Marcel Proust ile Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde

Nedret Öztokat Kılıçeri

Ölümünün yüzüncü yılında Marcel Proust’u yirminci yüzyıl romanına damgasını vuran Kayıp Zamanın İzinde ile düşünüyoruz en çok. Hemen hemen tüm dünyada okurla en çok buluşan Swann’ların Tarafı’nın devamı olan ikinci cilt Çiçek Genç Kızların Gölgesinde ilk ciltte karşımıza çıkan kişilerin (Swann, Odette de Crécy) hayatlarına ne yönde devam ettiğini anlatır. Hem sahneye çıkan yeni kişileriyle hem anlatıcının gençliğe adım attığı dönemi anlatmasıyla hem de romanın ikinci bölümünde kurgulanan yeni dekora yerleşen “genç kızlarıyla” birinci ciltten farklı bir imge evreni sunar okuyucuya. Özellikle ikinci bölümde rotayı Combray’den Balbec’e çeviren anlatıcı/yazar okuru yeni bir dünyaya davet eder, burayı renkli ve canlı kılan “genç kızlar”la eşsiz bir edebiyat şöleni sunar.

Grand Hôtel Cabourg

Romanın ikinci bölümünde beliren kıyı kasabası Balbec ve ünlü oteli Balbec Grand-Hôtel’i esinleyen, Normandiya kıyı coğrafyasının incisi, tam bir Belle époque sayfiyesi Cabourg’u yakın zamanda ziyaret ettikten sonra bu cilde dönmek, romana adını veren “genç kızlar”ın çevresinde yükselen ve anlatıcıya keyif kadar ıstırap veren o havailiği, özgür, tasasız havayı yeniden yorumlamak için hoş bir fırsat olacaktı. Bu yazıyı meydana getiren, biraz da proust’çu bir kavrayışla, romanın bütünü içinde beni belki de en çok etkileyen bu ikinci cildin eşsiz havasını “yeniden bulmaya” çalışmak oldu.

Bir Ödülün Öyküsü

Kayıp Zamanın İzinde‘nin ikinci cildi Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde 1919 yılında Goncour Ödülü’nü kazanır. 1903’te kurulan ve on dokuzuncu yüzyılın büyük romancılarından Jules ve Edmond Goncourt kardeşlerin adını taşıyan ödülün 1919 yılında “farklı” bir yazara verilmesi edebiyat çevrelerinde tartışmalara yol açar.

Konuyla ilgili olarak, Proust uzmanı Thierry Laget’nin yayımladığı ve 1919 yılında basında yer almış yüz doksan altı yazıyı bir araya getiren kitaptan da öğrendiğimiz kadarıyla eleştiriden yergiye, röportajdan övgüye, tefrikadan söz dalaşına her tonda yazı bu ödülü gündemi taşımıştır. [1] Yazara gösterilen bu ilginin ve etrafında kopan tartışmaların nedenleri arasında diğer adaylardan yaşça büyük olması, savaşa katılmamış olması ve aileden gelen zenginliği gerekçe gösterilir.

10 Aralık 1919’da jürinin 4 oya karşı 6 oyla ödüle değer gördüğü Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde Marcel Proust’un ilk heyecanlı bekleyişi değildi. 1913 yılında Swann’ların Tarafı ödül jürisine gönderilmiş ancak tek bir oy bile alamamıştı. Altı yıl sonra gelen bu başarıda arkadaşları Louis de Robert, Lucien Daudet ve J.-H. Rosny’nin desteği ve oylamanı üçüncü gününde jüri üyesi Léon Daudet’nin etkisiyle ödülün Marcel Proust’a verildiğini birçok kaynakta buluyoruz.

