Selim Erdoğan: “Korkuları deşmeyi, gerçekliğin farklı bilinçlerde farklı yansımalarının yarattığı gerilimleri kullanmayı seviyorum.”

Abdullah Ezik

abdullah.ezik@sanatkritik.com

İlk kez 2012’de yayımlanan Denizatı Vadisi’nden bugüne geçen sürede çeşitli roman ve öykü kitapları yazdınız, derlemelerde yer aldınız. Bu eserler arasında distopik ve bilimkurgu eserler ayrıca dikkat çekici. Ortada hatırı sayılır bir kitap birikimi söz konusuyken, edebiyatınızı nasıl tanımlarsınız?

Benim için çok zor bir soru bu. Hazır kalıplar var edebiyat dünyasında. Polisiye, büyülü gerçeklik, korku, bilimkurgu, yer altı falan gibi kolaylıkla tanımlanabilecek bir tarzım yok. Zaman zaman söylediğim gibi bu tanımlamalar kitapçıya giden bir müşterinin aradığı kitabı biraz daha kolay bulmasını sağlar o kadar. Virginia Woolf kitaplarını korku bölümünde bulamazsınız mesela.

Benim postmodern bir tarzım yok. Ne anlattığı az çok belli kitaplar yazıyorum. Okuyanı kavramasını istiyorum. Trinidad’ın Dönüşü’nde yaptığım gibi korkuları deşmeyi, gerçekliğin farklı bilinçlerde farklı yansımalarının yarattığı gerilimleri kullanmayı seviyorum. Anlatmak istediğim öykü hangi ortamda daha parlayacaksa o ortamı seçiyorum. Bazen de cehennemi sıcaklığıyla, kalabalığıyla, tedirginlik verici sosyal çöküşüyle Kurbağa Adası’ndaki İstanbul gibi ortam size kendini dayatıyor. Bin bir çeşit kafa ütüleyici komplo teorisiyle, kifayetsiz muhteris yöneticileriyle, ucuz uyanıklarıyla bazen de ülkenin cari hali gel beni yaz der size.

Geçtiğimiz haftalarda okuyucularla buluşan Sabotaj, her şeyden önce aslında yarattığınız ana kahraman Gürler Gür ile dikkat çeken bir eser. Öyle ki romana biçimini veren ana faktörün doğrudan ana kahramanın kişiliği olduğunu söyleyebiliriz. Bu kahramanı nasıl ortaya çıkardınız? Romanı kaleme almadan önce bu denli güçlü ve şahsiyeti olan bir karakter yaratmayı tasavvur etmiş miydiniz?

Şimdi Gürler karakterini güçlü yapan ne diye düşününce aklıma gelen tek şey güçlü sağduyu oluyor. Makul bir akıl, soğukkanlı analiz yeteneği. Yani belki artık 21. yüzyılda ortalama insandan beklememiz gereken özellikler. Yani en azından ben öyle olmasını beklerdim. Bilgiye bu kadar kolay ulaşılabilen, yalanı, şarlatanlığı kolaylıkla tespit edebileceğin bir ortamın kendi sağduyusu güçlü bireylerini üretmesini beklerdim. Gürler bir bilim insanı olabilir. Ama insanüstü bir varlık değil. Hatta bir dahi de değil. Onu girdiği ortam parlatıyor. Cambridge’de bilim çevrelerinde sıradan bir insan olurdu mesela. Kripton’da sıradan olup Dünya’da Süperman’e dönüşmek gibi. Niyetim güçlü bir sağduyuyla şizofrenik bir dünya algısını karşı karşıya getirerek mizahını yapmaktı.

Sabotaj’la ilgili en dikkat çeken ve çeşitli yazı ve makalelerde de sıkça belirtilen konulardan birisi de “Güncel olanın edebiyatı nasıl yapılır?” sorusuna aradığınız cevap ve bunu gerçekleştirme biçiminiz. Sizi güncel konulara bunca çeken nedir? İçerisinde bulunduğumuz ortam, şartlar, dünya sizi nasıl besliyor?

Bu konu takıldığım, üzerinde düşündüğüm alanlardan biri. Bir yazar güncel olanı yazmalı mıdır? Güncel meselelere teslim olmak mıdır günceli yazmak? Yazacak inceleyecek sürüyle şey varken ülke gündemini ekranına taşımak kendine de okuruna da yazık etmek değil midir? Ama içinde olduğunuz tekne yazı masanızı da sallar. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın onlarca yıl önce söylediği şey hala maalesef geçerli. Türkiye evlatlarına kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkanını vermiyor. 1850’de de 1950’de de vermiyordu şimdi de vermiyor. Amansız bir kara delik gibi ülke gündemi. Yüz yıl önceki sorunlar olduğu gibi duruyor. Hemen hiçbir temel sorun çözülmedi. Ne kimlik ne demokrasi tartışmaları bitti ne etnik sorunlar çözüldü. İlginç ve delirtici bir başarısızlık hikayesidir bu. Temel insan hakları dururken kafanızı bir yana çevirip hayvanların ilaç deneylerinde kullanılmasını mı tartışacaksınız? Siz kaçsanız kapıdan bacadan kendini dayatıyor ilkel güncel. Başka ülkelerde yaşayan yazar çizerler bile aynı dertten muzdarip. Bir yandan da güncel olanın edebiyatını yapmak eğer güncel olan trajikse bir tür görev. Trajik olanı değiştirmek için başka ne yapabilirsiniz? Bu noktada devreye mizah giriyor. Trajik olan yaşanırken trajikomikleştirilmeden anlatılamaz. Çünkü gemi sallanıyorsa geminin sallandığını yazmanız faydasızdır. Ancak abartıp mizahını yapabilirsiniz. Sabotaj’da yaptığım buydu. Üstelik deniz tutmasına da iyi gelen bir ilaçtır mizah yazmak. Yazarken çok eğlendim umuyorum okur da okurken eğlenir.

