Eşref Yıldırım: “Nereye baktığınız, neyle ilgilendiğiniz sizinle, kendinizi neyle özdeşleştirdiğinizle ilgili çok şey söylüyor.”

Abdullah Ezik

abdullah.ezik@sanatkritik.com

Abdullah Ezik, Eşref Yıldırım ile Melis Golar küratörlüğünde Bilsart’ta gerçekleşen “Geceden Kalma Bir Şey” başlıklı kişisel sergisi, üretim pratikleri ve yakın dönem işleri üzerine konuştu.

Geçtiğimiz günlerde Bilsart’ta açılan, Melis Golar küratörlüğündeki yeni kişisel serginiz “Geceden Kalma Bir Şey”de 2012 yılından bugüne kadar ürettiğiniz işlerden yapılmış bir seçkiyi izleyicilerle buluşturuyorsunuz. Öncelikle bu sergide göstermek istediğiniz işlere nasıl karar verdiniz ve Melis Golar ile hazırlık sürecinde nasıl bir yol izlediniz?

Çalışmaya başladığımızda Melis Golar, bir resim defterine bütün işlerimin bir dökümünü yapmıştı, çok güzel bir çalışma şekliydi, onun üzerinden konuşmaya başladık. Bilsart video odaklı bir sanat kurumu olduğu için önce videolara baktık. Portre serilerini dışarıda tutacağımıza karar vermiştik. Hangi işlerin birbiriyle daha iyi ilişki kurduğu, mekanla olan ilişkisi ve izleyicinin en az gördüğü çalışmaları göstermek önceliğimiz oldu. Bilsart’ın ilk katını kişisel, ikinci katını ise toplumsal işler olarak bölümlendirmeyi düşündük. Yaptığım her şey bir noktada birbirine değdiği için benim için eleme yapmak çok zordu, o yüzden dışarıdan bir göz olarak bunu Melis’in daha iyi yapabileceğini düşündüm ve gerçekten işlerin birbirleriyle ve mekânla kurdukları ilişki bakımından bütünlüklü bir seçki yaptı. Bu sergi için yeni bir iş üretme fikri de vardı, onun için de Bilsart mekânına özgü bir iş üretmek istiyordum.

Eşref Yıldırım

Sergideki işleriniz ile “kişisel olanın politik olduğu”na vurgu yapıyor, toplumsal tarih ile kişisel tarihin kesiştiği noktalara dikkat çekiyorsunuz. Kişisel olan ile politik olan arasındaki ilişki son yıllarda daha da tartışmaya açılan ve farklı perspektiflerden yaklaşılan bir konu ve bu sorunun cevabı sanatçının poetikasına dair de birçok şey söyle(yebili)r aslında. Siz bu konu üzerine ne söylersiniz? Bir sanatçı için toplumsal olan ile kişisel/bireysel olanın kesişimi nasıl bir anlam ifade eder? Bu kesişimde sizin için ne tür anlamlar yatıyor?

Ben daha önceleri, yaptığım işlerde kendimden bahsetmenin kibirli bir tavır olacağını düşünüyordum. Kendimi daha çok bir mesele üzerine düşünüp üreten, o işin işçisi olarak konumluyordum. Ama şimdi bakınca nereye baktığınız, neyle ilgilendiğiniz sizinle, kendinizi neyle özdeşleştirdiğinizle ilgili çok şey söylüyor. 2018’deki “Yenilgi Günlüğü” sergisinde yavaş yavaş kendimden bahsetmeye başlamıştım, durmaksızın aldığımız felaket haberleriyle nasıl başa çıkıyoruz, bununla nasıl yaşıyoruz gibi bir konu üzerinden kurgulanan bir sergiydi. Ama asıl 2020’deki “Kendimi Seviyorum–Fragman” videosuyla büyük bir kırılma yaşadım, ilk kez kendimi çırılçıplak, doğrudan ortaya koyduğum bir çalışma oldu. O da bir içerik üretmekten çok, olanı kaydetmek şeklindeydi ve çalışmayı tamamladığımda çok mahrem, özel bir şey olduğu için sergilenebilir olup olmadığından pek de emin değildim. Ama o videodaki duygu durumu dağıldıktan sonra fark ettim ki, kişisel bir şeyden bahsettiğinizde aynı oranda politik bir meseleden de bahsediyorsunuz. Biz daha doğmadan üzerimize inşa edilen cinsiyet rolleri ve ona uyum göstermediğimiz oranda dışlanıp aşağılanmamız politik, bütün bu ayrımcılıklar sürerken kendimizle kurduğumuz ilişkinin zedelenmesi politik, bütün bunların sonunda bir de “Kendini sev!” dayatmasıyla karşı karşıya kalmamız politik. Her şeyin bizde başlayıp bizde bittiği, dışarıda olan bitenin bizi etkilemesine izin vermememiz gerektiği -sanki böyle bir şey mümkünmüş gibi-, başarılı veya başarısız, mutlu veya mutsuz oluşlarımızın sadece ama sadece kendimizle ilgili olduğu, bulunduğumuz ortamı değil sadece kendimizi değiştirebileceğimiz, gerçekten istersek her şeyi başarabileceğimiz gibi söylemlerin sürekli ve sinsice üretilip yaygınlaştırılması da elbette politik.

