Adalet Çavdar
Küfür, Türkiye’de bir nevi ortak dil. Sokakta, kahvehanede, aile sofralarında ve hatta sevgi sözcüklerinde bile kendine yer bulur. Küfür, bizimle konuşur, bizimle güler, bazen de bizimle kavgaya tutuşur. Peki, bu kadar içimize işleyen, kimi zaman gülümseten kimi zaman utandıran bu sözcüklerin sırrı ne? Rebecca Roache’un Yok Ebesinin Örekesi: Küfrün Kısa Tarihi kitabı, işte tam bu soruya eğiliyor. Hem de öyle bir eğiliyor ki, küfrün sadece ağızdan çıkan bir ses olmadığını, bir kültür, bir tarih, bir ahlak meselesi olduğunu fısıldıyor.
Dürüst olayım, kitabı okurken hem çok eğlendim hem de çok şey öğrendim. Benimle biraz sohbet edenler bilir, küfür severim çokta kullanırım. Yakışır yakışmaz bilemem yeri mi zamanı mı şimdi diye düşünmem, bazen karşımdakinin kim olduğunu da kaçırdığım olur. Bu kimi zaman patavatsızlık olarak algılanır, kimi zaman da rahatlık-genişlik diye adlandırılır. Benim büyüdüğüm yerde ağızda lokma gibi birşeydi küfür. Birgün küfür hakkında böylesine küfürsüz bir yazı yazacağımı tahmin bile edemezdim.
Yok Ebesinin Örekesi: Küfrün Kısa Tarihi, Rebecca Roache’un For Fck’s Sake: Why Swearing Is Shocking, Rude, and Fun adlı eserinin Türkçe çevirisi. Nisan ayında Düşbaz Kitaplar tarafından yayımlanan kitap, Ceren Han’ın akıcı çevirisiyle Türkçeye kazandırılmış. Roache, dil felsefesi ve etik alanında uzman bir akademisyen; küfrü, sadece sokak ağzı olarak değil, insanlığın iletişim tarihinin bir parçası olarak ele alıyor. Kitap, 16 bölümden oluşuyor ve her biri küfrün farklı bir yüzünü mercek altına alıyor: Neden bazı sözcükler tabu, neden bazıları değil? Küfür neden bazen güldürür, bazen utandırır? Toplumsal normlar, ahlak kuralları ve hukuk bu sözcükleri nasıl şekillendiriyor? Kitap, bu sorulara yanıt ararken hem akademik bir derinlik sunuyor hem de mizahi bir üslupla okuru sarıp sarmalıyor.

Rebecca Roache, Galler kökenli bir filozof. Leeds Üniversitesi’nde felsefe okudu, Cambridge’de yüksek lisans ve doktorasını tamamladı. Journal of Medical Ethics’te editörlük yaptı, Oxford’un Practical Ethics blogunda yazıyor ve şu an Royal Holloway, University of London’da ders veriyor. Uygulamalı etik, dil felsefesi, zihin felsefesi gibi alanlarda çalışan Roache, aynı zamanda The Academic Imperfectionist podcast’iyle yazarlara mükemmeliyetçilikle başa çıkma konusunda rehberlik ediyor. Bu kitap, onun dil felsefesine olan tutkusunu yansıtıyor. Küfrü, sadece bir sözcük yığını olarak değil, insan davranışının, kültürün ve ahlakın bir aynası olarak görüyor. Daha önce yazdığı akademik makaleler ve blog yazıları, etik ve dil üzerine yoğunlaşsa da, bu kitap onun daha geniş bir kitleye hitap etme çabasının bir ürünü. Roache, küfrü ele alırken hem eğleniyor hem de düşündürüyor. Kitabı yazarkenki motivasyonu, küfrün neden bu kadar güçlü bir tepki uyandırdığını anlamak ve bu tepkilerin ardındaki toplumsal kodları çözmek.
Çevirmen Ceren Han ise 1993 İstanbul doğumlu, İstanbul Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu. Han’ın çevirisi, Roache’un mizahi ve akıcı üslubunu başarıyla koruyor. Türkçe küfürlerin renkli dünyasına uygun bir ritim yakalıyor; “siktir git” ile “hassiktir” arasındaki nüansları hissettiriyor.
Kraliçe II. Elizabeth’in 1992’de kazara küfretmesiyle açılıyor. Bu olay, küfrün toplumsal hiyerarşilerdeki yerini ve neden bu kadar dikkat çektiğini sorguluyor. Roache, mizahi bir tonla okuru konuya ısındırıyor. Küfür, sadece sözcük değil, bir güç oyunu. Neden kraliçe küfrettiğinde şok oluyoruz da, bir taksicinin küfrü kanıksanıyor? Bu soru, kitabın temel taşını oluşturuyor.

