“Binlerce yıllık bir çınarın dalında bugün bir yaprak olarak salınıyorsam; önümden giden kadınların bıraktığı tözdendir.”

Ayten Kaya Görgün

Halam Narin, altı kardeşin en büyüğü, çocukken etrafımda gördüğüm diğer kadınlardan hep farklıydı. Annem dahil çenelerinin altından bağladıkları eşarplardan yoktu onda. Düğünlerde diğer masalarda fısır fısır konuşulup halam imlenirdi. Çünkü makyaj yapan kadın sadece halamdı.  Duvarında portre fotoğrafı olan devrin tek kadınıydı. En azından benim dünyamda.

Yıllar sonra halamın kendisinden dinledim: dokuz yaşında bile değilken köyünden çıkarıp bir hâkimin yanına vermişler. Kör karısına baksın, evin içinde dönsün diye.  Beslemeymiş benim halam, emeği karşılığı satılan, kiraya verilen. Kendi hayatının değil ama insan ticaretinin öznesi olan.

Havva, o da bir besleme. Vüsat O. Bener’in 1952’de yayımlanan “Havva” öyküsü eve gelen hizmetçi kızı kıskanan kız çocuğunun ağzından anlatılıyor. Horlanan, dışlanan Havva’nın ölümüyle biten bıçak kesiği gibi bir öykü.

Füruzan ilk öykü kitabı Parasız Yatılı (1971)’ da “Haraç” adlı öyküsüyle o da bir beslemeyi kendi ağzından uzun uzun anlatıyor.  Daha da geriye gidersek, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın 1901’de yayınlanmış “Nimetşinas” hikayesinin konusu yine besleme ya da başka bir tabirle evlatlık. Aslında besleme ya da evlatlık bir nevi köleliğin devamı niteliğinde. Edebiyat, sanat çoğunlukla bireysel üretimler olmakla birlikte edebiyatçılar, sanatçılar yaşadıkları zamanın ruhundan, içinde bulundukları coğrafyanın ekonomik, siyasal, kültürel atmosferinden azade bir üretim yapamazlar.  Bir ağacın yeşerirken, meyve verirken, gölgesini salarken nasıl ki altında olduğu güneşin, kökünü saldığı toprağın, dallarına dokunan rüzgârın ötesinde başka bir şekil alamadığı gibi yazar da kalemiyle eşelediği/eşelendiği topraktan öte değildir aslında. 

Türkiye imparatorluktan cumhuriyete evrilirken kapitalist ilişkilerin yaygınlaştığı bir döneme de geçmiş oldu. Ev hizmetlerinde köle kullanımından, göçmen kadın işçilere geçiş, değişen siyasi iklimin ve üretim biçimlerinin sonucu olmuştur.

Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın kaleminden okuduğumuz Neriman’ın hikayesi belki de Neriman’ın bedeninde kaç gölge kadının hikayesidir. Rumeli göçmeni Neriman, bir konakta evin küçük hanımına arkadaşlık etmesi için alınır. Küçük hanım ölünce Neriman konaktan ayrılır, annesiyle birlikte başka bir konağa hizmetçi olarak girer. Yeni konakta, yaşlı köleler bu körpe, becerikli kıza çok da dirlik vermezler. Evin hanımı Neriman’ı kocasından korumak için mi, kocasını Neriman’dan korumak için mi, kızı evlatlık aldığını ilan eder. Neriman’ın hizmetçilikten evlatlık konumuna geçmesi onun işlerinde bir değişikliğe hafiflemeye neden olmaz. Belli ki evin hanımı görmüş geçirmiş, dünyayı çok seyretmiş bir kadın ancak olacaklara engel olamıyor. Konağın beyinin bir süre sonra Neriman’a ilgisi artıyor. Sonunda onu ikinci karısı olarak almak ister. Hikayemizin adı neydi, Nimetşinas. Yani iyilik bilir! Neriman hanımını düşünerek konağı terk ediyor.

Neriman’dan elli yıl sonra Havva girer edebiyat dünyasına. “Benim saçlarım yumuşak. Havva’nın saçları keçe gibi. Annem ustura ile iki defa kazıttı saçlarını uzasın diye, ama uzamadı, kısa kaldı. Burnu da öyle biçimsiz ki! yamyassı. Tıpkı okul kitabımızdaki maymunun burnuna benziyor burnu. Hiç sevmiyorum. Pis, hırsız.”

