“Geçmiş” Üzerine Dokuz Dokunuş

Hüseyin Akcan

1. Geçmiş, bozulmalara ve sapmalara uğrayan, bilincin kendini yeniden bilediği, çarpıtılmış olanın aşkla savunulduğu bir alan. Geçmişe not düşmek, onu anlık olarak bulunduğu sonsuz donma halinden sıyırarak, hafızanın ilmeklerini yavaşça çözerek yeniden ama ayırdına varılamayacak bir boşlukla kavramaya çalışmaktır. Şerh düşme çabası anlamsızdır, zira o şerh de geçen zamanla birlikte zihnin deneyimiyle çakışacak, kendini yok etmeye başlayacaktır. Geçmiş, daima belirli bir kronolojik döngüye karşıdır, bazen biraz önce geçen dakikayı bilincin yüzeyine taşır bazense unutuşun zırhlarla çevrelediği çok eski bir anıyı, zırhları delen hafızanın mızrağıyla gün yüzüne çıkarır.

2. Deleuze; geçmiş, şimdiki zamanla ilişkisine göre genişleyen ve büzülen tabakalar veya daireler olarak mevcuttur, der. Daima geçmişi şimdide yeniden ürettiğimize, yeniden ve her defasında farklı şekiller vererek onu inşa ettiğimize dikkat çeker. Bugün yeniden hatırlıyoruzdur; çocukluğun izlerini, ergenliğin telaşını, ilk gençliğin sapmaya uğramış heyecanlarını. Bir farkla, onları yeniden ve şimdide kurgulayarak, geçmişi sonsuz bir gelecek biçemi olarak tasavvur edecek şekilde. Dolayısıyla şu da var, bugüne ve şimdiye dair her dokunuş geçmişin halısındaki renk ve dokuları da etkiliyor. Bir bakıma bir bilim kurgu filmi gibi, geleceğimiz geçmişimizi yeniden dokuyor, işliyor. Bu nedenle zaten yazma deneyimi, geçmişin hafızasını bugünde yeniden kavrama çabasına dönüşüyor çoğu kez.

3. Deleuze, buraya da bir şerh düşer yazmayı kişinin kendi çocukluğuna dönüş olarak nitelememek gerektiğinden bahseder. Onu savı, yazıyı evrensel bir çocuk olma hali içerisinde eritmektir. Zaten yazma edimini daima bireysel ve şahsi değil, evrensel bir mesele olarak görmüştür o.  Geçmişi, bireysel tecrübelerin alanı olarak değil- zira o alan kıstırılmış ve daraltılmıştır- sınırlı yapıların ve çerçevelerin dışında yer alan kişinin, dünyanın çocukluğunu deneyimle sahası olarak ele almak gerektiğine işaret ediyordur. Elbette Freudcu bakış açısıyla çatışan bu düşünce, bu nedenle bilinçdışını donmuş ve katı bir kütleden ziyade “akar kılınması gereken bir madde” olarak görecektir.

Marcel Proust
Roland Barthes

4. Yazının geçmişle ilişkisi nedir peki? Yazılan şey kendini yazıyla hür kılabilir mi? Daha kompleks bir yerden soralım, yazı tam olarak geçmiş denen sonsuz tabakayı kendi içinde hapsetme, hadi daha ileri taşıyalım zapt etmek hamlesi değil midir? Sonsuz esriklik anını şerh düşmek, onu avucunun içine almaya çalışmak, yazının kirli havzasında onu yaşamının anlamıyla çarpıştırmaya zorlamak, yazana amaçladığı anlamı bahşedebilir mi? O halde şu var, geçmiş akar halde yazının hendeklerini dolduracak ve yazan kişinin bu dolan boşluklardan, boğulmadan, karşıya; anlamın kendini dayattığı kara parçasına ulaşması gerekecektir. Şu da var, yazmak o çocukluk halinin masum tınısına da parçalayacaktır. Kötücül olanın tam olarak ne zaman içimize salındığının arkeolojik kazısıdır aynı zamanda yazı. O halde geçmişi, bu denli, benlik bozulmalarını göğüsleyecek kadar irdelemek, ona şimdinin kuşatılmış evreninde gereksinim duymak tam da bu nedenle anlamı parçalamaktır bir bakıma. Hangi anlamı? Peşinde koştuğumuz mu, her gün biraz daha geride bırakıp bedenimizin tozuyla örttüğümüz anılarımızın anlamı mı? Hayatını bir hınç, bir yapabilme cüreti olarak tanımlayan insan, geçmişin bu denli belirsiz olmasından rahatsızlık duyar. Zira amaç dolambaçlı zihnin ışığını yakarak doğrudan ve düpedüz, geçmişe bakmak, ondan hesap sormaktır bir yerde. Ama bilinç bunu bilir, imkânsız olan; bir daha geriye dönmenin mümkün olmadığı o eşik, aşılmıştır.

