Bir Kavşakta Kesişen Anlatılar: Hurra Aşağılara, Yokuş Aşağılara!

İpek Bozkaya

Bırakın herkes hikâyesini kendi bildiğince anlatsın.”

Tristram Shandy Beyefendi’nin Hayatı ve Görüşleri, 1759

Tarihi bağlamından bağımsız olarak, modern ve postmodern romanın ortaya çıkışı, romanın ortaya çıkışıyla aynı vakaya denk gelse de Türkçe edebiyatta roman ve postmodern roman için bir tarihsel sıralama takip edilmiştir. Deneysel roman ise yine 1605 kadar eski olmasa da ondan yaklaşık bir asır sonra Tristram Beyefendi’yle ilk örneğini verdikten sonra Türkçede yirminci yüzyılın ikinci yarılarında ilk örnekleri görülmeye başlanmıştır. Sterne’ün yazma işini okurun tanık olduğu bir düzlemde sürdürmesi, okura anlatmak istediğini daha iyi ifade etmek için yazının ortasında “bakın aslında şu şekildeydi” diye çizerek göstermesi, bazen okur tamamlasın diye boşluklar bırakması, daha sonra onun açtığı yoldan yeni yollara varacak Virginia Woolf, James Joyce, Carlos Fuentes, Milan Kundera, Salman Rushdie gibi yazarların anlatılarını etkilemiştir. Türkçede ise bütün edebi mirasın verilerinden, veriminden, kendi öznelliğinden, his rikkatinden, kalem kuvvetinden ivmelenip edebi üretim noktasına varan Haldun Taner (Ayışığında Çalışkur), Salah Birsel (Dört Köşeli Üçgen) gibi yazarlar yerli edebiyatta anlatının biçimlerini esnetme denemeleri yapmışlardır. Eylül 2021’de çıkmış olan Hurra Aşağılara, Yokuş Aşağılara! romanı üç asır önce açılan akağı takip eden ve yeni sapaklar bulan deneysel metinlerden biridir. 

Hurra Aşağılara, Yokuş Aşağılara!’nın deneyselliği anlatının geleneksel yapısının parçalanmasından ve metnin kesintiye uğratılmasından kaynaklanmaktadır. Milan Kundera Roman Sanatı’nda “Şiir olayda değil, olayın kesintiye uğradığı yerdedir; nedenle sonuç arasındaki köprünün yıkıldığı ve düşüncenin tatlı bir aylaklık içinde serserilik ettiği yerdedir. (151)” der. Hurra Aşağılara, Yokuş Aşağılara! anlatısında biçim denemesi yapan yazar, K’nın karaca’ya dönüşmesini okura okuduğunu düşünme ve sindirme fırsatı vererek düşüncenin aylaklık etmesine izin vererek anlatır. Burada anlatıyı özgün hale getiren biçimsel farklılığın ilk ipucu Fiskos A adlı ilk bölümde yer alan şu epigraf vesilesiyledir; “Bir kitapta tek bir kişi yazar olamaz, eskidendi o.” Okurun yazım sürecine dahil edileceğinin ilk ipucunu bu cümleyle veren yazar metnini kurgularken devamında okurla iş birliği yaparak yazma edimini sürdürür.  Yazarın düşünsel sürecine dahil olunan okuma eyleminde bu kitabı gerçekleştirmenin yolunu yazarla birlikte aramak kitabı özgünleştirmektedir. Anlatı biçimlerinin geleneksel kalıplarından sıyrılarak kendini kuran bu kitapla yazar içerikten ziyade biçimi önceler, yahut şöyle söylemek daha doğru olacaktır; hiçbir şeyin öncelenmiyor ve her şeyin sorgulanıyor oluşu kitabı deneysel kılar. Yazma işinin teknik olarak hangi veçhelerden geçerek bir ürüne varıyor oluşu bu kitabın işaret ettiği önemli meselelerden biridir. Bu eylemi yazar, edebi düzlemden çıkıp okur olmakla yazar olmak arasında eş zamanlı bir hareket halinde kurgular. Örneğin anlatıcı (aynı zamanda yazar) yazma zamanını anlatı zamanıyla ve okuma zamanıyla aynı ana denk getirerek gerçekliği bir performansa dönüştürür. Artık metin, eylemsellik öncesi oluşturulmuş bir tüketim nesnesi değil, okuma eylemiyle birlikte üretildiğine şahit olunan bir performanstır (happening). İcra etmek, icra etmeyi göstermek gibi güdülerle yola çıkan bu performansta yazarın okur şahadetini talebi şu gibi parçalarda görülmektedir;

