melikesonmezer@sanatkritik.com
Kıraathane İstanbul Edebiyat Evi’nin ev sahipliğinde gerçekleşen “Where Things Linger / Asılı Şimdi” sergisinin mimarı Serkan Aka ile eserleri ve sergi üzerine konuştuk.
Serkan Bey, seslerle olan ilişkinizin başlangıç noktası nedir?
Hayatımın farklı dönemlerinde sesle çeşitli biçimlerde ilgilendim ama şu anki hali, çocuklukta kurduğum ilişkiye benziyor. Kendiliğinden hareket eden nesnelerin çıkardığı sesler, gıcırtılar, tıkırtılar, melodik olmayan sesler… Bazı dönemlerde amatör bir biçimde müzikle uğraştım. Lisedeyken babamın mandolinini çalmaya başladım. Üniversitede enstrüman tasarımcısı yakın bir arkadaşım oldu (Çağlayan Örge). Onun atölyesinde çalışmak bana çok şey öğretti; ilk enstrüman denemelerimi o dönem yaptım.
Yıllar sonra, pandemi döneminde çalıştığım bir proje için ses çıkaran düzenekler tasarladım, daha sonra aynı projede çalışan arkadaşlarımla Tophane Noise Band’i kurduk. Bu, sesle yeniden derinlemesine uğraşmam için büyük bir motivasyon yarattı. O zamandan beri kesintisiz bir deneme ve üretme süreci içindeyim.
Serginin ismi bizi derin bir düşünce dünyasına davet ediyor. “Asılı Şimdi”nin hikâyesi nedir?
İşleri üretirken net bir kavram üstünden ilerlemiyorum, ama sergiyi kurgularken genişlemiş bir arada kalma hâline yakın hissettim. Önce İngilizcesini bulduk: Where Things Linger, “şeylerin oyalanarak kaldığı yer” demek. Geçmiş ya da geleceğe ait olmayan, ama genişleyen bir zaman aralığı gibi. Nesneler, sesler ve ışık, başka bir şeye dönüşmeden hemen önceki eşikte oyalanıyorlar. İşlerimde, hayatımda sıkça hissettiğim bir duraklama hâli bu—hedefe yönelmeden, havada asılı kalmak. Türkçesini de böyle bulduk (yakınlarımdan çok yardım aldım): “Asılı Şimdi”, yönü belirsiz, kapısı sürekli aralık duran, bir yere varmaktan çok, varmamayı kabullenen geniş bir şimdi. Şeylerin oyalanmasına, kırılmaya, yamaya, yeniden toparlanmaya açık bir süreklilik… Ziyaretçiye de tam bu eşiğin içinde, yönsüz bir zamanı duyumsama alanı bırakıyor diye umuyorum.
Alışılmış sergi düzenlerinin dışına çıkan bir yerleştirme sundunuz. Gündelik hayatta karşımıza çıkan – kahve fincanı, tülbent, çivi, pamuk ipliği, kalebodur parçaları gibi – nesneler, son yıllarda birçok sanatçının malzemesi haline geldi. Ancak sizin işlerinize farklı bir hava hâkim. Sanki bu zamana ait değillermiş gibi hissediliyor. Zamanda bir kırılma yaratmak gibi bir amacınız var mı?
Böyle bir amacım yok, ama gündelik nesneler, tanıdık oldukları kadar zaman dışı bir yerde de durabiliyorlar. Seçtiğim sesler de öyle, herhangi bir yerden veya zamandan olabilecek şeyler. Belki daha fazla ilişki kurulabilecek nesneleri seçtiğim için böyle bir zamansızlık hissi oluşmuş olabilir. Çok yeni veya çok eski nesneleri kullanmaktan genellikle kaçınıyorum.
Sergide, beni çocukluğuma götüren birçok eserle karşılaştım. Çıkrık gibi ses çıkaran legolar, eski desenli banyo kalebodurları, Kıraathane’nin camlarını örten tülbentten perdeler… Bunların seslerle bir diyaloğu var mı?
Gündelik nesneler ve sıradan sesler herkeste kolaylıkla bambaşka çağrışımlar yaratabiliyor. Legoları Brüksel’de bir depoda bulmuştum. Sergideyken küçük bir çocuk başlarına geçti, saatlerce parçaları birbirine takıp söktü—onun için çok güncel bir nesneydi muhtemelen. Benim için o takır-tukur ses, ceviz çuvallarını karıştırırken duyduğum seslere benziyor.