5. Elias Canetti modern yazarı, çağının tutsağı ve kölesi olarak tanımlamıştı. Ona göre bu elzemdi, “düşünülebilecek en geniş anlamda çağı tarafından tutuklanmıştı” yazar.  Bir adım daha atarak şunu da belirtmişti Canetti; aynı yazar, Çağına karşı gelmelidir. O, donup kalmayı değil büzülüp soyutlanmayı da değil, somutlaşmayı, itirazın çelik zırhını giymeyi; “en sevecen göğüsten bile gelse” onu uyutabilecek hiçbir sütü içmemeyi salık vermişti meçhul yazara. Bu çağda yazmak, onun tutsağı olduğunu kabul etmek ama ve gene ona karşı gelmek, mağlubiyeti göze alarak şimdiyle çatışmak, şimdinin kılıç ve topuzlarının karşısına çıplak bedenin yumuşak dokusunu koymak. Canetti şunu biliyordu, beden hızla çürür, ölümü reddetse de o; karşısında antik ve yıkılmaz bir Tanrı gibi durmaya devam edecektir. Durmadan doludizgin ilerleyen Troyka, yaşamın sonluluğuna, geçmişin geleceğe uzanamayan boşluğuna işaret ediyordur. Şimdi de bozulmaya uğrayan her nesne geçmişte yeniden ışıldayarak zihnin tortularını aydınlatıyordur. Fakat Canetti burada bir adım daha atarak bizi gene Deleuze’ün çağrısına ulaştırır. Broch üzerine kaleme aldığı söylevinde, Yazarın kendi korkusu, ölüm karşısında herkesin duyduğu korkuya, herkesin ölüm korkusuna dönüşmelidir, der. Yine kısmilikten uzak bir evrenselliğe işaret ediyor yazın gücü. Geçmişi kolektif bir güç olarak duyumsayan yazar imgesine ulaştırıyor bizi Canetti. Susan Sontag her ne kadar Canetti’nin Freud’un psikolog olmasaydı olacağı kişi olduğunu iddia etse de bu önerme oldukça eksik ve keskindir. Zira Freud çalışmalarının temeline yaşadığı çağı aşabilmiş bir bakış sunamamıştır. Her ne kadar Canetti bu “çağı aşma” deyişine şiddetle karşı çıksa da, tutsağı olduğu şeyle yetinmeyen kölenin bakışı bundan başka bir şey değildir. Demek, yazmak, o ilk ve kadim hamle; insanın uyumsuz yanından, çağla barışık olmayan tavrından kaynaklanan bir hamledir aynı zamanda. Geçmiş o nedenle sürekli yakamıza yapışır ve geleceği biçimlendirecek o kristal anlam hep geçmişte aranır.

