Ümit Güçlü: “Kendi dillerinde şiir kültürüne katkı sağlayan her şair Yeryüzü Şiirleri dizisi için bir değerdir.”

Abdullah Ezik

abdullah.ezik@sanatkritik.com

2021’in en ayrıksı ve özel yayınevi dizilerinden birisinin de Ketebe’nin “Yeryüzü Şiirleri” olduğunu söyleyebiliriz. Öncelikle bu dizi fikri nasıl ortaya çıktı ve gelişti?

Öncelikle söyleşi için size ve Sanat Kritik sitesine teşekkür etmek istiyorum.

Ketebe Yayınevi genel yayın yönetmeni Furkan Çalışkan ile şiir konuşmalarımızdan birinde böyle bir eksiklik gördüğümüzü fark ettik. Yazar, şair, okurların genelde çeviri şiirlere olan küçük bir önyargısı olduğu tespitini de sık sık okuduğumuz isimler üzerinden yapardık. Yayınevi zaten e.e. Cummings’in şiirleri gibi Ezra Pound’un Cathay’ı gibi kitapları basmıştı. Bunun bir dizi halinde yapıldığında daha düzenli ve dikkat çekici bir yayım macerası olacağını planladık. 80’li yıllardan itibaren hızlanan bir çeviri şiir külliyatımızdan hangi ismi konuşsak “O kitabın baskısı var mıydı?”, “O şairi kim çevirdi?” gibi soruları sık sık sorduk. Hâlâ da sormaktayız. O halde bu diziye bir isim verelim fikri Furkan Çalışkan’dan geldi. İsmini de, “yeryüzünde” yaşayan bütün insanların ortak dillerinden biri olan şiirin; dil, din, ırk fark etmeksizin hepimizin ortak dillerinden biri olduğu tespiti üzerinden koyduk. 

Şiir, son yıllarda yayınevlerinin de tercihi sonucu biraz roman ve öykünün gölgesinde kaldı. Bu konuda birtakım maddi beklentiler ve satış endişeleri de büyük etken oldu elbette. Böyle bir durumda da Ketebe’nin bir şiir dizisi yayımlamasının önemi daha da artıyor. İlk olarak, şiire olan ilgi sizce de gerçekten azaldı mı yoksa bu durum yayınevlerinin beklentileriyle mi ilgili?

Katılıyorum tespitinize. Türkiye’deki pazar araştırmalarına göre en az satan tür, edebiyata dair kitaplar özelinde konuştuğumuzda çeviri şiir oluyor. Son yıllarda yayınevleri, dünyadaki roman ve öyküyü sıkı takibe aldılar fakat güncel şiir kitaplarını aynı istekle takip etmiyorlar. Aslında arz talep dengeleri açısından haksız da sayılmazlar. Asıl sorun bana kalırsa “okurun beklentileri” ile ilgili. Geçtiğimiz yıl Louise Glück Nobel almasına rağmen hala Türkiye’de yayımlanmadı. Okurlar büyük bir iştahla talep ettiler mi peki bu şiirleri? Hayır cevabını zorlanmadan verebiliyoruz.

Başka bir açıdan yaklaşırsak da yayınevleri ve editörler, okurun beklentilerine göre davranmaktansa bu beklentiyi inşa eden kişiler değiller mi? Bunu yapmaya çalışıyoruz diyebilirim. Evet okurlar genel olarak şiire ve çeviri şiire ilgi göstermiyorlar. Bu bizim için verilerden birisidir yalnızca.

Ümit Güçlü

İkinci olarak, yeni bir şiir dizisi hazırlarken temel kıstaslarınız neler oldu? Dizinin üzerine yoğunlaştığı temel konu ve fikirler neler?

Dünyada pek çok dile çevrilen ve sevilen birçok şair var. Fakat ülkemizde, bahsettiğim ve anlaşılması çok zor olan “şiir çevrilemez” yanlış düşüncesinin uzun zamandır kırılamadığını da gözlemliyorum. Temel olarak, şiirin çeviri ile değer kazanan ifade yolları ile de başka bir dile aktarılabileceğini düşünüyoruz. Edebiyatın evrensel bir dil olduğunu ve başka kültürlerin deneyimlerini keşfetmenin en heyecan verici şeylerden biri olduğu fikri yine bu dizinin temellerinden. Yaşayan şiire bakmayı, dünyada gündem olan şiir ile ilgili gelişmeleri izlemeyi ve bunları Türkiye’deki okura estetik çizgiyi bozmadan sunabilmeyi istiyoruz. Çevirmenlerin önerilerini ve fikirlerini, kitabın oluşum sürecine dahil etmek ve bu deneyimlerden faydalanmak da önemsediğimiz bir diğer konu. 