İnşaatların kesintisiz sürdüğü, konutların eskiyemeden yıkıldığı bir şehirdeyiz. Eksik Günler ’deki kırık fayansları, arkadaşlarımın yardımıyla tavan aralarından, bahçelerden, moloz yığınlarından topladık. Salındıkları hastane paravanında, vantilatörlerin etkisiyle, ağır sert görüntülerinin aksine birbirlerine nazikçe dokunup hafif sesler çıkarıyorlar. Yine fayansların tersine camlardan uzanan tülbent ise yumuşak, neredeyse nefes alıp verir gibi dalgalanıyor, yatıştırıyor.

Daha önce Brüksel’de bir sergide eserlerinizi sergilemiştiniz. “Asılı Şimdi” sergisinde oradan buraya taşıdığınız işler oldu mu? Olduysa hangileri?
Evet, geçtiğimiz Ocak–Şubat aylarında Brüksel’de, Moussem Nomadic Arts Center’ın konuk sanatçı programına katıldım. O süreçte birçok iş ürettim. Bunların bir kısmı, Amira Arzık’ın küratörlüğünde yine Brüksel’de gerçekleşen Somewhere Around Here sergisinde yer aldı. Sonra işleri İstanbul’a taşıdık, hem bu işlerden hem de son dönemde İstanbul’da ürettiğim yeni işlerden Kıraathane’yi düşünerek yeni bir seçki yaptık.
Az önce bahsettiğim legolu çekmece (Arada), kırık aynalardan oluşan Asılı Şimdi, büyük çivili iş Mırmır, küçük ayakkabı çivileriyle yapılmış Tepe Taklak ve çekmeceli düzenek Albüm, Brüksel’de ürettiğim işlerden.
Ön aydınlık odadaki üç işi –Hiçbir Şey Olmadığında (saat çanları), Eksik Günler (kırık fayanslar) ve Geri Sar (abajur camı)- ise Brüksel dönüşü İstanbul’da yaptım.
Kısaca Asılı Şimdi, iki şehrin de atıklarından oluşuyor.
Çekmeceden yarattığınız masa düzeni dikkat çekiciydi. Kırık kahve fincanları, hareket eden minyatür oyuncaklar, zarlar, anahtarlar… Aslında bir düzensizlik hâkim. Bu düzensizliğin içindeki düzen üzerine konuşabilir miyiz?
Bu işi Brüksel’de yaptım. Çekmeceyi ve masa ayaklarını farklı yerlerden toplayıp bir araya getirdim. İşin adı Albüm, içindeki nesneler değişebilir, her seferinde başka bir kurgu yapılabilir. Bu sergide, çekmecenin içinde farklı dönemlerde topladığım objeler var. Kesinlikle benim için hatırası olan, değerli şeyler değiller, aksine her yeri topladığınızda geride kalan, sınıflandıramadığınız şeyler. Ve bu çekmecede, birbiriyle çarpıştıkça yeni kurgular oluşturarak sürekli evrilen bir düzen içindeler.
Hep kullandığımız “pamuk ipliğine bağlı” deyimini bu sergide adeta canlı gördük. Eski çivileri pamuk ipliğine bağlayarak bir ses seremonisi yaratmışsınız. Bu fikir nasıl ortaya çıktı?
Çoğu kez süreç, elimde ne varsa onunla başlıyor; sonradan geriye bakınca asıl dikkat ettiğim şeyin hareket ve ses olduğunu fark ediyorum. Mırmır işinde ince iplik, çivilerin daha serbest salınımlarına ve iyi çınlamalarına izin veriyor. Bu işteki el dövmesi büyük mıhlar, eski bir Beyoğlu evinden çıkmalar. Onların o sağlam, sert görüntülerinin tersine pamuk ipliği ince, her an kopabilir halde ama kopsa da yeniden bağlanabilir. Sarkan iplerdeki düğümler görülebilir; yamaları, tamir izlerini seviyorum. Bu hassas-onarılabilir denge, işin canlı kalmasını sağlıyor.