Serginin merkezinde bir şiirini gördüğümüz Arkadaş Z. Özger’in hayatına ve yazdıklarına bakarsak; sadece toplumcu şiirlerin yazıldığı ağır politik bir atmosferde kendi var oluşunu gerçekleştirme olanakları çok kısıtlıyken aşktan, bedeninden, güneşe ve penise tapan rüzgârın yönünün bir gün değişeceğinden bahsetmesinin diğer toplumcu şiirlerden daha az politik olduğunu söyleyebilir miyiz?

“Yenilgi Günlüğü” sergisinde kişisel olanla toplumsal olanın kesiştiği noktayı farklı biçimlerde, farklı malzemelerle ürettiğim günlükleri kullanmıştım. Etrafımız bugünkü gibi sosyal medya ağlarıyla çevrili değil iken günlüklerimizde sadece kendi hayatlarımızdan, kendi çevremizden bahsedebiliyorduk ama artık hayatımız sadece kendi hayatımız değil ve zaten artık günlüklerimizi de sosyal medya hesaplarımızı da takipçilerimize yazıyoruz/gösteriyoruz.

Bilsart’ın ilk katında video yerleştirme ve örgü işleriniz yer alıyor. Bu bölümdeki işler sanatçının iç dünyasına doğru büyük/zorlayıcı/uzun soluklu bir yolculuğu da içerisinde barındırıyor. Bir dışavurum olarak, bu bölümdeki video yerleştirme ve örgü işlerinizi diğer çalışmalarınızdan farklı kılan nedir?

Giriş katındaki işleri farklı kılan şey konularını kişisel yaşamımdan almaları. İkinci kattaki işler ölüm, katlian, zayiat kayıtları tutmakla ilgiliyken alt katta yaşamaya devam etmeye, kendini hayata bırakmaya çalışan ve giderek yeni doğan günde umut arayan biri var.

Sergi mekânının ikinci katında ise toplumsal olayları ele aldığınız işler ön plana çıkıyor. Toplum ve toplumsal tarih, bellek, yazgı ile kurduğunuz ilişki bu anlamda oldukça çarpıcı. Yine bu işlere kayıp, toplumsal kırılganlık ve öfke duygusunun hâkim olduğu da söylenebilir. Sizin için toplum nasıl bir anlam ifade ediyor ve tüm bu kavramlaştırma/meseleleştirmenin ardında/ötesinde, toplum sizin işlerinize neden kayıp, yas ve öfke duygusu ile birlikte yansıyor?

Bütün bu işler aslında gazete kâğıdını tuval resmi yaparken bir malzeme olarak kullanmama dayanıyor. Gazete, zamanla sadece bir malzeme olmaktan çıkıp içeriği de belirlemeye başladı. Üçüncü sayfa portrelerini yaparken düşündüğüm şey; bu kadar çok önlenebilir ölümün olduğu bir yerde biz hâlâ yaşamaya devam edenler nasıl yaşayacağız, ne yapacağız sorusuydu. Çünkü sadece bilmek, insana bir sorumluluk yüklüyor. Hele ki adalet sağlanmıyor, yas tutulmasına dahi izin verilmiyorsa hafızadan silinmesini önlemek için daha fazla tekrarlamak, daha fazla insana duyurmak, hatırlamak, hatırlatmak, anmak dışında elinizden bir şey gelmiyor. Ben de elimdeki malzemelerle bunu yapmaya çalıştım, haberleri takip ettikçe konular üçüncü sayfadan taştı, aklım neredeyse elim oraya gitti. 

