Bir Yası Kurgulamak

Burcu Yılmaz

“Edebiyat vardır. Çocuklar da ondan kendilerine göre koparabildiklerini alırlar. Çocuğu küçümseme yatıyor ‘çocuk edebiyatı’ sözünde. Bırakalım, çocuk da yüzmeyi (okuma yazma) öğrendikten sonra bizim girdiğimiz denize girsin.”[1]

 “Çocuk kitapları bana eskiden olduğu gibi şimdi de umudu anlatıyor. Diyorlar ki, bak, cesaret böyle bir şey. Cömertlik böyle bir şey. Çocuk kitapları bana büyücüler, aslanlar ve konuşan örümcekler aracılığıyla, yaşadığımız dünyanın şakalar yapan, çalışıp didinen ve acılara katlanan insanların dünyası olduğunu anlatır. Çocuk kitapları der ki dünya kocaman bir yer. Der ki umut kıymetli. Der ki yiğitlik önemli, ince zekâ önemli, duygudaşlık önemli, sevgi önemli.”[2]

 (Bu alıntılar gerekliydi. Benim yerime konuştular. Ve ne diyeceksem bir güzel toparladılar. Da Vinci bana dil çıkarsın.)

Marsık ve Ben, “çocuk edebiyatı” ve “çocuk kitapları” üzerine öfkeli düşüncelerimi (hayır, kitaplara değil bu konuda ahkâm kesenlere ve meseleyi durmadan sulandıranlara yönelik düşüncelerimi) pekiştiren; neyin ne olduğunu, ne olabileceği, nasıl güzelce ve pek derinlikli ifade edilebileceğini “bir çocuk kitabı olmasına rağmen!” gösteren ve bunu rafine cümlelerle (çevirmen Tuğçe Özdeniz’e şapka çıkarıyorum) yapan bir kitap. “Yetişkin işi kitapların sulandırılmış biçimi” olmaktan öteye hâlâ geçemeyen çocuk kitapları ve çocuk kitabı yazarları bolluğunda bu tür kitaplara denk gelmenin beni nasıl heyecanlandırdığını anlatamam (Yine de deneyeceğim).

Marsık ve Ben’i bu yazıyı yazmak için tekrar okuduğumda neredeyse iki sayfada bir kitaba işaretler koymam, notlar almam gerekti. Ana hatlarıyla yas tutmak, kendini gösterme kaygısı, kendini kabullenebilme becerisi üzerinde (de) duran kitapta iştahlı okur, göndermeler ve dil üzerinde durursa daha da çok malzeme çıkarıyor kendine. Mesela başka bir metinden konuk kahramanların kurgunun inanılırlığını güçlendirmede nasıl da işe yaradığını görüyorsunuz. Mesela başka eserlere yapılan göndermelerin okuma eylemenizi nasıl da genişlettiğini deneyimliyorsunuz. “Ergenlik” ve “aydınlık” sözcüklerinin bir arada olduğu bir paragraf (“Ergenlik. Bu sözcüğü hiç sevmiyorum, iğrenç. Ve biraz ısrarcı. Sevdiğim bir sözcük varsa o da aydınlık.” s. 58) sözcüklerin anlamlarını eşeleyip arada pek çok “salyangoz izi” bulmanızı sağlıyor. Birazını tarif etmeye çalıştığım bu bollukta ben hikâyeyi baştan/yeniden kurma ve yas üzerinde durmaya çalışacağım.

*

Marsık ve Ben bir yas temeli üzerine iki arkadaşın, ergenin, büyüme ve birbirine destek olma hikâyesini yerleştiriyor. Ailesi savaş yüzünden ülkesinden ayrılıp Avustralya’ya yerleşen Marsık, kendine küçük nesnelerden oluşan bir dünya kurup annesinin yasını tutuyor. Marsık bu dünyayı kitabın başında karşılaştığımız tepeye kuruyor. Ve bu tepe öbür kahraman Joey’nin kovuğu diyebiliriz. Joey hassas, duyarlı bir çocuk. Tepesinde bir gün bir “ağaç- evuzaygemisi” ve  orada yaşayan bir casusla karşılaşıyor ve bu istilacıyı keşfedip tepesini geri kazanmaya karar veriyor. Yazar bizi işgal, istila ve savaş üzerine düşündürmeye tam da kitabın başında sevk ediyor, ve bir anlamda paralel bir “okuma” yapmamızı sağlıyor. Yetişkinler bu işi kanla hallederken çocukların nasıl daha barışçıl (hayır, çocukların vahşi olduğu inancımdan vazgeçmedim.  Onlarından dünyasında oyunun hâlâ varlığını korumasının getirdiği bir iyi niyet olduğuna inanıyorum ama) olabildiğini görüyoruz. Joey’nin sözcüklerle vurulmaktansa onları duymak istediğini söylemesi daha en baştan bu barışçıllığı ve umudu ele veriyor. Bir “istila” yetişkinleri birbirinden koparıyorken iki çocuğu bir araya getiriyor.