“Güç”, “güç mücadelesi” ve “güç için savaş” romanın ana hattını belirleyen başlıklar. Sizi “güç meselesi” üzeri üzerine yazmaya yönlendiren ne oldu? Güç, insanoğlu için bir zehir midir gerçekten?

İnsan her nasılsa öleceğini unutmayı kaç yaşında olursa olsun unutuyor. Para kazanıyorsa hep iki katını hedefliyor. Siyasi gücü varsa da hedef değişmiyor. Hep iki katı, hep ve her zaman iki katı. Buradan tümevarımla insanın evrene sonsuza kadar sahip olmayı isteme potansiyeli olduğuna ulaşıyorum. Bir nevi tanrılaşma isteği. Bu istek ölümlülükle birleşince berbat bir zehir ortaya çıkıyor. İktidar öyle çekici bir şey ki ona sahip olanlar korumak için her türlü yalanı her kanaldan pompalayabiliyor. İnsan da belki bu tür hikayelere inanmaya eğilimli olduğundan yıllar içinde covid için yerli aşıdan başkasında güvenmeyen yarı paranoyak yarı şizofren bir toplum yaratabiliyor.  

Öfke ve mizah, aslında birçok insan tarafından birbirine en uzak duygular, ifade ve kavramlar olarak tasavvur edilse de doğru kullanıldığında oldukça güçlü silahlara da dönüşebilen unsurlar. Bu romanda siz de Gürler Gür’ün karakterinde öfke ve mizahı birleştiriyorsunuz. Sizce bu yapı Gürler Gür’ün kişiliğinden mi yoksa romanda işlediğiniz politik atmosferden mi kaynaklanıyor? Yoksa bu meseleyi karakterin ötesinde, romanla ilgili daha genel bir durum olarak mı kabul etmeliyiz?

Öfke ve mizah işe yaraması için karışımlarının iyi ayarlanması gereken iki kimyasal gibi. Ama belki de mizahın annesidir öfke. Veya mizah öfkenin kristalleşmiş rafine olmuş halidir. Zaytung’un komik haberlerinin hemen hepsinde altta yatan duydu bu kadar da olmaz duygusu değil midir? Amaç güldürmek mi yoksa alay mı etmektir? Bu anlamda isyan etmektir de aynı zamanda. Saçmalığa aşırı saçmalıkla cevap vererek ifşa etmektir politik mizah. Elbette yaptığınız esprilerin anlaşılmaması, başınıza daha büyük işler açması olasılığını gözetmelisiniz. Gürler’e gelince; Gerçeğin, analitik metotlarının hamlelerini boşa çıkartarak kaçmasına öfkeleniyor olabilir. Ama ben bir yandan da güldüğüne eminim.  

Sabotaj oldukça ilginç bir konuyu, Konya’da araştırılan bir “sabotaj” hikâyesinin izini sürüyor ve zamanla bir tür polisiyeye de dönüşüyor. Bu doğrultuda kitabın polisiye, distopya ve bilimkurguyu birleştirdiğini de söyleyebiliriz. Tüm bu türler ve türlerin bu esere yansıması hakkında ne dersiniz? Sabotaj’ı kaleme alırken bir tür düşündünüz mü veya türlere bakışınız nasıldır?

Bu kitapta tulumdan başka bilimkurguyu çağrıştıracak bir şey yok diye düşünüyorum. Ben niteleyecek olsam politik satir, kara komedi olduğunu söylerdim. Başta da söylediğim gibi tür kaygım yoktur ama bu kitaplarımın sınıflandırılmasını engellemiyor. Yani Agatha Christie kitaplarının hemen hepsi Ahmet Ümit kitaplarının çoğu için herhalde saf polisiye, Isaac Asimov, Greg Egan için saf bilimkurgu diyebilirsiniz. Ama Ian Banks kitapları için ne derdik? Veya Cormac Mc Carthy kitapları için? Bazı yazarlar belirli bir okuyucu kitlesini hedefledikleri için yazdıklarında tür anlamında saflaşıyor olabilir. Benim Denizatı Vadisi distopik bilimkurgusal bir ortamda gelişir. Ama izolasyon, klostrofobi, hukuk felsefesi, ölümsüzlük üzerine temalar üzerinde ilerler. Gofer Ağacı belki psikolojik gerilim ögeleri daha yoğun bir kitaptır. Kurbağa Adası’na ilkim distoptası diyenler var. Bu aralar üzerinde çalıştığım bir diğer kitap bir seri katili konu alıyor örneğin. Ama ben asla polisiye demezdim. Bu hem Agatha Christie’ye hem bana haksızlık olurdu.   