Goncourt Kardeşlerin olanakları kısıtlı ve gelecek vaat eden genç yazarları ödüllendirme amacını gerçekleştirmek üzere 1900’de kurulan ve adlarını taşıyan edebiyat cemiyetinin 1903’ten beri vermekte olduğu ödülün on yedincisi Proust’a verilince ortalık hareketlenir. Araştırmacı Emilio Campagnelli öncelikle Proust’un aileden gelen varlığı ve yaşının (yazar 48 yaşındandır) tartışma konusu edildiğini vurgular ve söyle der: “  [Proust’un] yazarlık mesleğini sürdürmek için bu 5000 Frank’a ihtiyacı yoktur, yeni yetme bir yazar değildir ve başka yazarlar gibi Alman ordularına karşı Fransız cephesinde mücadeleye katılmamıştır” [2].

Gerçekten de, 1914-18 savaşına tanıklık eden La Croix de bois adlı romanıyla Roland Dorgelès o yılın en önemli adayıdır. Cephede taarruzlara katılmış, hendeklerin çamurunda yaşamış, Fransız ordusu mensubu bir yazara karşı, yatak odasında romanını yazan bir salon adamı vardır; işte ödül kararına itirazlar bu noktaya yoğunlaşır. Emilio Campagnelli’nin vurguladığı gibi hakaretlerin bini bir paradır: kimi gazetecilere göre “yatağa mıhlanmış bu hayalci, kelebek koleksiyoncusu gibi tek tek izlenimlerini yakalamaktadır”, kimisi de kötü bir teselli ileri sürer; kitap en azından “veba ve kuduz kadar tehlikeli değildir” [3].

Vatansever yazar Dorgelès’e karşısında Proust’u seçen jüri üyeleri ise kararlarını verirken Fransa tarihinin Birinci Dünya Savaşına karşılık gelen bu ciddi dönemini yok saymamıştır kuşkusuz. Ancak Proust’un yapıtı farklı bir şeyleri anlatmaktadır: Anlatıcının önce Gilberte, ardından da Albertine ile yaşadığı aşk ve baştan çıkarma oyunları, anlatıcının hayal ve fantasmalarını gerçekliğe tercih etmesi ve yaşadığı dönemin toplumuna bir ayna tuttuğu konusunda duyarlı davrandıklarını yine kaynaklardan okuyoruz.

Bu eleştiri furyasının içinde kimsenin karşı çıkmadığı tek bir gerçek vardır, o da yazarın dehasıdır; yenilikçi ve modern bir yapıt meydana getirmiştir. İşte Marcel Proust tam da bu nedenlerle ilk bakışta anlaşılmamış, okurda direnç yaratmış, basında kopan fırtınalardan nasibini almıştır. Oysa Thierry Laget’nin derleyip yayımladığı belgelerin gösterdiği dönemin tartışmalarının ötesinde, Proust’un okumaktan, sanattan, müzikten keyif duyan, beğenileri gelişmiş, zevk sahibi bir okura seslendiği gerçeği bu önemli ödülden sonra daha iyi anlaşılmıştır. 

Romana adını veren “genç kızlar” konusuna girmeden, yapıtın içeriğine kısaca değinmek gerekirse, bu cilt 2 bölümden oluşur ve birincisi “Mme Swann’ın Çevresinde” adını taşır. İkinci bölüm seçkinlerin sayfiyesi Balbec’te geçer ve okur anlatıcının başını döndüren “genç kızlar”la tanışır.

Cabourg’daki Grand-Hôtel’in denize inen merdivenlerinden bir vakitler Proust’un gezintiye çıktığını düşünmek. 14 Temmuz 2022.

Odette de Crécy’den Madam Swann’a  

Birinci ciltte Swann’ların kızı Gilberte’e duyduğu aşkın ve hayallerin içinde dokuz on yaşlarında bıraktığımız anlatıcı bu ciltte gençliğe adımını atmıştır. Okurlar anımsayacaktır; birinci cildin ilk sayfaları Léonie Hala’nın Combray’deki evinde bir akşam davetinin anıştırmasıyla başlar; misafir gelen Charles Swann yüzünden annesinin kendisini öpmeye gelmeyişinin ıstırabı içindeki çocuğu anlatıcının gözünden betimler[4].