Eserlerinizin seslerle olduğu kadar ışıkla da bir diyaloğu var. Işık ve ses sizin işlerinizde her zaman birlikte mi çalışır?
Evet, belki görüntü ve ses olarak düşünürsem öyle. Nesnelerden veya görüntüden bağımsız bir ses işi henüz üretmedim. Tabi kimi işte ışık öne çıkarak gölgeler ve yansımalar yaratıyor, kimi işte ise salınım ve ses daha belirleyici oluyor. Buna mekâna göre de karar verebiliyorum. Kıraathane’nin karanlık odalarına ışığın, yansımanın ve gölgelerin yer kapladığı işleri yerleştirdik. Aydınlık odadaki Eksik Günler işi ise gün ışığıyla birlikte benim kontrolümün dışında çalışıyor; belli saatlerde duvara işin gölgesi düşüyor, bazen de fayanslardan seken yansımalar duvarda hareket ediyor.
“Asılı Şimdi” sergisinin finalinde -benim deneyimime göre- cam kırıklarıyla işlenmiş bir sandalye yer alıyordu. Bu cam kırıkları aynı nesnenin parçaları mıydı?
Sergiye adını veren bu iş, Brüksel’de sokakta bulduğumuz, döşemesi olmayan meşe bir sandalyeyle başladı. Yalnızca ahşabını kullanmayı düşünmüştüm ama sandalye çok sağlamdı, daha da bozmaya kıyamadım. Onu izledikçe sanki onun da kendi içine bakan bir postürü varmış gibi gelmeye başladı.
O sırada, başka bir iş için topladığım aynalardan birini kesmeye çalışıyordum — Tepe Taklak için. Ayna kırıldı ama arkasındaki film tabakası sayesinde dağılmadı, parçaladıkça bir kumaş gibi esnek bir form kazandı. Bu aynalı “kumaşı” sandalyenin döşemesi için kullandım. Bazen odaklanmak için kafa lambasıyla çalışıyorum; o gün de lambadan çıkan odaklı ışığın aynadan yansımalarını fark ettim. Önce ışığı hareket ettirmeyi düşündüm, sonra o hafif dalgalanma fikri gelişti. Sürecin içinde adım adım şekillendi.
Sizin icat ettiğiniz enstrümanlar bir oyuna eşlik etti. Seslerin tiyatroyla buluşmasını anlatabilir misiniz?
Tophane Noise Band (Selim Cizdan, Ufuk Fakıoğlu, Mihran Tomasyan ve ben), ses çıkaran bir performans grubu. Üç arkadaşım sahne sanatlarından geliyor; ben ise daha çok sesle ve nesnelerle uğraşıyorum. Sahneye ses aracılığıyla nasıl dahil olabileceğimizi düşünüyorduk ama açıkçası nereden başlayacağımızı pek bilmiyorduk. Mihran’ın davetiyle, daha sonra oyunumuzun yönetmenleri olacak Naz Erayda ve Kerem Kurdoğlu bir provamızı izlediler. Oradan sonra süreç yavaş yavaş şekillendi.
Kerem, Naz’ın başka bir oyunu için yıllar önce yazdığı kısa bir metinden yola çıkarak yeni bir oyun metni geliştirdi: Geçen Gün. Bu oyunda ses, hareket ve metin birbirine eşlik ederek ilerliyor. Biz de Tophane Noise Band olarak oyun boyunca sahnedeyiz; sadece ses üretmiyor, aynı zamanda oyuncuların (Esme Madra ve Ozan Çelik) karşılaştığı engelleri ya da yönlendirmeleri sahne üzerinde fiziksel olarak kuruyoruz.
İstanbul’un herhangi bir yerinde geçen bu oyun için hazırladığım enstrümanlar tamamen şehir atıklarından ve gündelik nesnelerden oluşuyor ve sadece ses değil, aynı zamanda görsel bir dünya da kuruyor.
Bana ve Sanat Kritik okuyucularına zaman ayırdığınız için teşekkür ederim. Dilerim sesler size her zaman ilham vermeye devam eder.
*Asılı Şimdi sergisini 30 Mayıs-28 Haziran 2025 tarihleri arasında İstanbul Edebiyat Evi’nde ücretsiz olarak ziyaret edebilirsiniz.


İlk yorum yapan olun