Martine Murray

İkilinin ilişkisi Joey’nin Marsık’a Marsık adını vermesiyle, zira Marsık adını söylemiyor, başlıyor. Kendi dünyasında yaşayan, hatta kendi dünyasını kuran Marsık, Joey’yi bu dünyaya kabul ediyor ve bir yasla yüzleşiyoruz. Marsık, annesi yerine koyduğu meşe palamuduyla kaybının üstesinden gelmeye çalışıyor. Bir şeyin yerine başka bir şeyi koyarak o kayıpla baş etmeye çalışmak Freud’un deyimiyle başarılı ve hayata yeniden başlama olasılığını barındıran bir yas. Marsık’ın yas tutma biçimi ve hikâyelerle bağı üzerine düşünürken Judith Butler’dan da faydalandım. Butler’dan alıntılayacağım şu uzunca bölüm Marsık’ın meşe palamuyla ve öteki gündelik nesnelerle ilişkisini; hikâyeler uydurma ve belki de böylece olanları makul bir zemine çekme çabasını;  gerçeği/kendini bozup yeniden kurmasını; ailesi üzerinden deneyimlediği yurdundan ayrılmayı, savaşı; ve Joey’yle bir yasın gölgesindeki dönüşümlerini daha açık kılıyor:

 “Freud bize birisini kaybettiğimizde o kişideki neyin yitirildiğini her zaman bilmediğimizi hatırlattı. Öyleyse insan kaybettiğinde esrarengiz bir şeyle de karşı karşıya kalır: kayıpta bir şeyler saklanmaktadır, kaybın kuytularında kaybolan bir şey vardır. Yas neyi kaybettiğini bilmeyi gerektiriyorsa (…) demek ki esrarengiz boyutu sayesinde, tam akıl erdiremediğimiz bir şeyi yitirmenin kışkırttığı bilmeme deneyimi sayesinde sürdürülmektedir. Kimi insanları kaybettiğimizde veya bir mekândan ya da cemaatten yoksun kaldığımızda basitçe katlandığımız şeyin geçici olduğunu, yasın biteceğini ve önceki düzenin bir şekilde yeniden kurulacağını düşünebiliriz. Ama belki de, katlandığımız şeye katlandığımızda kim olduğumuza dair bir şey ortaya çıkar, başkalarıyla bağlarımızın hatlarını çizen, bizi oluşturanın o bağlar olduğunu bize gösteren, bizi meydana getiren bağları ya da ilişkileri bize gösteren bir şey. Burada bağımsızca var olan bir ‘ben’ varmış da sonra basitçe oradaki ‘sen’i kaybetmiş değildir, özellikle de ‘sana’ olan bağlılığım beni ‘ben’ yapanın bir parçasıysa. Bu koşullarda seni kaybedersem, kaybımın yasını tutmanın yanı sıra kendime karşı anlaşılmaz oluveririm. Bizi oluşturan bağların bazılarını kaybettiğimizde kim olduğumuzu ya da ne yapacağımızı bilemeyiz. Bir düzeyde ‘sen’i kaybettiğimi düşünürken beklenmedik bir şekilde ‘ben’im de kaybolduğumu keşfederim. Bir başka düzeyde, belki de ‘sende’ kaybettiğim, hakkında hali hazırda kelime dağarcığım olmayan şey, münhasıran ne benden ne de senden oluşan, ama bu terimleri farklılaştıran ve ilişkilendiren bağ olarak kavranması gereken ilişkiselliktir.”[3]

Aslında sadece Marsık’ın, bir çocuğun, değil, babasının yas sürecine de şahit oluyoruz kitapta. Marsık’ın 69. sayfadaki Çehov’dan alıntıladığı, “Biliyor musun Joey, bir hikâye bittikten sonra, en iyisi başını ve sonunu atmak. Çünkü asıl yalan bu kısımlarda söyleniyor.” cümlesi hem kızın başa çıkma yöntemi olarak kurguladığı/aktardığı hikâyelerin devamlılığına hem de sonu olmayan hikâyelerin vaat ettiği umuda çakılmış bir sinyal sanki. Hatta daha ileri giderek, sonunun hızlıca bağlandığını düşündüğüm Marsık ve Ben’in de bu motivasyonla kurgunun gelişim kısmında daha çok durduğunu söyleyeceğim.

*

Sadece yas temasına odaklanarak arka planda bıraktığım Joey’nin hakkını yediğimi biliyorum. Veya eşit olma hali üzerine ne çok şey söylenebileceğini. Veya olduğun gibi olabilmenin zorluğu hakkında… Onları keşfetmek de size kalsın. Şimdi bir kapanış cümlesiyle kovuğuma çekileyim: Doğru bir yerde duran, yası incelikle anlatan ve her yanından duyarlılık süzülen bir kitap Marsık ve Ben.

Marsık ve Ben, Martine Murray, Çeviren: Tuğçe Özdeniz, Editör: Seda Ateş, Can Çocuk, 2022, 160 s.


[1] Aritmetik İyi Kuşlar Pekiyi, Cemal Süreya, Can Yayınları, 2022, s. 10.

[2] Neden Çocuk Kitapları Okumalıyız (Ne Kadar Büyük ve Bilge Olursak Olalım), Katherine Rundell, Çev. Şiirsel Taş, Domingo, 2020, s.47.

[3] Kırılgan Hayat – Yasın ve Şiddetin Gücü, Judith Butler, Çev. Başak Ertür, Metis Yayınları, 2005, s. 37-38.