Bu ikinci cilt de anımsanan bir akşam yemeği anlatısıyla başlar. Anlatıcının ailesi devlet kademelerinde forsu olan büyükelçi M. de Norpois’yı ağırlamaktadır ve bu kez –yaklaşık on beş on altı yaşlarında olduğunu tahmin ettiğimiz- anlatıcının sofrada yeri ve sözü vardır. Girişe yerleşen ve Norpois Marki’sine odaklanan bu bölümde çok geçmeden, birinci ciltte aşk-kıskançlık-yakınlaşma-uzaklaşma sarmalında izlediğimiz Madam Verdurin’in gözdesi, gösterişli ve bilmiş Odette de Crécy’nin Verdurin salonunun müdavimlerinin aklını kurcalayan gözde bekâr, sanat düşkünü Charles Swann’la nasıl evlendiği ve evliliklerinin neye benzediğini okuruz.

Babasının arkadaşı, ona arada sırada yatırımlar konusunda akıl hocalığı yapan bu aile dostunun anlatıcı için taşıdığı öneme de değinelim.  Oğlunun diplomat olmasını arzulayan babasına karşı genç Marcel’in yazarlık hevesini tanımasıdır. Böylece birinci ciltte Martinville Çan kulelerinin görüntüsüyle içinde uyanan yazama hevesi ve anlatıcının yazar olma sürecine ilişkin bir öğe ikinci cildin başında yerini alır. 

İlk sayfalarda M. de Norpois’yı özlü şekilde betimleyen anlatıcı, bu kişiyi aynı zamanda Charles Swann-Odette de Crécy ikilisiyle ilgili okuru bilgilendirmekle görevlendirmiş gibidir. Soylu köklerinin de etkisiyle, hükümet nezdinde saygınlığı olan Norpois ortaelçilik, büyükelçilik gibi diplomatik misyonların yanı sıra Süveyş kanalının mali denetimcisi gibi önemli görevlere atanmış, muhafazakâr, devrimci muhalefetlere karşı, Dreyfus davasında ordudan yana tavır almış bir adamdır. Bu ciltte onun siyasal tavrı üzerinden dönemin yorumlanması Norpois’yı hem diğer anlatı kişileriyle ilgili bilgilendirici hem döneminin toplumsal gelişmelerinin tanığı rolünde karşımıza çıkarır. Ancak yemekteki sohbette Norpois’nın konuyu Odette ve Swann’a getirmesiyle, anlatıya önceki ciltte kaldığımız yerden ikilinin hikâyesi katılır.

M. de Norpois Mme Swann’ın bir davetine katılmıştır; anlatıcının annesinin de çok merak ettiği konu Swann’ın evliliği konusu böylece açılır. Norpois Swann’la Odette’in evliliğinin hoş karşılanmadığını ve Odette’e atfedilen servetin bir kandırmaca olduğunu anlatır: “Swann’ın son derece zengin fevkalade bir evlilik yapmış bir halası vardır; kocası mali bakımdan en güçlü kimlerden biridir. Bu hanım Mme Swann’ı evine kabul etmeyi reddetmekle kalmayıp dostları ve tanıdıkları da aynı şeyi yapsın diye enikonu bir kampanya yürüttü” (s.477) .

M. de Norpois’nın sözleri Proust romanlarının önemli özelliklerinden olan sınıfsal bakış, özellikle de küçük görme, üstünlük taslama gibi snob çevreye özgü davranışları örneklediği kadar, uzaktan gıpta edilen seçkinlerin yeri geldiğinde nasıl bayağılaşıp, dedikodulara, çekiştirmelere doğru rahatça vites değiştirdiğine güzel bir örnektir. Romanda önemli bir eksen olarak beliren ve derinden ilerleyen sosyal eleştirinin ve metinde yer yer baskın hale gelen ironinin yerinde bir temsilidir.