“Dışarısı hakkında yazabilmek için ilk önce dışarıya çıkıyorum. Tümüyle gereksiz ama, yaptım gene de. Dışarısını halbuki keyifli bir anlatımla, hiç dışarıya çıkmadan, aktarsam, sanatta hikâyenin üzerindeki perdeyi kaldırma dedikleri teknikle okura dışarıyı ‘en çıplak hâliyle’ gösterebilirdim. Fakat onun yerine dışarıya çıktığım için, okuru da dışarıya, mevcut, tozlu ve sucunun el arabasının tıkırtılarıyla içe işleyen dışarıya çağırıyor, virajı alamadığından geri geri gidip toplamaya çalışan bir araba yüzünden yaya ve araç trafiklerindeki akışlarda sıkışıp bir kadınla çarpışayazıyorum. (23)”

Bu eylemselliğin bir ucu intihar ettikten sonra ölüme giderken kanıyla ölüm semptomlarını kaleme alan Beşir Fuad’ı selamlarken bir ucu da Cervantes, Denis Diderot ve Sterne’e uzanmaktadır. Yazarın yazının neliği üzerine düşünmesi, fikir yürütmesi ve yazma teknolojilerini sorgulaması Dışarısı adlı bölümde çerçevesi beli bir konsepte dönüşür: Pan-anlatı. Daha sonraki bölümlerde konseptin detaylarını, yaklaşımını, gerekliliklerini, sınırını detaylarıyla veren yazar bu özgün anlatı türünde uyuklar gibi yazar, acelesi yoktur, roman başlar başlamaz romana hücum etmez. Pan-anlatı “bütün” anlamına gelen pan önekinin imlediğinin aksine bütün anlatıların birleşmesi demek değildir, “kökeni hep başka kökenlere bağlanan ve çıktısı da başka çıktılara bağlanan, bütün anlatıları içermeyen ama konumlanışı dolayısıyla kuşkusuz bütün anlatıların bir araya geldiği bir anlatı kavşağından yazmak olarak yazmak” tır (25). Yazar Dalgam/n adlı bölümde panlatı türünü detaylandırır. Hem yeni türü açıklayıp hem de bu türe dair bu kitap vesilesiyle örnek vererek yazar aslında çok katmanlı bir eylem gerçekleştirmektedir. Kitap hem Hurra Aşağılara, Yokuş Aşağılara! adlı kitabı değerlendimek isteyecek bir eleştirmenin söyleceklerini içerirken hem kendini hem de okurunu inşa etmektedir. Teknik detaylar verdiği kısımlar, şiir olarak yazılmış kısımlar, günlük olarak yazılmış kısımlar, felsefe yaptığı kısımlar, salt hikâyeyi içeren kısımlar, kitabın sonunda kitabı açımlayan kısımlarla birlikte bu kitap hem kurguyu hem eleştiriyi hem okur yargısını hem yazar çabasını aynı anda barındırmaktadır. Hikayeyle denemenin, kurmacayla gerçekliğin, edebi olanla felsefenin bir kavşakta kesiştiği bu kitapta arada sapaklar olsa da yine de aslında K’nın karaca’ya dönüşmesinin takip edildiği bir düzlem vardır. Fakat yazar burada sapaklarla ana hikaye arasındaki dengeyi çok iyi kurmuştur. Bu denge oyun vesilesiyledir. Yazarın önerdiği bu konseptte oyun önemli bir katalizördür. Oyun postmodern edebiyatın başlangıcından beri metinler için önemli bir element olmuştur. Burada yazar ve okur arasında kurulan oyun yazar tarafından okurun oyuna çağrılmasıyla gerçekleşir. “Panlatıcı sızarını kitabın okunarak girilemeyen, ancak okumanın bir noktasında ansızın sızarak girilebilen bir odasında beklemektedir (159). Oyunun önemi; oyuna dahil olursan kitap kendini ele vermeye başlayacaktır, yoksa oyuna sızmazsan kitabın konusuyla hiç karşılaşmadan kitabı bitirebilirsin (159).