Dizi çerçevesinde Federico Garcia Lorca’dan Max Jacob’a, Ezra Pound’dan Nazmi Ağıl’a, John Ashbery’den Giuseppe Ungarretti’ye kadar farklı coğrafya ve kültürlerden çeşitli şairlere yer veriyorsunuz. Dizi için bu isimleri seçmenizin özel bir nedeni var mı? Dizide yer vereceğiniz şair ve kitapları neye göre belirliyorsunuz?

Kendi dillerinde şiir kültürüne katkı sağlayan her şair Yeryüzü Şiirleri dizisi için bir değerdir. Biz bunları, Türkçeye çevrilen yazılardan, şairlerin şairler üzerine yazdığı incelemelerden, dünyada yayım yapan dergilerdeki dosya konularından, ülke edebiyat tarihinde önemli bir yeri olan fakat çevrilmeyen isimlerden seçiyoruz. Şimdiye kadar yayımlanan bu isimler de bu düzende gelişti. John Ashbery değil de Audre Lorde de olabilirdi. Ya da Giuseppe Ungaretti değil de Eugenio Montale de olabilirdi. İlla şu listedeki isimleri çevirelim gibi bir sistemimiz yok. Bana sorarsanız doğru olan da bu. Birkaç listeleme yapıp bu şairlere çevirmen aramaktansa, çevirmenlerin şairlerle kurduğu bağlara odaklanıyoruz. Çünkü çevirinin bir görev gibi değil zevkle yapılan bir süreç olduğunu düşünüyoruz. Çevirmenlerin de diziye önerdiği kitaplar oluyor bu bağlamda. Bu bizi çok sevindiriyor. Onların şairlerle kurdukları özel bağların, çevirinin niteliğini artıracağı çok açık çünkü. Bazen de bu şekilde işleyen bir süreç sonucu, şair diziyi seçmiş oluyor. İlginç değil mi? Yıllar önce farklı bir ülkede yaşamış ve iyi şiir yazmaktan başka bir şey yapmamış olan şair, yıllar sonra çevirmeni aracılığıyla, Yeryüzü Şiirleri’ni seçmiş oluyor. Biz aslında bir dizi inşa etmiyoruz bir diziyi keşfediyoruz. Dizi, bizi belirliyor.    

Bu kadar özel şairlerin buluşturulduğu bir şiir dizisine bir şairin yön vermesi ayrıca dikkate değer bir durum. Peki bir şair olarak sizin bu diziye yaklaşımınız nasıl? Buradaki şair ve eserlerin sizin üzerinizde özel bir etkisi var mı?

Elbette, dizi ilerledikçe heyecanım da artıyor. Sonu belli olmayan bir şiir dizisi oluşturabiliyor olmak benim için gurur verici. Her kitap yayımlanışında kitaplığımdaki sıraya o kitabı yerleştiriyorum ve sık sık tozunu alıyorum kitapların. “Bu kitabın yayımına katkı sağladım” demek bu cümleyle birlikte birçok şeyi de aynı anda söylemektir aslında. Hastalık gibi tiryakilik gibi bir şey. Kitapların kapak tasarımlarının da üzerimdeki etkisi çok özel. Tasarımcı Harun Tan çok orijinal fikirleri ile belirli bir çizginin üzerinde işler ortaya çıkarıyor.    

Ezra Pound, gerek yaşadığı maddi şartlar, gerek kendine has fikirleri ve edebî dostlukları, gerekse eserleriyle 20. yüzyılın en kendine has isimlerinden biri. Siz de bu dizide Pound’un Lustra ve Hugh Selwyn Mauberley adlı iki özel eserine yer veriyorsunuz. Sizce Pound’u bu kadar özel kılan nedir? Söz konusu bu iki eser üzerinden hareket ettiğimizde Pound üzerine ne söylersiniz?

Pound, delilik ile dahilik arasında gidip gelen eşsiz bir isim. Asıl önemli kitabı Kantolar’dır. Bazı şeyleri “sadece o kişiyi okuyarak” öğrenebiliriz. Ezra Pound da öyle. Onda bulacağınız şeyleri sadece onu okuyarak anlamlandırabiliyorsunuz. Önümüzdeki yıllarda hakkında yazılmış ve çevrilmeyen biyografiler de Türkçe’de artacaktır. Ketebe Yayınevi Pound kitaplığı da yapıyor. O kitaplar da Pound düşüncesi için çok çok önemli kitaplar. Bugüne kadar çevrilmemiş olmasını da anlayamadığım büyük bir isim.  