Bu ciltte öğrendiğimiz kadarıyla Swann herkesin dudak büktüğü bu evlilikle kurduğu yeni çevrede, kendini her ne kadar Norpois’nın dediği gibi “kaybolmuş” hissetse de evlenmek amacıyla Odette’in “çirkin şantaj manevralara başvurduğu” ve “sürekli kavga çıkarıp huysuzluk ettiği” doğruysa da Charles Swann “mutsuz” değildir:

“Bu kadını uzun zamandır tanıyan ve hiç de aptal olmayan Swann’ın ne yaptığını bilmediğine inanmıyorum. Kadının uçarı olmadığını söylemiyorum ama tahmin edeceğiniz gibi hiç durmayan fesat dillere bakılırsa, Swann da ondan geri kalmıyormuş” (s.487).  

Böylece Swann çiftinin toplumsal portreleri çizilir ve üstlendikleri/ sergiledikleri rolde, aşkın temel koşulu hatta tetikleyicisi olan kıskançlığın bir önceki ciltte kalmış olduğu anlaşılır. Proust romanında kişilerin değişimi ve dönüşümü ciltlere yayılmıştır. Tek ve değişmez halde gösterilmez kişiler. Bunun en güzel örneklerinden biri de Swann ile Odette’in evlendikten sonra bu ciltte anlatılan halleridir. 

Okur bu yeni dönemde, birinci cildin cocotte’u [5] Odette’i artık bir salon hanımefendisi rolünde görür: Evini dekore etme tarzından, salonlarını düzenli olarak süsleyen mevsim çiçeklerinden, giyinişine kadar işini bilen bir ev sahibesi, evinde verdiği ya da katıldığı çay davetlerinde saçıyla, giysileriyle ve İngilizce deyim ya da sözcüklerle süslediği konuşmasıyla artık tarzı olan bir kadındır. Gilberte’i de babasından kopararak kendi tarzında yetişmektedir.  Mme Swann’ın evdeki ve davetlerdeki hallerinin betimi kadar Gilberte ile anlatıcının ergen inatları, ergen oyunları, hoşlanmayla beğenmeme karışımı tuhaf ilişkileri ve bu ilişkinin inceden inceye analizi, evre evre dönüşümünün anlatısı bu ikinci cildin önemli bir konusu olarak belirir.

Bununla birlikte genç oğlanın Gilberte’ten adım adım uzaklaşması ve Mme Swann’a hayranlığı ve dostluğunun sürmesi ilk bölüme damgasını vurmuştur diyebiliriz. Artık Gilberte’in oyunlarından sıkılmıştır: Dolayısıyla çocukluğunda Tansonville’e yapılan ve akdikenlerin kokusuyla zihnine nakşolan o aile gezintisinde rastladığı bu ilk aşkın nesnesinden sonunda bıkar; ama karşısında annesine hiç benzemeyen, alımlı, cazibesinin farkında, giyimiyle, kullandığı dille havalı bir kadın vardır. Bu aşkla karışık büyülenmeyi ilk ciltte Guermantes Düşesini kilisede ilk gördüğünde ruhunda ve kalbinde uyanan hayranlıkla, üçüncü cilt Guermantes Tarafında’da ise Düşes ile karşılaşmak ve ahbap olma saplantısıyla birlikte okuyabiliriz.

Uçarılık ve Özgürlüğün Simgesi Genç Kızlar  

Anlatıcının keskin analizleri eşliğinde bir evliliğin anatomisine dönüşen Swann ve Odette ilişkisi gibi, genç yaşında onu umut, acı, düş kırıklığı gibi karmaşık duygulanmaların girdabına düşüren Gilberte ile ilişkisiyle de ağırlaşan birinci bölümü allegro tadında bir anlatı izler. Son derece keyifli bir anlatıdır. Balbec ortamını mücevher işlercesine kurar Proust: Kişileri (otel misafirleri, otel personeli, Saint-Loup, Mme de Villeparisis), oteli (odalar, asansör, lokanta, teras, plaj, mendirek) … ve eşsiz benzetmeler eşliğinde anlatıya yerleştirdiği genç kızları bize sunar.