6. Marcel Proust, Kayıp Zamanın İzinde külliyatının sonunda; İnsanlar, yıllara dalmış devler misali, yaşamış oldukları, sayısız günden oluşan, birbirinden uzak dönemlerin hepsine aynı anda değer, demişti. Varlığı, zaman ve mekanla kısıtlayan bütün algıları tersine çevirebileceğine duyduğu inançla, hırsla yazmıştı Proust. Onun için her şey zaten geçmişte belirlenmişti. Annesini öpmek için ertesi gün beklemeye tahammül edemeyerek yataktan fırlayıp geceliğiyle M. Swann’ın gidişini beklediği zaman belirlenmişti zaten her şey. Anlatının başında geçen bu hikâye anlatının sonunu da örecekti zaten. Zamanı yakalamaya, onu fethetmeye çalışan yazarın elinde sadece onun tortuları kalmıştı. Bu nedenle Marcel yeniden yaratmaya mecburdu, geçmiş yeniden kurgulanacak ve şimdi de anlama bulacaktı. Fakat hesaba katılmayan, göz ardı edilen şey, yine zamanın kendisidir. Zaman geçtikçe ölüme yaklaşan anlatıcının arzusu bin bir gece masallarında Şehrazad’a tanınan imkânın kendisine de tanınmasıdır. Ölümün ertelenmesi, yazmak için yaşamak yahut yaşayabilmek için yazmak. Proust zaten bunu yapamamış mıydı? Yazının kendisine bahşedeceği o sonsuzluk yanılsamasına kapıldığı için uykudan kesilerek; geçmişi didik didik etmek, onda kendini yeniden bulmak ve belki yaratmak ve bu yeniden buluşta gizlendiğine inandığı o derin anlamı kavramak çabası değil miydi Proust’a ıstırap çektiren şey. Demek, geçmiş aynı zamanda kendimizi yeniden yaratabileceğimiz biricik aynamız. Bütün dönemlere, hayatının bütün evrelerine aynı anda değebilecek bir bilincin, kendine zarar vermek pahasına, geçmişte kaybolmuş benliğini yeniden diriltme çabası, yazının ve zamanın bizde bıraktığı derin kesikleri onarma çabası değil miydi zaten?

Elias Canetti
Gilles Deleuze

7. Zamanla, mesafesini kaybeder insan, nesnelerle arasındaki bağı. Bu, hep akma halidir, cisimlerin kendilerini başka şekillerde var etme biçimi. Yazarın yanılgısı kendini o akan derenin ritminden ayrı kılmaya çalışmak, durup boğulmadan önce ve hatta çoğu kez önceden boğulmak, suyun nefes alamayacağımız eşiğe geleceği o anı çok önceden kavramak hatası bu. Rüzgârın bir bilinci var mıdır? Sürüklediği her şeyi içine alırken, onları kendi kanatları altına alıp öylece savururken, bunu bilinçli bir eylem olarak değerlendirebilir miyiz? Benjamin’in pasajını hatırlayalım tekrardan, Paul Klee’nin  “Angelus Novus” isimli tablosu önünde duraklayan bilinci. Gözleri faltaşı gibi, ağzı açık, kanatları gerilmiş Tarih meleğinin yüzü ‘geçmişe’ çevrilmiştir demişti Benjamin. Bize bir olaylar zinciri gibi görünenleri, o tek bir felaket olarak görüyordu, yıkıntıları durmadan üst üste yığıp ayaklarının önüne fırlatan bir felaket, diyordu devamındave fırtına sırtını geleceğe çevirmiş olan Tarih Meleğini geçmişten koparıp fırlatarak yıkıntılarla birlikte geleceğe sürüklüyordu.  Benjamin’in deyimiyle ‘kırık parçaları’ birleştiremez Melek, Rüzgâr o denli şiddetlidir ki ‘sırt dönülen’ geleceğe sürüklüyordur Meleği. İşte bu, tam da geçmiş ve gelecek arasında duran yıkıntı, parçalanmışlık, asla telafi edilemeyecektir belki de. Tarihin kanatlı meleğinin de gücü yetmeyecektir geçmişi onarmaya. O halde geçmişe ne kadar dönüp bakarsak bakalım onu yeniden kurgulamaya ne kadar çalışırsak çalışalım bu nihayetinde nafile bir çaba. Kapitalist argümanların çarkı burada gücünü bir kez daha gösterecektir, ilerlemek, daima ve ne pahasına olursa olsun ileriye, geleceğe yönelmek, bizi şiddetinden kurtulamadığımız bir fırtınanın girdabı içerisinde dövüp duracaktır. Bir an için bile olsa geçmişe dönüp bakabilen göz, yalnızca acıyı duyumsayacak, felaketi görebilecektir. Umutsuz bir bakış bu, kendini asla onarmak istemeyen bir bilincin zihnimize çektiği bıçak.

