttuğu taşı karanlıkta terk etmesi gibi” (Bilsel, 2023: 39). Şair için bu toplumsal atmosferde poetik gerekçe “Anlatmak istediklerimiz anlaşılmasın diye şiir var” (Bilsel, 2023: 61) şeklinde ifade edilir. Bu süreçten kâğıt özelinde kitaplar da nasibini alıp tüketim kültürünün nesnesine/metasına dönüştüğü için şairin okuyucuya sitemi vardır, biçim özün yerine geçtiğinden kitaplarda yazanlardan çok kitaplara sahip olmak ve onları görsel olarak paylaşmak gündemdedir. “Okuyucu İçin Güzergâh” bölümünün birinci kısmında okuyucunun düşüşteki niteliği ve tüketme iştahına kapı aralaması vurgulanır. Her şeyin çok hızlı değiştiği, insanların hastane kuyruklarına dizildiği, kendi yazgısı/varoluşu üzerine sorgulama gerçekleştimeden yaşanan hayatlar gerçeği şiir öznesinin görüş alanındadır.

“Sevgili okur, sevgisiz okur, dalgın okur… böyle böyle okunmuş olur yazılanlar. Benim ne diyeceğimi merak etmiyorsun, aslolan senin ne anladığındır bu kâğıt festivalinden! Yerde olması gerekeni omuzlarda taşıyan, omuzlarda olması gerekeni yerlerde tartaklayan senin tuhaf yazgın değil mi? Çıkmamış kitaplar için kuyruğa giren, kasaptaki ete soğan doğrayan senin iştahın değil mi?” (Bilsel, 2023: 11)

Dijitalleşmeyle eşzamanlı ilerleyen plastik, doğal olmamanın ve yapaylığın simgesi olarak şiire taşınır. Evlere “pimaş” borularla su çekilmesi, evlerdeki yaşamın duygusuzluğunun sembolüdür; ev içi ve dışı ilişkiler de plastik hâle geldiğinden insan gitgide yalnızlaşan bir varlık olarak yaşamını sürdürür. Böyle bir düzende gençlik ise teknolojinin esiri olduğundan öze yönelmez, gösteri toplumunun nesnesi olur, nitelik kaybına uğrayan üniversitelerin sonucu gençliğin sorgulayan akıldan uzaklaşmasıdır: “Günaydın, derinde olanı kendi yüzünde arayan, teknolojik devrim tarafından kırbaçlanmış gençlik. Günaydın, sentetik acılarla inceltilmiş kâğıt. Herkese görünen ve fakat yalnız kendini gören tören-i edebiyat.” (Bilsel, 2023: 18). İnsan-doğa birlikteliği gitgide ayrıştırıldığında makineler hem insan hem doğa üzerinde yeni “efendilere” dönüşür, doğayı tahrip ederek ekolojik yıkıma yol açar, her yıkım sermayenin bekası için düzenlenen birer eylemdir: “unutmam ben sende açan tüm bitkilerin zahter koktuğunu / bak asmadaki son yaprak da titremeye başladı / ırmağın üzerinde iş makineleri, kalbimiz kurusun diye” (Bilsel, 2023: 40). Irmağın makinelerle kurutulması ile kalpteki duyguların kurutulması eşitlenir çünkü insan doğadan soyutlandıkça yapaylığa ve duygusuzluğa mahkûm olur. Duygular paslandıkça ve doğa/kalp kurudukça şiir de darbe alır, her ekolojik yıkım insana ve şiire düzenlenen savaşla ilişkilidir: “Şiire inanmadığımı artık söylememe gerek var mı, yıkıldı ayrılığı, hasreti, aşkı, ölümü dalları kurdelelerle toplayan o şenlikli orman, fazlasıyla taş ocakları, derelerin, dağların, ormanların, denizlerin kardeşliğine sokulmuş hançerler.” (Bilsel, 2023: 60). İş makineleri, hançer sembolüyle temsil edilir; bütünlüğe vurulan her hançer parçalanmayı ve yalnızlaşmayı yani atomize olma durumunu beraberinde getirir.