Normandiya’da dönemin seçkin ailelerinin gittiği ve Belle époque mimarisinin eşsiz villalarıyla bezeli sahil kasabası Balbec’e iki yılın ardından gidişini hatırlayan anlatıcı artık “Gilberte konusunda tam bir ilgisizliğe ulaşmıştım” diyerek ruh halini daha ilk satırda verir (s.653).  Onun artık yeni bir aşkla yeniden dalgalanmaya açık olduğunun göstergesi gibi okuyabilir miyiz? Evet. Balbec’te yalnızca hoşlanacağı bir kız ya da kızlar bulmakla kalmayacak, daha sonraki bölümlerde yakın arkadaşı olarak göreceğimiz Robert de Saint-Loup ile arkadaş olacak, büyük annesinin ahbabı ve Guermantes ailesinden Villeparisis Markizinin arabasıyla gezintilere çıkacak, bu vesileyle hayran olduğu aristokrat çevresine daha da yakınlaşacak, kendini yeni hayallere bırakacak, kısacası Paris’te Gilberte’te kırılmış kalbinde yeni heyecanların uyanmasına izin verecektir. Heyecanın asıl sebebi kuskusuz yazının devamında ele aldığımız “genç kızlar”dır.

Balbec seyahatini bir inisyasyon/erginleme deneyimi olarak görebiliriz. Hoş, büyükanne ve ailenin emektar yardımcısı Françoise ile gidilen bir seyahatte ne kadar erginlemeden söz edilir, diye sorabiliriz. Yine de bu, bir erkek çocuğun aşırı bağımlı olduğu anneden ilk ayrılışıdır öncelikle [6]. Dolayısıyla duyduğu ayrılık acısına yeni bir bakış söz konusudur: “Annemin bensiz, amacı ben olmayan, ayrı bir hayat yaşayabilmesinin mümkün olduğunu ilk kez hissediyordum. Belki de benim sağlıksız, sinirli yapımın hayatını biraz zorlaştırdığını, bunalttığını düşündüğü babamla birlikte, benden ayrı yaşayacaktı” (s.656).

Grand Hotel Cabourg

Anneden uzakta genç Marcel, Balbec Grand-Hôtel’de her zamanki yalnızlığı ve hastalanma korkusu içinde “sayfiye hayatını” uzun uzun gözlemler, otel müşterileri, ziyaretçiler, otel personeli, yemekler, ortam… her bir şey onun için birer inceleme nesnesidir. Bununla birlikte çocukluk arkadaşı Bloch ile burada tekrar buluşması, Robert Saint-Loup ile arkadaş olması, büyükannesinin arkadaşı Villeparisis Markizi’yle tanışması, ressam Elstir’le tanışması ve atölyesine gitmesi, orada Albertine ile tanışması, Odette de Crécy’nin bir portresine rastlaması gibi keşifler tatiline hareket getirir.  

Ancak tatilin başlangıcıyla birlikte plajda, kıyı gezintilerinin uyandırdığı bir heves vardır. Erginlemeyi akla getiren bir heves, arayış vardır: Ara sıra yükselen ateşlerle, halsizlik ve yorgunlukla ve her zamanki çekingenliğiyle genç Marcel’in içinde güzel kadınlarla, zarif kadınlarla tanışma hayali sürekli canlıdır (s.796). Ne olsa da bu hoş hanımlarla karşılaşsam, diye iç geçirir. İşte böyle hayıflandığı bir gün mendireğin ucunda bu fantezist hayalin gerçeğe dönüştüğüne tanıklık ederiz.