8. Ama neyse ki unutuş var – var mı?- o, kendini savunmasız hisseden hayvanın ilk ve tek hayatta kalma güdüsü. Unutuş; belleğin helezonlar çizerek, devamlı bir şekilde kendini kurgulayarak oluşturmaya çalıştığı kosmosu rayından çıkarmaya meyyal her tehlikeyi savuşturan o kadim bilgi. Bir canlı gerçekten unutabilir mi? Bizi var eden geçmişten tamamıyla arınarak bir gelecek inşa edilebilir mi? Kuşkusuz elimizde olsaydı unutmak isteyebileceğimiz, yadsıyacağımız binlerce hatıralarla örülüdür yaşam. Ama unutuşun tunçtan kalesi her zaman aldatıcıdır. Uzak mesafede berrak ve güzel görünen o taşlar yakınlaştıkça çirkin anıların görüntüleri gibi kararmaya ve dağılmaya başlar. İşte o zaman kaçmak bir çözüm değildir. Beden bir hapishanedir. Bütün zamanlara aynı gövdeyle değmek imkansızdır. Bunları biliriz evet, ama geriye dönüp bakmaktan alıkoyamaz bizi hiçbir şey. Çünkü yıkıntıların bilgisi olmadan dirilemez hiçbir beden. Zaman bütün bu bilgilerin harmanlandığı etik dışı bir alan, iyi ve kötü orada hükümsüz, çünkü tarih de her zaman ve yeniden değişen, canlı bir yaratık. Tek tek sözcüklerle bir dünya kuran yazarın en büyük talihsizliği o dünyanın içerisinde yaşayamamasıdır belki de. Gerçeklik bozulmaya uğrar, anlatıcı uyanır ve metin kendini ondan ayırarak bir varlık kazanır, artık yazarın ölümü gerçekleşmiştir, metinden ayrılan beden ölüdür.

9. Geçmişle ilgili beni en çok büyüleyen şey der Barthes, çocukluğumdur. Çünkü onda bulduğum geri döndürülemeyen değil de ortadan kaldırılamayandır diye ekler. Barthes, geçmişi, çocukluğu, bütün içsel tepkimelerin (can sıkıntısı, umutsuzluk vs.) kaynağı olarak görür. Geçmişin ayakta duran yegâne kalesidir çocukluk, içsel bulantıların yatıştığı liman. Demek, Barthes’de geçmiş, uzlaşılabilecek bir aralık aynı zamanda. Benjamin’in yıkıntılar arasındaki Meleğinin onarmaya çalıştığı eski zaman, Barthes’de bütün duygulanımların, dolayısıyla ve elbette bugünün de şifasını içinde barındıran kadim bir ecza. Hatıraları ören; geleceğin tehlikeli kavşaklarını geçmeden önce durup yeniden düşünmeye fırsat tanıyan ve benliği yarılmaların ötesine taşıyan çocukluktur bir bakıma. Louise Glück, Dünyaya yalnızca bir kez çocukken bakarız gerisi hatıradır derken belki de bu eşiği çoktan fark etmişti. Her zamanki gibi şairler bilinçaltını yeniden ve önceden keşfetmişti. O halde Fransız düşünür ile Amerikalı şairi aynı yerde ve aynı zamanda anmamızı sağlayan yazı, geçmişin damarlarında açan bir yaprak gibi bize geleceğin de ilmini verebilir. Tıpkı ilkel zamanlarda ateşin etrafında toplanmış o topluluğa ilk masalları ve geleceğe dair izleri kendi geçmiş deneyimlerinden yola çıkarak anlatmaya çalışan bir şaman gibi, yazı bizi evrensel bir geçmişin belleğiyle yatıştırır. Soluk almaya başladığımız günden bu yana, geçen her an, ölümle yüzleşmeyi erteleyen hayvan, bu nedenle daima kırılamaz bir şimdide büyülenmiş olarak yaşar.