Vüsat O.Bener her şeyi anlatmaz da siz bir okur olarak yazarın sustuğu, yutkunduğu yerleri doldurduğunuzda Hava’nın başına gelenlerin o son nefeste ağzından çıkan “baklava” kelimesinin ne anlama geldiğini sezersiniz. Kim anlatırsa anlatsın besleme hikayeleri mutlu bitmez. Çünkü kitapların dışında da hayat öyle mutlu, adil akmıyor. 1930’lara gelindiğinde Alevi-Kürt evlatlıklar yaygınlaşıyor. Dersim olayları sırasında özellikle kız çocuklarının subay ailelerine verilerek Sünni-Türk olarak yetiştiriliyorlar.

Fakir ve kimsesiz çocukları evlatlık, besleme, ahretlik, yanaşma adları altında alıp ev hizmetlerinde kullanmak, cumhuriyet döneminin orta sınıf aileleri için aynı zamanda statü yükseltme meselesi haline geliyor.

Modern Osmanlı zengin hanelerinde kölelerin yanı sıra ücretli ev hizmetlileri de çalışıyor. O zamanlar gayrimüslim hizmetçiler, mürebbiyeler sıkça görülüyor. Yalnız mürebbiyelerin durumu diğer ev çalışanlarından farklı. Edebiyattaki örneklerinden de gördüğümüz gibi onlar ev halkından saygı da görüyorlar.  

Yola devam edip öykülerde çalışan kadınların izini sürdüğümüzde karşımıza Sebahattin Ali çıkıyor. “Isınmak İçin” (1939) öyküsünde evlere çamaşır yıkamaya giden bir çocuğuyla dul kalmış kadının hikayesini serer önümüze. Yazar, aynı kitabında “Ayran” (1938) öyküsüyle de üç çocuğunu bırakıp el yanında hizmetçiliğe, çamaşıra giden bir başka kadını daha çıkar karşımıza.

Bir çamaşırcı kadın hikayesi de Orhan Kemal’den gelir, “Çamaşırcının Kızı” (1952)

Nezihe Meriç “Dünyadaki Teknik Arıza” öyküsünde iki çocuklu dul bir kadını anlatır. Kadınımız bu kez çamaşır yıkamaz da dikiş diker.

Adalet Ağaoğlu Hadi Gidelim adlı öykü kitabında “Dar Odanın Karanlığı” öyküsünde aynı dikiş atölyesinde çalışan Sultan ve Ayten’i anlatır.

İsimlerini andığım öykülerde kadınların evden çıkışları, emeklerinin karşılığını ücrete dönüştürmeleri, yine ev içi işlerin devamı niteliğinde olduğunu görüyoruz. Genel olarak ya ev içi işlerine, ırgatlığa, dikiş atölyelerine, sonra sonra dokuma fabrikalarına gidiyorlar. Bu işlere de giderken tanıdık, bildik birine emanet ediliyorlar. Örneğin Adalet Ağaoğlu’nun öyküsünde Sultan daha önce girmiş işe, Ayten ona emanet ediliyor. Sultan ablalık yapıp göz kulak oluyor ona. İki kadın yollarda birlikte gidip geliyorlar.

Kadınların çamaşır yıkamak ve dikiş dikmekten başka yaptıkları işler de vardı. Şukufe Nihal 1919- 1960 yılları arasında roman, öykü ve gezi notları yazmış. Tek öykü kitabı “Tevekkülün Cezası”ında kahramanımız Gülgün, tabii babası ve kocası olmadığı için çalışıyor! Annesi yaşlı, evin geçimi ondan soruluyor. Gülgün bir kuaför. Musikiyle uğrasan bir gençle nişanlanıyor. Bir süre sonra nişanlısı askere gideceğinden kendisine ekonomik olarak destek vermesini istiyor. Gülgün annesine ve kendine zor baktığını söylediğinde nişanlısı onu terk ediyor.

Öykülerde sıkça karşılaştığımız bir konu da çalışan kadının emeğine göz diken erkekler. Bu özellikle eğlence dünyasında çalışan kadınların kendini koruyamadığı bir durum. Gündelikçilerin anlatıldığı öykülerde evde annelerinin yolunu gözleyen çocukların dışında, sigara ve içki bekleyen evin yiğit erkeler var.