Hurra Aşağılara Yokuş Aşağılara! anlatısında kitabın özgün yapısını verecek olan ipucu aslında kitabı açmadan hemen önce kitabın başlığı ile kitabın türü olarak yazılmış olan “panlatı” kelimesi vesilesiyledir. Kitap isminden itibaren okuru farklı ve sıra dışı bir evrene çekeceğinin sinyalini vermektedir. Kitabın başlığında iki adet noktalama işareti olması ve bunlardan birinin ünlem olması okurun heyecanını tetikleyici bir unsur olarak belirirken; hurra kelimesindeki devingen çağrışım ve harf tekrarı ile aşağılara kelimesindeki ikileme şiire yakın ve kuvvetli bir anlatı okunacağı hissini vermektedir. Nitekim anlatının devingen, parçalıklı, uyumayan, uyutmayan ama dinlenmeye izin veren yapısı kitabın başlığının verdiği beklentiyi doyurmaktadır.

Hurra Aşağılara, Yokuş Aşağılara! panlatısı yer yer ana hikâyenin etrafında dolanırken uğranılan sapaklar dolayısıyla çok sesli bir yapıya evrilmektedir. Bu sapaklar yazarın edebiyatla ilgili düşünceleri ve otobiyografik özellikler taşıyan sesi, nihilist bir kuş üzerinden felsefi düşünceler, gerçeküstü öğeler, anlatının teknik yorumlamaları, konseptin açıklanması gibi unsurlardan mürekkeptir. Yazar bütün bu unsurlara yan yana var olma hakkı tanıdığı için Hurra Aşağılara, Yokuş Aşağılara! panlatısı sadece anlatıcının ve karakterlerin algısı değil, bütün algıların kesişiminde bir zenginlik olarak belirmektedir. Bu anlatı konseptinde yazarın bu şekilde bir denge kurması anlatıyı bir kolaj çalışmasına döndürmektedir. Nitekim anlatıda mevcut olan bilinçler ve söylem kesitlerinin bazılarının çıkarılması ve halihazırda başka bir anlatıya eklemlenmek üzere değerlendirilmesi metnin biricik doğası karşısında göze batmaz. Böylesi bir zengin söylem alanında yazarın edebiyatla ilgili teknik akıl yürütmelerin yanında, tüketim toplumu eleştirisi, aşk ve arzunun doğası, ölüm ve yaşam gibi konular üzerine fikirlerini bazen fantastik olarak nihilist bir kumru, bazense iyi fikir yokçu üzerinden vermesi de kitabın seslerini renklendirmektedir. Hurra Aşağılara, Yokuş Aşağılara! panlatısı bu haliyle bir düşün-deneme, bir fantastik öykü, bir kuramsal/eleştirel kitap olarak ve daha da fazlalaştırmaya müsaade ettiği yapısıyla, bir kitaptan aynı anda birkaç türde kitap çıkaracak ya da tam tersi birkaç türün birleşip tek bir kitapta eridiği bir yapıya sahiptir.

Yazar kitabın sonunda akrabalık kurduğu eserlerin açımlamalarını yaparak dipnotlarda Hurra Aşağılara, Yokuş Aşağılara! nın oluşmasında sesine sızan sesleri belirtir. Her şeyle bağ halindeki bu panlatı bu kısa yazıda henüz yer veremediğim, biçim ve içerik olarak üzerinde durulması gereken daha birçok öğeyi barındırırken, üzerine konuşulacak çok alan açmasıyla çağdaş Türkçe edebiyatın verimli eserlerinden birisidir.