“O sırada, neredeyse mendireğin ta ucunda, şaşırtıcı bir lekenin hareket ettiğini gördüm; ilerlemekte olan beş ya da altı genç kız, görünüşleri ve tavırlarıyla Balbec’te alışkın olduğumuz insanlardan o kadar farklıydılar ki, nereden geldikleri belli olmayan, plajda, ölçülü adımlarla –gecikenlerin uçuşarak ötekilere yetiştiği -amacı görmezmiş gibi davrandıkları insanlar için tamamen belirsiz, onların kuş zihinleri içinse son derece açık ve belirgin olan bir gezintiye çıkmış bir martı sürüsüne benziyorlardı” (s.796).

Kuşlar gibi hafif, martılar gibi bembeyaz, adeta uçuşan kızlar bisikletleri ve ellerinde golf sopalarıyla plaja başka bir yerden ışınlanmış gibi ansızın belirirler. Sağlıklı bedenleri içinde, tasasız, kendilerine güvenle salınan kızları Balbec’teki yaşıtlarından ayıran uçarı, gözü pek ve cesur tavırlar karşısında büyülenir: Tıpkı Swann gibi o da kadın güzelliğine hayranlığını sanat aracılığıyla dile getirir:

“Karşımda, denizin önünde gördüğüm, Yunanistan’ın bir sahilinde, güneşin altında sergilenmiş heykellere benzeyen bu figürler, insan güzelliğinin soylu ve dingin örnekleri değil miydiler? (s.799).

Anlatıcının gözünde genç kızlar sanat tarihinde yeri olan bir güzelliğin vücut bulmuş halidir. Artık okuyucu anlatıcının bakışına teslim olur. Kızları gözlemleyen, gözetleyen, takibe dalmış bir anlatıcı vardır karşımızda. Genç kızların onun bakışındaki halleri duruşları uyandırdıkları haz ve mutluluğa okuru yaklaştırır metin.

Anlatıcının kullandığı benzetmelere gelirsek birkaç kavramsal izlek belirir. Betimlemeler çoğul kodlardan oluşur. Kızların heykelsi (/cansız/), leke gibi (/tözsüz/), “martı sürüsü gibi” (/hayvan/), kitabın adından da başlayarak çiçekler gibi (/bitki/), gökteki yıldız kümeleri gibi (/göksel/) ve “küçük çete” halinde betimlenmesi (/topluluk/) kızları ilkin bir arada algılanan bir grup, anlatı ilerledikçe, bireysel özellikleriyle beliren roman kişileri olarak metne yerleştirir. 

Genç kızların betiminde figürlere yakından baktığımızda hava/toprak/su elementleriyle doğaya ait varlıkları kesindir: “falezin tepesindeki bir bahçeyi süsleyen bir Pennsylvania gülü fidanı gibiydiler” (s.806) ve yukarıda alıntıladığımız “martı sürüsüne benziyorlardı” (s.796) benzetmeleri gibi. Kızların özellikleri bununla bitmez. Gökyüzünün süsleyen “ışıklı bir kuyrukluyıldız” (s.799) ya da “beyaz ve bulanık takımyıldız” (s.929) benzetmeleri kızları hem ulaşılmaz hem de baş döndürücü göksel varlıklar olarak resmeder.

İster denize ve ormana, yani yeryüzüne, ister gökyüzüne ait olsun, genç kızların anlatıcıda uyandırdıkları büyülenme ve heyecan halleri onları anlatı içinde doğanın mitik varlıkları, görünmez güzellikleri, perilere yaklaştırır. Üstelik bu masalsı varlıklar gibi, Balbec mendireğinde gezinen genç kızlar da yakalanamaz, uçup kaçan, bir görünüp bir kaybolan bir niteliğe sahiptir. Bu “küçük çetenin gezintisi” (s.804), kaçışlarla kayboluşlarla onda heyecan uyandırmış başka kadınların varlığına pek de benzemez: Kaybolup yeniden ortaya çıkmaları, bilinmezlik içinde olmaları, anlatıcıda hüzünden ziyade tatlı bir “sarhoşluk”, bir gün bu kızlarla arkadaş olacağına ilişkin, hayatın tam da içinde olası bir “mutluluk” uyandırır (s.805). Girişte sözünü ettiğimiz erginleme/ inisiyasyon sürecine dönebiliriz. Marcel bu kızlarla arkadaş olacak, sonunda aralarından birisiyle yakınlaşacaktır.