Kitap, küfrün çok yüzlü doğasını ustalıkla masaya yatırıyor, her bölümde bu renkli ve karmaşık dünyayı başka bir açıdan ele alıyor. Önce “Küfür nedir?” sorusuyla başlıyor, beynimizin küfürle sıradan konuşmayı farklı yollarla işlediğini ortaya koyuyor; nörolojik bir dans adeta, küfrün beynimizde ayrı bir yeri var. Ardından, bazı sözcüklerin neden bu kadar incitici olduğunu sorguluyor: Küfrün “gizli bileşeni” ne ki, bir kelime kalbi kırabiliyor? Bağlamın büyüsüne dalıyor sonra; mesela, bir barda “siktir” deyip gülüşmek dostça, ama bir cenazede aynı kelime saygısızlık abidesi. Küfrün ahlaki yükünü tartıyor, “Bu gerçekten yanlış mı?” diye soruyor. Tabuların ve küfrün sert, keskin seslerinin duyguları nasıl alevlendirdiğini inceliyor; neden bazı kelimeler öfkemizi, bazıları kahkahamızı tetikliyor? Küfrün güçlendirici yanını keşfe çıkıyor, bazen bir “Hadi be!” ile kendimizi nasıl özgür hissettiğimizi anlatıyor. Kime söylendiği önemli; “Siktir git!” bir dosta şaka, bir yabancıya hakaret. Hukuki boyutlara da göz kırpıyor, FCC ve Ofcom’un sansür dünyasında küfrün nasıl bir mücadele alanı olduğunu gösteriyor. Dil felsefesine J.L. Austin’in “etkisöz” kavramıyla dalıyor, küfrün sadece kelime değil, bir eylem olduğunu vurguluyor. Daha adil bir küfürbazlık mümkün mü, diye sorarken, kelimelerin cinsiyetçi yüklerini didik didik ediyor, küfürle hakaretin sınırlarını çiziyor. Sansür meselesine eğiliyor; “s**t” gibi yıldızlı kelimeler gerçekten koruyor mu, yoksa sadece göz boyuyor mu? Son olarak, küfrün iyileştirici gücüne bakıyor: Bazen bir “Hassiktir!” içimizdeki fırtınayı dindiriyor. Her bölüm, küfrü başka bir açıdan yakalıyor, okuru hem güldürüp hem düşündürüyor.
Roache, küfrün sadece kaba bir dil olmadığını, aynı zamanda bir özgürlük, bir isyan ve bir bağ kurma aracı olduğunu söylüyor. Okuru, küfrü yargılamadan önce onun bağlamını, niyetini ve gücünü düşünmeye davet ediyor. Mizahi bir kapanışla küfrün insan doğasının bir parçası olduğunu vurguluyor.
“Süper gücünüzle barışın arkadaşlar. Onu akıllıca kullanın. Ama süper kahramanlar gibi külotunuzu taytınızın üzerine giymeyin. Sikko bir dalyarak gibi görünebilirsiniz.” Sayfa 218
Roache, bu kitabı yazarken küfrün neden bu kadar güçlü bir tepki uyandırdığını anlamaya çalışmış. Küfür, sadece bir sözcük değil; kültürün, ahlakın ve toplumsal normların bir yansıması. Kitap aynı zamanda ifade özgürlüğü, sansür, toplumsal cinsiyet gibi güncel tartışmalara dokunuyor. Roache, küfrü felsefi bir mercekle incelerken, Steven Pinker, J.L. Austin, Joel Feinberg gibi düşünürlere ve Queen Elizabeth II, George Carlin, Sex Pistols gibi popüler figürlere referans veriyor. Ayrıca, Emma Byrne’ın Swearing Is Good for You gibi çalışmalarından ilham alıyor. Kitap, küfrün tarihsel ve kültürel evrimini, özellikle Batı toplumlarındaki (İngiltere, ABD) algısını ele alıyor. Kanada, Avustralya, Rusya gibi ülkelerdeki farklı yaklaşımları karşılaştırarak küresel bir perspektif sunuyor.
Kitabın önemi, küfrü sadece bir “kötü alışkanlık” olarak görmeyip, onun insan iletişimindeki rolünü ciddiye almasında yatıyor. Roache, küfrün neden bazen bir dostluk işareti, bazen bir hakaret olduğunu sorguluyor. Okur, bu kitapta küfrün tarihini, ahlaki boyutlarını ve toplumsal etkilerini bulacak; ama bir “küfür nasıl edilir” rehberi beklememeli. Kitap, eğlenceli ama derin bir analiz sunuyor. Roache’un amacı, küfrü yargılamadan anlamak; okuru da bu yolculuğa davet ediyor.
Yabancı basında kitap, “eğlenceli, zeki ve düşündürücü” olarak övülüyor. The Guardian ve Times Literary Supplement, Roache’un mizahi üslubunu ve konuyu akademik bir ciddiyetle ele alışını takdir etmiş. Ancak bazı eleştirmenler, kitabın Batı merkezli olduğunu, diğer kültürlerdeki küfür pratiklerini yeterince derinlemesine incelemediğini söylüyor. Örneğin, The New York Times’ta bir eleştirmen, kitabın “Anglosakson küfür kültürüne fazla odaklandığını” belirtmiş.
Yok Ebesinin Örekesi, popüler felsefe ve kültürel çalışmalar türünde bir başyapıt değil, ama kesinlikle yenilikçi. Küfrü felsefi bir konu olarak ele alması, türünde özgün bir yer edinmesini sağlıyor. Akademik derinlik ile popüler anlatımı dengeleyen kitap, hem entelektüel okurlara hem de meraklı genel okuyucuya hitap ediyor. Roache, anlatmak istediğini net bir şekilde geçiriyor: Küfür, sadece bir dil değil, bir insanlık hali.
Yok Ebesinin Örekesi, küfrün sadece bir sözcük olmadığını, bir kültür, bir isyan, bir bağ kurma yolu olduğunu anlatıyor. Roache, bize aynayı tutuyor: Küfür, insanlığımızın bir parçası.
Yok Ebesinin Örekesi: Küfrün Kısa Tarihi
Yazan: Rebecca Roache, Çeviren: Ceren Han, Nisan 2025, 240 Sayfa


İlk yorum yapan olun