Kendimi Seviyorum başlıklı videoda ayna karşısına geçerek artık gündelik hayatın bir parçası olan düşmanca söylemi yeniden üretiyor ve bütün bir işi tekrarlar üzerine kur(gul)uyorsunuz. Burada tekrara dayalı vurgu, video izlendikçe etkisini arttırırken bir süre sonra tüm bunların nasıl gündelik hayatın bir parçası olduğunu da bize hatırlatır. Birbirine bunca zıt bu iki önerme sizde hangi eksen etrafında birleşti? Edimsel tekrara dayalı bu iş, sorunlu insan ilişkileri ve gündelik hayatta maruz kalınan düşmanca söyleme dair ne anlatır?

Videoyu pandeminin ilk aylarında çekmiştim, İstanbul’a dönemediğim için ailemin evindeydim ve gerçekten videoda göründüğüm haldeydim. Yazıştığım biri bana aynanın karşısına geçip kendimi seviyorum, ben değerliyim diye tekrarlamamı, inanmasam bile yapmamı önermişti, “bir gün gerçekten inanmaya başlayacak”mışım. Ben de başta bununla alay etmek için doğaçlama bir performans videosu çekmeye niyetlendim ama işler pek zannettiğim gibi yürümedi, doğaçlamalar sırasında kendime duyduğum öfke açığa çıktı. O sırada kendimi iyi hissetmem için öz bakım yapma tavsiyeleri de alıyordum, bununla ilgili performanslar da yaptım. Kendime duyduğum öfkenin sebebi olan, bana söylenmiş cümleleri aynada kendime okuyarak bunları da videoya dâhil ettim. 

Normların dışında kalanlara uygulanan ayrımcılık, insanların tek tek bireyler olarak değil de yapıştırılan bir etiket üzerinden değerlendirilmeleri ve daha önce bahsettiğim, tüm sorunların çözümünün kişisel gelişim öğretileri olduğu gibi meseleler etrafında dönüyor video. 

Kendimizi severken sevenle sevileni birbirinden nasıl ayırabiliyoruz bilmiyorum, birine -kendimize- duyduğumuz sevginin her zaman ona iyi geleceğinden emin olamıyorum. Ben dediğimiz şey neticede bir kurgu olduğu için, sevdiğimiz o kurgunun gerçekte olana ne kadar yakın olduğu da tartışmalı olabilir diye düşünüyorum. 

Akma Denemeleri, travma sonrası yaşanan donukluk hissine odaklanan, bu durumu su ile birlikte işleyen bir video. Bu noktada Akma Denemeleri‘ni Kendimi Seviyorum ile birlikte değerlendirmek/okumak da anlamlı olacaktır, çünkü gündelik şiddet ve travmadan akışkan bir hâle, bir çözüşmüşlüğe geçiş söz konusu. Bu noktada yer yer Gaston Bachelard’ın Su ve Düşler‘i, suyun insan için ifade ettiği anlam ve kattığı ruh da hatırlanabilir. Peki bu videoda çözülme, donma ve nihayetinde kendini bırakma hâlini neden özellikle “su” ile birlikte ele aldınız, bu şekilde somutlaştırdınız? Suyun buradaki düşünsel anlamı nedir?

Akma Denemeleri gerçekten de Kendimi Seviyorum’un arkasından geldi, ondan sonraki süreci anlatıyor. O sırada TAPA (Aktivistler için dönüştürücü sanat projesi) rezidansı için şehre uzak, ormana yakın bir yere gitmiştik, her yerden sular akıyordu, ben de akan sularla bazı performans videoları çekmeye başladım. Çekerken ne yaptığımı çok farkında değildim ama kurgu sırasında performansların kısa bir süre önce okuduğum “Kaplanı Uyandırmak” kitabında anlatılanlarla ilişkili olduğunu fark ettim. Kitapta beden bir nehir metaforuyla anlatılıyordu, travma ise suyun yolundan çıkıp bir anafora dönüşmesiydi. Travmayı iyileştirmek için suyu kendi akışına geri döndürmek gerekiyordu, travmanın bedende başladığı ve bedende iyileştirilmesi gerektiği anlatılıyordu. 

Performanslarda akan suyun altında duruyorum, suyun kat ettiği yolları gidiyorum, kendimi suyun akışına bırakıyorum, özetle akmayı öğrenmeye çalışıyorum. Bir tesadüf eseri yıllar önce yazdığım kısa bir metinde benzer imgeleri kullanmışım, onu da bu videoda okuyorum.

Bilsart’ın ikinci katında yer alan Takip, Bilanço, Kan İzi başlıklıişleriniz Türkiye’nin toplumsal tarihi ve yakın dönemde yaşadığı toplumsal felaketlerden hareketle ürettiğiniz özel eserler. Vicdan, adalet arayışı, kayıp, tutulamamış yas, toplumsal felaket gibi birçok konu, bu işler üzerinden bir kez daha izleyicilere hatırlatılıyor, tüm bu yaşananların yol açtığı kırılmalara işaret ediliyor. Serginin ikinci katına yayılan ve Roboski’de yaşananlara dair yüksek sesli bir itiraz olan bu işlerin sizdeki karşılığı üzerine ne söylersiniz? Roboski sizin için nasıl bir kırılma oldu ve işlerinize yansıdı?