Rosemonde, Albertine, Andrée ve Gisèle adlı kızlardan oluşan bu “küstah küçük çete”yi (s.830) öncelikle “bütün” olarak algılar, plajda itişip kakışırlar, kıkır kıkır gülerler ve kıpır kıpır oynaşırlar. “İlkel organizmalar” gibi dağılır, toplaşırlar ve “pırıltılı ve titreyen tek bir salkım haline gelirler” (s. 829). Toplaşmış, bir arada, ortak bir varlıkları vardır. Hafif, maddesel ağırlığı olmayan, saf görüntüsel, sürekli hareket halinde bu “genç kızlar” imgesine “çiçek açmış” sıfatı açısından da değinmek gerekir.

Biri esmer, diğeri sarışın, biri sardunya rengi yanağıyla, diğeri düz burnu esmer teniyle, bu genç kızların uyandırdığı bütünsel haz, mutluluk, hafiflik anlatıcıyı daldan dala konan bir kelebeğe çevirir. Genç kızları benzettiği o “taze çiçekler kadar nadir türleri” başka bir yerde bulamayacağını hisseden anlatıcı, tıpkı buharlı bir geminin ağır ağır süren seyri gibi, yolundaki ilk çiçeğe varmayı acelesiz bekleyen, “bir çiçeğin taç yaprakları arasında oyalanan tembel bir kelebek”ten hiç de farklı değildir (s.806).

Anlatıcının bu çiçekten çiçeğe konma durumu kızlardan hangisinde karar kılacağını düşündüğü bölümlerde sıklıkla aklımıza gelir. Kâh uzun boylusunu, kâh sarışın olanını düşünür, kendi ifadesiyle “bulanık bakışı” birinden ötekine dolaşır durur (s.835); arkadaş olmayı şiddetle ister çünkü aralarından biriyle arkadaş olsa, “gençleştirici bir toplumun içine sızabileceğini” bilir (s.835).

Genç kızlar en belirgin biçimde “gül”e benzetilir. Pennsylvania gülü gibi. Anlatıcı kızlarla arkadaşlığı iyice yakınlaştığında “gül” benzetmesi yeniden karşımıza çıkar: “yeni tanıştığım kız farklı bir gül cinsinden elde edilen gül türlerine benziyordu” (s.893). Tabii Proust bir çiçek imgesiyle bırakmayacaktır bu romana başlık olan metaforu: Balbec günlerini anımsamakta/yazmakta olan anlatıcının kaleminde çiçeklerin körpe halleri, çiçek açmış hali, tomurcuklanmış ve meyvelenmiş halleri de yer alır. Balbec’te genç kızların çiçek açmış hallerini yeniden düşünürken, otuz yıl sonra annelerinin ve büyük annelerinin çehrelerinin alacağı düşkün ifadeyi, feri sönüş yanakları aklına getirir anlatıcı.

“Arkadaşlarımın bir gün dönüşecekleri o sert taneleri, o yumuşak yumruları çiçeklerin farklı dönemde olgunlaştığı bir bitkide olduğu gibi Balbec sahilinde yaşlı hanımlarda görmüştüm. Ama ne önemi vardı? O sırada çiçek mevsimi sürüyordu.” (s.895).

Zamanla Albertine Simonnet ile derinleşen ilişki, bu “genç kızı” Kayıp Zamanın İzinde’nin önemli kişileri arasında Mahpus ve Albertine kayıp’ta karşımıza çıkarır. Bu ciltlerde giderek derinleşen özel ilişkinin ilk aşamaları Çiçek Açmış Genç Kızlar’ın son sayfalarında yer alır.