Şeref Bilsel’in ideolojik açılımı; faşizmin sorgulanması, gösteri ve gözetleme toplumunun eleştirisi, kurumların ideolojik/zor ve baskı aygıtlarının görevlerine uygun şekilde düzenlenmesinin açığa çıkarılması şeklinde Kâğıdın Ölümü’nde sürdürülür. Kurumların işleyişine yönelik geliştirilen ifadeler Foucault’nun yaklaşımıyla ve anarşizmin tezleriyle örtüşür, kurumlar tek tip ve tek boyutlu insan üretim merkezi diye yansıtılır. Sessizlik ve megafon arasındaki çizgi mensur şiire akseder, okuyucuyla yazar arasındaki fark ise okuyucunun yazamadıklarını yazarın kaleme almasıdır, yazar bir sözcüye dönüşür, şiir de kürsü-platform görevi üstlenir:

“Bizim senle muhabbetimiz bir okurla yazarın muhabbeti değil, bir yazarla yaz(a)mayanın muhabbeti. Dağda, kırda, şehirde, parkta öldürülen çocukların adı yazılınca yırtılan kâğıt, ben yırtılmıyorum mu sanıyorsun. Bu beyazlığın fiyakası faşizme karşı olduğu için mi? Beyaz: düzen, sıra, okul, hastane, tımarhane, cezaevi, huzurevi… tek sıra düze inmek, tekdüze. Yaralayıcı, kuşatıcı bir gözü var faşizmin buralarda.” (Bilsel, 2023: 14)

Sosyal medyanın tek tip yaşam biçimine dönüşmesi, savaş karşıtlığı, popüler kültür eleştirisi, insan hakları ihlalleri, savaş karşıtlığı, ekolojik tahribat, insansızlaştırma politikaları, resmî tarih ve ideoloji yergisi, yoksulluk, ötekileştirme siyaseti Kâğıdın Ölümü’nde işlenen toplumsal izleklerdir. Sosyolojik imgelemin güçlü bir şekilde kullanıldığı mensur ve manzum şiirlerde günceli, toplumu ve tarihi ideolojik ve insan merkezli bakış açısıyla mercek altına alma söz konusudur. Önceki şiir kitaplarında olduğu gibi düşünceyi öne çıkarıp estetiği ve şiir dilini geri plana itme görülmez. Kitabın “Öfkeli Şiirler” bölümü adına uygun şekilde öfkenin, sitemin, eleştiri oklarının sakınılmadan hedefe yöneldiği ifadelerle örülüdür.

Sonuç: Aydınlık Poetika

1980 sonrası Türk şiirinin önemli şairlerinden biri olan Şeref Bilsel’in dizelerinde toplumsal izleklerin hâkim olduğu görülmüştür. Doğu’nun dil-kültür ve yoksulluk sorunu işlenirken şair aykırı bir düzlemde şiirini konumlandırır. Bu konumlanışın ideolojik zemini bulunur fakat ideolojinin dili şiirde kullanılmayıp şiir dilinin estetik yönüne önem verilerek mecazlar, kişileştirmeler, semboller, sözcüklere ve sözcük gruplarına yüklenen uzak-yakın ve fonetik çağrışımlar, telmihler ön plana çıkarılır. Slogan diline hiçbir şekilde yaklaşılmadan günlük konuşma diline yüklenen farklı çağrışımlarla verilmek istenenler yapılandırılır. Çocuklar ve kadınlar şiirde önemli bir yere sahiptir, Anadolu’nun kadın coğrafyası yerel dinamikler bağlamında ele alınıp tümevarım yöntemiyle kadınların ortak sorunları şiire taşınır. Kadınların maruz kaldığı geri gelenekler, eril şiddet, ataerkil düzen, cinsiyete dayalı sınıfsal eşitsizlikler vurgulanırken kadın, annelik rolüyle değil, annelik değeriyle algılanır. Yoksulluk içinde geri bırakılan yine kadındır.

