Beni sahiplenmek ister misiniz?

Burcu Yılmaz

“Ben onun insanıyım” cümlesinden uzak durduğumu, bu gözü kör eden ve eşitliği bozan gösterişli “duyarlılığın” karşısında yer aldığımı söylemeliyim. Durum çok basit: Bir kediyle/köpekle/kaplumbağayla veya ayıyla birlikte yaşıyoruz.

Hangimiz hangimizi sahipleniyor diye bunca zaman düşünmem yersizmiş. Gayet klasik bir şeyi yapmak, sözlükte “sahiplenmek” sözcüğünün anlamına bakmak bu konuyu çözmem için yeterliymiş. Sonuç: İkimiz de birbirimizi sahipleniyoruz. Veterinere götürüp mamasını verdiğim için kendimi pek de bir şey sanmama gerek yokmuş. Tepemde uyuyan kedi, ayakucumda uyuyan köpek,  koltuklarımı kemiren hamster (ki ilk kısa filmimin oyuncusuydu) ve kavanozunda dönüp duran Suad’ın da bana bir anlamda sahip çıktığını düşünebilirmişim. Birbirimize sevgi göstermek de(Suad sevgisini göstermede çok iyi olmasa da)birbirimizi sahiplenmek anlamına geliyormuş. Yine de “ben onun insanıyım” cümlesinden uzak durduğumu, bu gözü kör eden ve eşitliği bozan gösterişli “duyarlılığın” karşısında yer aldığımı söylemeliyim. Durum çok basit: Bir kediyle/köpekle/kaplumbağayla veya ayıyla birlikte yaşıyoruz.

*

Bu yazıda ele alacağım ilk kitap Yaşlı Adam ve Deniz Tatili su gibi akıveren eğlenceli kurgusu ve zekice mizahıyla ilgimi çekti çekmesine ama beni daha çok heyecanlandıran metinler arası benzerlik ve göndermelerdi. Hemingway’in Yaşlı Adam ve Deniz’inden söz ediyorum… Hani yaşlı bir adamın, bir çocuğun ve bir kılıçbalığının kahramanı olduğu novelladan. Yaşlı Adam ve Deniz Tatili’ni okurken yazar, Hemingway’in metninin bir parodisini yapmak üzere mi yola çıktı yoksa kitap bitince benzerliği fark edip mi böyle bir isim oyununa başvurdu bunu düşündüm. Eğer ilk durum söz konusuysa Sparchuh’ün önünde eğilebilirim. Ki iki metin arasındaki göndermeler ayrı bir yazı konusu olabilirdi bu durumda.

Şimdi, Yaşlı Adam ve Deniz Tatili’nin başrolünde (zaman zaman bundan emin olamasak da) bir ginepig var: Otti. Otti, Polke ailesiyle yaşıyor ve düşünüp akıl yürütebiliyor, elbette. İnsan değil hayvan olduğu için konuşamıyor sadece. “Bunun yerine sık sık düşünürdü. Oysa insanlarda durum, şimdi bir kez daha fark ettiği gibi tam tersiydi. Onlar konuşabiliyordu, hem de ara vermeden, ama sıra düşünmeye gelince… Yok, bunu başaramıyorlardı işte.” (s.21) Otti’nin ahenkli ve mizahi iç sesini Julia Dürr’ün çizimleriyle okuyoruz. Tamam, biraz geri gidelim: Otti’nin ginepig annesi Polkelerin küçük kızı Anjelina ve Anjelina, Otti’sine pek düşkün. Hep birlikte çıkacakları deniz tatilinden hemen önce, kalacakları yere evcil hayvan getirmelerinin kesinkes yasak olduğunu öğreniyorlar da işler herkes için yolunda gidiyor. Çünkü Otti’yi münzevi, yaşlı komşuları Bay Möhring’e bırakıyorlar. Çünkü evinde bir örümcek, bir güve ve bir karasinekle yaşayan, yani evcil hayvanlarla yaşamaya hiç de yabancı olmayan Bay Möhring bu sayede kabuğunu azıcık çatlatıyor da hem hayatına biraz renk giriyor hem de Bayan Waller’la yakınlaşıyor. Bunlar sadece başlangıç. Devamında yaşlı adamın deniz tatili kısmı işin içine giriyor ve yalnızlık, annelik, sevgi, arkadaşlık üzerine düşünmek için daha çok malzeme çıkıyor bize.

Yalnızlığın neredeyse yüceltildiği zamanlarda çift olmaya, birlikte olmaya veya yalnız olmamaya böylesine doğrudan göndermelerde bulunan, bununla kalmayıp insan veya hayvan herkes için mutlu sonun bu olduğunu açıktan açığa söyleyen bir kitapla karşılaşmak, yalnız yaşamaya fazlasıyla alışkın benim gibi biri için biraz sarsıcı oldu. Hatta bu değerlerin yüceltiliyor olmasına başta daha eleştirel yaklaştıysam da sonrasında birlikte olmanın, sevip sevilmenin, koruyup kollanmanın aslında hayatı yaşanmaya değer kılacak temel şeyler olduğunu bir kez daha hatırladım. Belki de hayali arkadaşlara son vermenin zamanı artık gelmiştir. Panço gibi tüylü ve sıcak bir şey daha iyi olurdu kuşkusuz.

Tek başınayken her şey güzel değil mi?

Hayvan sahiplenmeyi tersine çevirerek (işte yine “ben onun insanıyım” meselesine geldik) kendine insan arayan bir köpeğin gözünden yazılan Panço Kendine İnsan Arıyor hem çizimleri hem de metniyle çok eğlenceli, muzip bir resimkitap. Rita ve Adsız serisini bilenler, benim gibi, daha çok yakınlık duyabilirler bu kitaba. Ters kız çocukları akıllı uslulardan daha eğlenceli görünüyor her defasında ne yapalım. Kendine uygun insanı arayan panço bol tüylü olan birini de deniyor, durmadan koşanı da, kıl toplayanı da, bir sürü küçük insanlıyı da… (Bu tanımlamaların metni eğlenceli kılan başat unsurlar olduğunu söylemeliyim.) En sonunda, ağaçları korumak ve kendi isteğiyle banyo yapmak gibi tuhaf zevkleri olan bir kız çocuğunda karar kılıyor.

Sonrasını söylemiyorum ama daha güzel olan tek başına olmak mı, başkasıyla birlikte olmak mı yoksa sana ihtiyaç duyan birisiyle birlikte olmak mı Panço gibi düşündüm ben de. Panço’nun hikâyesi 32 sayfaya sığdığı için o kendi cevabını çoğumuzdan daha kolay buluyor. Benimse hâlâ kafam karışık, hele iki kitabın, tesafüden, üst üste geldiğini düşünürsek… Önemli olan bize ihtiyaç duyan kişilerle birlikte olmak mı? Varlığımız başkalarının bize ihtiyaç duymasıyla mı daha anlamlı oluyor? Veya kendimizi böyle mi daha işe yarar duyuyoruz? Yıllardır zihnimin gerisinde dönüp duran, hangi şiirden olduğunu ve doğru anımsayıp anımsamadığımı bilmediğim bir dize var: “Kurtaracak bir şey aradım.” Tek başınalık, yalnızlık güzel güzel olmasına da kişi varlığının meşruluğunu başkalarıyla daha kolay kanıtlayabiliyor belki de. İntihar edemiyorsak işe yarayalım.