Çiçek Açmış Kızların Gölgesinde Bir Anlatıcı

Normandiya’nın gözde şehri Cabourg’un sahilini hareketlendiren Manş’ın dalgaları üzerinde unutulmaz bir romanda hayat bulmuş “genç kızlar” martılar gibi Proust okurları için geziniyor. Bu kızlarda hayatın içinde tatlı tatlı gezinen, golf oynayan, şakalaşan, aşk çağrıştıran ve tutku uyandıran varlıklar görmüştü anlatıcı. Sevilen kadına çekilen bir erkek duyarlığı yükselmişti içinden. Dikkatini yönelttiği kadın ise “çiçek körpeliğinde” bir tendir (s.897). Genç kızlar bir çekim merkezidir; ışıkla, denizle, havayla, taze çiçeklerle, uçuculukla, hafiflikle ilişkilenirler; güzel duyular uyandıran bir bulut gibidir. Aynı zamanda birer fiziksel varlık olarak, gül gibi, görünür, koklanır, dokunulur, beğenilir çiçekler olarak hissedilmesi anlatıcının delikanlılığa adım atışını simgeler. Anlatıcının ruhunda açan çiçekler gibi de görebiliriz onları.

Marcel sıkıntıyla ve özellikle anneden yoksunluğun uyandırdığı iç daralmasıyla geldiği Balbec Grand-Hôtel’de kendini taze açmış çiçekler kadar saf ve güzel genç kızların peşinde, heyecanlı ve tutkulu, kıpır kıpır bir ruh hali içinde bulur. Genç kızların yanında farklı duyumsayışlara, ruhunda, hayalinde ve zihninde hareketlenen dalgalarla bırakır kendini.  Başka bir Marcel olacaktır. Anlatıcının genç kızların varlığına açılmış algı ve duyularının “tıpkı bir gül bahçesini talan ederken, bir bağda gözleriyle üzümleri yerken yaptıkları gibi, bu kızlara bir bal kıvamı kazandır”ması (s.895) benzetmesinden giderek, Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde’yi gençliğe özgü aşk ve hoşlanmanın fizyolojisini şiirsel bir dille ve erkeğin bakışıyla anlatan bir roman olarak görebiliriz.


[1]A l’ombre des jeunes filles en fleurs et le prix Goncourt 1919. Dossier de presse constitué par Thierry Laget, Paris, Honoré Champion, 2019, « Recherches proustiennes », 355 sayfa.

[2] Quoderni Proustiani, QP2021-09.pdf (padovauniversitypress.it) s.125.

[3] A.y., s..126

[4] Swannların Tarafı, YKY, 24.Baskı, 2021, s.7-9.

[5] Cocotte ya da kibar fahişe yüzyıl başında sosyete salonlarında çoğunlukla metres rolüyle tanınan, kimileri evlilik yoluyla soylu unvanı almış, salonlarda boy gösteren hanımlar. Odette durumu pek parlak olmayan bir soylu ile evlenmiş De Crécy olmuştur. Romandaki sıraya göre, anlatıcının büyük amcası Adophe’ün eski metresi, Swann’ın önce metresi sonra karısı, Swann öldükten sonra Forcheville Kontunun eşi, onun ölümünden sonra da Guermantes Dükünün metresi olarak yedi ciltte “cazip kadın” rolünü sürdürür.

[6] Birinci cilt anneyle bağın mükemmel bir betimiyle başlar. Bir türlü “iyi geceler öpücüğü” vermeye gelmeyen anneye karşı dokuz yaşlarındaki erkek çocuğunun içinde yükselen ruh hali anlatılır. Bkz. N. Ö. Kılıçeri “Proust’un Anlatıcısı Üzerine”, Ova Dergisi Sayı 1, Haziran-Temmuz 2022, s.13.


[i] Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde, YKY, Delta Dizisi, Şubat 2021.