Ötekileştirilen kimlikler ve ötekileştirme süreçlerini oluşturan resmî ideoloji ve tarih yazımı yerilirken bu kimlik mensubu kesimlerin sahiplenildiği görülür. Bölge sorunlarına ayrı bir önem verilir, bu önem de ideolojik taraftarlıktan öte insani-vicdani duyarlılığın sonucudur. Siyah ve siyaha yakın “renkler” acının göstergesine dönüşür. Siyah, ışık alamadığı ve aydınlanamadığı için siyahtır/karanlıktır. Şeref Bilsel’in şiirlerinin çözümlenmesinde “siyah” (siyah, gece, akşam, kara, gri, sis) önemli bir anahtar kavram özelliği taşır. Siyahın kavram alanına nelerin girdiği belirlendikçe toplumsal izleklerin ortak yönü olan insani acı daha belirgin duruma gelir. Bunun yanı sıra doğaya ait kavramlar hem temel anlamıyla hem de şairin yüklediği çağrışımlarla toplumsal izleklerin ve şiir dilinin bileşenine dönüşür. İçsel yönü güçlü insanlar olan şairlerin insan-doğa ayrışmasını aşma çabaları ortaya koydukları güçlü şiirlerde görülür, doğanın parçası olan insan ondan soyutlandığında huzursuzlaşır. İnsani gerçeklik olan insan-doğa bütünlüğüne verilen zarar, bireysel düzlemden toplumsala taşınıp ekolojik tahribat ve doğanın sermayenin bekası için sömürülmesi Şeref Bilsel’in şiirlerinde siyahın kapsam alanına girer, doğa yok oldukça insan parçalanır. Hem doğa hem de insan tahrip edildikçe tüm renklerin üzerindeki ışık azalarak siyaha yolculuk başlar. Bu anomalinin ve yoksulluğun asıl nedeni olan kapitalist sistem eleştirilip yoksullardan yana taraf tutulurken emperyalist aşamaya geçen kapitalist saldırganlığın çıkardığı savaşlar sonucunda Ortadoğu ve Filistin halklarının dökülen kanları şiirin -içerik yönünden- problem alanına girer. Yoksullar, toprakları işgal edilenler, emeği sömürülenler, güvencesiz ve geleceksiz yaşayanlar, ötekileştirilenler, sürgün edilenler, katledilenler, kimliği yok sayılanlar şiirin inşa ettiği “biz” öznesinin bileşenleridir. Şair de bu öznenin bileşeni ve sözcüsü olarak dizelerini üretir.

Savaş karşıtlığı, sınıf ve demokrasi mücadelesi, dijitalleşme, betonlaşma ve ekolojik tahribat, insan haklarının ihlal edilmesi, ideolojik ve baskı/zor aygıtlarının eleştirisi ve rıza üretiminin yansımaları, baskı-sürgün-tahakküm süreçlerinin sonuçları, kadınlar ve çocukların yaşadığı zorluklar, zihinsel ve duygusal erozyon, tek tipleşme, toplumsal duyarsızlığın insani sonuçları, resmî tarihin ve ideolojinin teşhir edilmesi, kolektif bellek ve özne inşası Şeref Bilsel’in şiirlerinin toplumsal izlek alanına giren sorunlar arasındadır. Estetiğin, biçim-içerik uyumunun, edebî sanatların özgün biçimde kullanılarak toplumsal sorunların işlenmesi yönünden Şeref Bilsel’in şiiri, özelde 1980 sonrasının genelde toplumcu gerçekçi Türk şiirinin özgün örneklerini ve poetikasını oluşturur. Kolaycılığa kaçmayan, üzerinde çalışılıp olgunlaştırılan, dil oyunlarının ustaca kullanıldığı şiirler okuyucuya sunulmuştur. Şeref Bilsel’in şiirleri; kitlelerin içinde olup, onu içeriden gözlemleyip deneyimleyen öznenin duygularının ve sorunlara yaklaşımının merkeze alındığı içeriklerden oluşur. Felsefî açıdan diyalektik ve tarihsel materyalizmin ilke ve yöntemleri kullanılarak toplumsal sorunlara yaklaşılır, bireysel görünen sorunlar özünde toplumsaldır. Siyaha tutulan ışık, egemen ideolojilere ve erk sahiplerinin konumlanışına aykırı rüzgâr üreten türbin aracılığıyla kendini yeniden ve yeniden var eder.

Bilsel, Şeref (2023). Kâğıdın Ölümü. İstanbul: Yitik Ülke Yayınları.

Bilsel, Şeref (2024). Sürgündeki Rüzgâr. İstanbul: Yitik Ülke Yayınları.

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*