“Hiç kimsenin Ölümü” sergisini hazırlarken her gün gazetelerdeki ölüm haberlerini tarıyordum. Roboski katliamı o günlerde gerçekleşmişti ve bu konuyla ilgili haberlere de rastlıyordum. Sergi üçüncü sayfa haberlerini konu aldığı için Roboski katliamı’nı sergiye dahil etmedim ama başka bir şekilde, başka bir yerde anlatmak istiyordum. Dava takipsizlikle sonuçlandıktan sonra göz bağları örme fikri oluşmaya başladı.

Cezasızlık ülkemizde çok büyük bir mesele ama bunu olabilecek en açık biçimde gördüğümüz yer Roboski. Her şey gözümüzün önünde oldu, sorumlular şüpheye yer bırakmayacak, kanıta ihtiyaç duyulmayacak şekilde ortada ama onlar değil katledilen insanların aileleri cezalandırıldı. 

Kullandığım örgü tekniği çok küçük düğümlerle ilerliyor, bu işlem çok fazla vakit alıyor ve emek istiyor. Böylece, ele aldığım konuyla uzun bir zaman geçirmiş, oraya (o gözlere) çok uzun bakmış oluyorum. Bu bir yanıyla bir sorumluluğu yerine getirme, borç ödeme gibi. Takip, bir yandan da üzerimize dikilmiş gözlerin bizden adalet istediklerini, adalet gerçekleşene kadar bu sorumluluktan kaçıp kurtulmanın, unutmanın bir yolu olmadığını görünür kılıyor.

Son olarak Yalnızlık Her Sabah isimli performansınızda mekân ile serginin ana temasını birleştirirken bir Arkadaş Zekai Özger şiiri üzerinden tüm olumsuzluklara rağmen bir umut vadediyor, doğacak yeni günlere dair yeni bir heyecanı içinizde barındırıyorsunuz. Serginin tam da bittiği ve her şeyin bütünleştiği bu noktada (iyi bir edebiyat okuru olduğunuzu da bilerek) neden Arkadaş Zekai Özger ve “Bir Gün Sevişmeyi Bana”?

Bu şiirle yine pandeminin ilk aylarında karşılaştım, muhtemelen daha önce okuduğum bir şiirdi ama “yalnızlık her sabah öldürüyor beni” dizesinin beni vurması o günlere rastlıyor. Şairler serisi için bu şiirden bir bölümü ördüm 2020’nin sonlarında, “çözerek gecenin ipliğini hışımla / hüznümü ve yalnızlığımı sarıyorum sabaha” dizelerinden de ilham alarak. O zamana kadar yaptığım en büyük örgü işti ve bu sırada o şiirle uzun bir vakit geçirmiş oldum. İş bittikten sonra da şiirle yaşamaya devam ettim, özellikle sabahları uyandığımda.

Bilsart’ta sergi yapma fikri ortaya çıktığında beni en çok heyecanlandıran şey, Bilsart’ın ortasındaki o büyük boşluğu nasıl kullanabileceğim üzerine düşünmekti. “Akma Denemeleri”nden sonra üst kattan alt kata o boşluktan akan, düşen bir şey ne olabilir diye düşünüyordum. Sonunda Arkadaş’ın dizeleri aktı. Performans sırasında (Orhan Veli’nin Dalgacı Mahmut’una benzettiğim bir işçilik yaparak) gecenin iplerini yukarı çekip sabaha sarıyorum, bunu yaptıkça şiir okunabilir hale geliyor ve yeni bir gün başlıyor.

Şiirin genel karamsarlığının içinden ortaya çıkan umut pırıltıları bu serginin ana ekseniyle çok uyumlu benim için. Yalnızlık her sabah öldürüyor beni derken günün –o sevecen çığırtkan- onu yeni bir oyuna çağırdığını da söylüyor, acıyla büyüttüğü aşkının ona bir gün sevişmeyi öğreteceğinden bahsediyor Arkadaş. Şiirdeki ruh haliyle Akma Denemeleri ve hatta Kendimi Seviyorum videolarında yaşama karışmanın, devam etmenin bir yolunu arayan bir kişi olarak kendi ruh halimi birbirine yakın buluyorum.