Çağdaş Amerikan şiirinin önemli isimlerinden John Ashbery de bu seri kapsamında okurlarla buluşuyor. Şiirlerinde gündelik gerçekleri tüm zenginliğiyle düşsel bir atmosfer içerisinde harmanlayan Ashbery bunu nasıl başarır?

Ben John Asbery’i Yapı Kredi Yayınları’nın Profil dizisinden çıkan kitabı ile tanımıştım. Bu kitap kapsamında Türkiye’ye de gelmiş ve bu kitap için söyleşiler de vermişti.  Birçok incelemeye konu olmuş, şiirleri farklı yazarlarca birçok defa incelenmiş bir şair. John Asbery imgenin kullanımı yönüyle Frank O’hara ile anılır. Şiire yaklaşımı ile de birçok şaire yön göstermiş bir isim. Nazmi Ağıl’ın çevirisini güncelleyerek yeniden oluşturduğu bir kitapla Asbery’i bir kere daha okurla buluşturmak istedik. Güzel de oldu.

Nazmi Ağıl, gerek çevirileri gerekse bu dizide yer verdiğiniz Bangladesh Blues adlı eseriyle üzerinde ayrıca durulması gereken özel bir isim. Öncelikle Ağıl hakkında bir çevirmen ve şair olarak ne düşünüyorsunuz?

Çok çok özel bir isim Nazmi Ağıl. Sadece şiir değil düzyazı çevirileri de çok önemlidir. Şair olması çevirmenliğini de şüphesiz eşsiz kılıyor. Canterbury Hikayeleri, William Wordsworth, Beowolf ve bu gibi zor yazarların ve metinlerin de çevirmenidir. İlgi alanı çok geniş bir isim. Karşılaştırmalı edebiyat, çocuk edebiyatı, İngiliz Edebiyatı, Türk şiiri gibi farklı alanlarda orijinal işlere imza atmış birisi. Benim için yazdığı metinler, şiirler hep yol gösterici olmuştur.

Ağıl, bu kitabında Bangladeş’e yaptığı yolculuk sırasında yazdıklarını bir araya getiriyor ve okuru da kendisiyle beraber uzak bir coğrafyada uzun bir seyahate çıkarıyor. Ağıl’ın bu seyahate dair notları, dizeleri, şiirlerini bu kadar çarpıcı yapan nedir?

Bangladesh Blues kitabı, şiirimizde alışkın olduğumuz bir kitap değil. Öncelikle İngilizce yazılmış daha sonra Türkçeleri yeniden yazılmış bir şiir toplamı. Bir opus aynı zamanda. Baştan sonra tasarlanmış bir yapıt. Kitabı şiir kitabı olarak, gezi kitabı olarak, anlatı olarak ya da çeviri şiir olarak okuyabiliyorsunuz. İster orijinalinden isterse de kendi dilinden. Tabi hangisinin orijinal olduğunu da düşünmemiz için bir imkân sağlıyor. Ya da kitap İngiliz Edebiyatına yoksa Türk Edebiyatına mı ya da Bangladeş Edebiyatına mı ait? Türk şiirinin içinden, Türk şiirinin alışkanlıklarıyla yazmış bir ismi birden Bangladeş’e ışınlasaydık acaba nasıl şiirler yazardı? O coğrafyada, o koşullarda Türk şiiri nasıl çalışırdı? Ve daha bir sürü soru sormamızı sağlayan, tam anlamıyla Yeryüzü Şiirleri’nin zeminine yerleştirebileceğimiz bir kitap.

Kitabın yayım sürecinden sonra da kitap kendini yazmaya devam etti. Bangladeş Konsolosluğu aracılığı ile çok olumlu dönüşler aldık. Bangladeş’e yatırımları olan iş insanlarından olumlu dönüşler aldık. Ve   kitap birden bir köprü gibi oldu. Çok ilgimizin olmadığı bir coğrafyayı tanıma imkânı da sağladı. Bu yönü ile de dediğim gibi, dizi bizi de inşa etmeye başladı.

Federico Garcia Lorca, dünya şiirinin belki de en bilinen isimlerinden birisi. Siz de Deniz Bile Ölür’ü oldukça yetkin bir çevirmen/şairin imzasıyla, Ülkü Tamer çevirisiyle yayımladınız. Bu eser bağlamında sizi özellikle Tamer çevirisine yönlendiren bir neden oldu mu?