Yüz yıllarca toplum içinde değil ev içlerinde de görünmeyen, görmemezlikten gelinen kadınlar, öykülerde de gördüğümüz gibi daha çok hayatın zorlayıp ittirmesiyle birlikte sokağa çıkmışlar. O doymak bilmez “el alem ne der” ağızlarının yara bere içinde bırakıp öğüttüğü kadınlardan ölmeyip de sağ çıkanlar, geriden gelen kadınlara küpe niyetine, “Her şeyden önce eline ekmeğini al!” diye fısıldar olmuşlar.

Belki de bu sebeptendir memlekette kız öğrencilerin erkek öğrencilerden daha başarılı olması. 

80’lere gelindiğinde öykülerde gördüğümüz kadınlar da değişmiştir artık…

Erendiz Atasü’nün ilk öykü kitabı Kadınlar da Vardır (1983). Kitapla aynı adı taşıyan öyküdeki kahramanlarımızdan biri Gülşen. Gülşen doktordur, kadın doğumcu. Evli ve iki çocuğu vardır.

“Gülşen zaman kıtlığı içinde yaşıyordu, hep acelesi vardı, bir yere ya da bir şeye yetişecekti, koşardı hep, yavaş yürümeyi unutmuştu.” Hangi kadın bu tempoda yavaş yürüyebilirdi ki zaten?

Gülşen aynı zamanda klinik şefiydi, anlatıcı bunun üzerine diyor ki, “Her şey duyarlı bir dengeye bağlıydı. O denge bozulursa Gülşen de taşraya sürünüverirdi.  Yaşam, bir yığın çabucak bozuluveren dengeler üstüne kurulu bir tahterevalli sanki…”

Atasü “Balkon Saati” öyküsüyle Neşe’yi çıkıyor karşımıza, bu kez bir öğretmen. Okul yaz tatilinde, daha birkaç aylık çocuğu var, günleri onun bakımı ve ev işleriyle doluyor. Komşu kadınlarla arkadaşlık etmeye ilk kez fırsat buluyor. Öykü altan altan diyor ki; mesleği olsun ya da olmasın bütün kadınların derdi akşama kocalar gelmeden yemeği yetiştirmek.

Neşe evde kaldığı, komşu kadınları gördüğü bu süre içinde kendisini, hayatını tartar “Bahse girerim Nemide Hanım Simone de Beauvoir’i duymamıştır bile. Ve ben, Nemide Hanım, biz, hepimiz işte şimdi aynı çizgideyiz. Neye yaradı vaktiyle okuduklarım? İnsan öğrendiklerini başka bir şeylere, davranışlara, eyleme dönüştüremedikten sonra…” (Balkon Saati, 1970)

Bugüne geldiğimizde öykülerde kadın işçiler ne durumda? 1990’larda yükselişe geçen öykü, 2000’li yıllarda da özellikle kadın yazarların çoğalmasıyla birlikte raflarda her geçen gün artmakta. Öyküleri taradığımızda çalışan kadınların işyeri kaynaklı sorunlarını anlatan, mekân olarak işyerlerinde geçen öyküler çok fazla değil ama artık anlatılan kadınların kentte yaşayanları çoğunlukta. Ana tema çalışan kadınlar olmasa da kahramanların çalıştığını görüyoruz. Daha çok hizmet sektöründeler, artık çalışma mekanları değişti onları alışveriş merkezlerinde, plazalarda, restoranlarda ve tabii yine temizlikte görüyoruz.

Gaye Boralıoğlu “Mübarek Kadınlar” kitabında Kara Delik öyküsüyle günün nasıl döndüğünü hiç görmeden, dört yanı bir kere bile dönüp bakmadığı aynalarla çevrili tuvaleti nasıl temizlediğini anlatır.  Pınar Öğünç “Beterotu” kitabında tezgahtar bir kızı anlatır. Aynı kitabında Ağ Tercihleri öyküsüyle bu kez plazada çalışan bir kadın anlatır.

Zaman, kadınların çalışmasının ayıp olduğu zamanları çoktan geçmiştir artık…