Ülkü Tamer’in eserleri Ketebe Yayınları bünyesinde çıkıyor. Çeviri hakları da yayınevinde. Bu tür Türkçeye katkıları çok çok önemli isimlerin çevirilerini de yeniden dolaşıma sokmamız gerekiyor. Bunlar bizim için birer sorumluluk. Ödev.

Yine Tamer üzerinden de gündeme getirebileceğimiz bir başka mesele, bu dizideki birçok şiir kitabının aynı zamanda şair olan çevirmenler tarafından çevrilmesi. Bu bilinçli bir tercih midir? Şairlerin şiir çevirisini bunca ayrıksı ve özel kılan nedir? (Şiiri bilmeleri mi, aynı zamanda şiir yazmaları mı, şiiri ve edebiyatı kendileri için özel bir alan olarak benimsemeleri mi; nedir?)

Bana sorarsanız çevirmenin şiir yazması ya da şair olması önemli bir seçim nedeni olur. Fakat hiç şiir yazmamış birisinin de çok nitelikli çeviriler yapabileceğiniz düşünürüm. Bu bir kıstas değil bence. Çok iyi futbol oynayan birisi iyi bir teknik direktör olabilir. Ama hiç oynamamış başka birisi daha iyi bir teknik direktör olabilir.

Bazen çevirmenin şair olması olumsuz bir faktör olarak da kitabın şiir atmosferine dahil olur. Kendi yazdığı şiire benzettiği ölçüde kitabın alanına zarar verebilir. Can Yücel mesela bu tartışmaların odağındaki bir isimdir hep. Usta çevirmenler bu ayrımları da şüphesiz göz önünde bulundururlar. Her çeviri aslında çevirmenin kendisine karşı bir meydan okumasıdır. Bile bile lades demesi gibi. 

Yine çağdaş Amerikan şiirinin bir başka özel temsilcisi olan Charles Simic’in Yaklaş ve Dinle’si de bu dizide yer alan eserlerden. Pulitzer gibi önemli bir ödüle de sahip olan Simic, özellikle benimsediği sade ve doğal şiir anlayışıyla kendisinden sıkça söz ettiriyor. Simic, hem bu kadar doğal hem de akıcı olmayı nasıl başarıyor? Simic’in şiir dilini siz nasıl tanımlarsınız?

Bence Charles Simic’in şiirinin kaderini onu yaşamı çizmiş. Sırbistan’dan (o zaman Yugoslavya) Amerika’ya göçmesi ve oradaki yaşamı o dil ile algılaması, bu sade ve duru şiiri oluşturmasına neden oldu. Çok şiir yazan, şiiri küçük ayrıntılarda da görebilen bir isim.  Çok iyi bir gözlemci ve muzip bir karakteri de var. Bu da yazdığı şiire yansıyor.

Sahici Mucizeler, Fransız şair Max Jacob külliyatına ait seçme şiirlerden, şiir üstüne düşüncelerden ve şairin bir başka ünlü şaire, Apollinaire’e yazdığı mektuplardan oluşan bir derleme.  Diğer şairlerden farklı olarak neden Max Jacob için bu denli kapsamlı ve Jacob’un farklı türlerdeki eserlerinden bir derleme yapmak istediniz?

Max Jacop’a ait özel bir nedenden dolayı böyle bir toplam oluşmadı. Her şair kendi malzemesi ile, fotoğrafları ile, hakkında yazılmış önsözler ile geliyor. Bu kitap da Apollinaire’e yazdığı mektupları ile geldi. Başka bir detay da Cemal Süreya’nın önsözüdür mesela. Biz nasıl inşa edersek öyle oluşuyor. Mümkün olduğunca okuru da bilgilendiren detayları kitaplara yerleştiriyoruz. Fakat okurları, şiirle doğrudan karşılaştırmak ve onları kendi ilgileri doğrultusunda araştırma süreçlerine yönlendirmek de önemlidir.

Son bir soru olarak, “Yeryüzü Şiirleri” yoluna nasıl devam edecek? Yakın dönemde bizi neler bekliyor?

Şimdiye kadar 10 ayda 8 kitap çıkmış. Bu ritim şiir kitabı yayımı açısından ideal rakamlara denk düşüyor. Çevirmenlerle çalışmalarımız, zihnimizdeki şairlerin çalışma programlarını yapmamız vs. böyle devam ederse bundan mutlu oluruz. Yakın dönemde birçok isim gündemde elbette. Fakat söyleyip heyecanı kaçırmak istemiyorum. Tüm çevirmenlerin, yazarların ve okurların geri dönüşleri bizim için çok önemli. Bu söyleşi aracılığı ile bu daveti tekrar etmiş olmak isterim. (umitguclu2006@mail.com)