Romanın Konya’da geçmesinin arka planında ne tür düşünceler yatıyor? Edebiyatımızda pek işlenmeyen Konya gibi bir şehri romanınıza merkez seçmenizin özel bir nedeni var mı?

Çünkü Tuzgölü orada. Bütün dünyadan gizlenen projelerin yürütülmesi için uygun bir yer. Tam orada ve tenha. Ayrıca Külliye’ye adını veren kurgusal karakter Nizamettin Berhava da Konyalı. Üstelik Tuzgölü’yle ilgili bir batarya projesi var. Daha ne olsun?

Romandaki külliyeler, projeler, karakterler, tesisler… Tüm bu yapı ve kişilerin her biri bugün için oldukça anlamlı ve arka planı zengin isimleri bünyesinde barındırıyor. Berhava Yüksek Teknolojik Araştırmalar Külliyesi, Rabia Nafile, Devirdair Mehmet Efendi Külliyeleri, SoMiDeBas (Soy ve Milli Değerlere Bağlılık) gibi… Bu anlamda romandaki her bir mekân, kişi ve yer ismi üzerinde özellikle durduğunuz aşikâr. İsimler, söz konusu bu mekân ve karakterlere kişilik verirken kendi içlerinde ne tür bir potansiyel barındırıyor? Bazen bana tek bir isim, tüm hikâyeyi kendi içerisinde barındırabilir gibi geliyor. Öyle midir sizce de?

İsimlerin öylesine seçilmediğini söyleyebilirim rahatlıkla. İsim söylediğiniz gibi çok şey anlatabilir. Kitapta mizah unsuru olarak kullanılan nomenolojik analiz Sabotaj’daki kişi kurum isimleri için anlamlı sonuçlar verebilir. Bir insanın adından soyadından dönme, sabetayist ya da herhangi başka bir ezoterik tarikata üye olup olmadığı çıkarılamasa da kimi durumlarda anne babasının ideolojisi, yeni kurumların, ya da eski caddelerin yeni isimlerinden iktidara ilişkin ipuçları yakalanabilir. Gizli örgütlere mensup insanların deşifre edilebilecek isimlendirme kalıpları kullanmaları değil ama iktidarların kimliklerini, dünya görüşünü bağıra çağıra ilan etmeleri beklenebilir.    

Millî meseleler, ulusal sorunlar ve SoMiDeBas’ın varlığı romandaki bir başka önemli konuya işaret ediyor. Özellikle son yıllarda şiddetini giderek arttıran millilik meseleleri de düşünüldüğünde siz bu konuya romanınızda hangi açıdan yaklaşmak istediniz?

Kimi araştırmalarda Türk toplumunun, eğer böyle bir toplum kaldıysa, yabancılara bakışının çok olumlu olmadığı ortaya çıkıyor. Anketler yapılıyor, yaşadığı apartmanda başka dinden birilerinin yaşamasını tercih etmeyenler yüksek oranlar oluşturuyor. Ötekileştirme önemli bir sorundur bu topraklarda. Yirminci yüz yıl başlarında yaşanan travmalarla birlikte benimsenen politikalar, ilkokuldan üniversiteye kadar eğitime damga vurmuştur. Türk olmayana, Müslüman olmayana karşı derin kuşku duyar Türk eğitim sisteminden geçenler. Kültür beşeri bir varlıktır. Bu yüzden kolay değişir gibi görünür ama gerçekte dağ kadar durağandır. Nesilden nesile dil gibi aktarılır. Gayrimüslimler Tanzimat’tan önce başka bir tür tebaaydı mesela. Belli şekilde giyinir yüksek vergi öderlerdi. Şimdi en fazla farklı bir renk, zenginlik olarak kabul görüyorlar. Komutan, vali falan pek olamıyorlar. SoMideBas adı değişik olsa da zaten pek çok insanın zihninde olan bir kurum maalesef. Gerçek kurumlar varlıklarını yasada yazdığı için değil zihinlerde olduğu için kazanır. Anayasa bir zamanlar çok önemsenirdi. Anayasayla güvence altına alınmış haklara kimse dokunamazdı güya. Deneyim bunun öyle olmadığını anlatıyor maalesef.

 SoMiDeBaS da insanların zihninde bir dağ gibi duruyor sonraki nesle aktarılmak üzere.

Komplolar, komplo teorileri ve destekçileri, bu romanda ortaya (kimi durumlarda) oldukça ilginç hikâyelerin çıkmasına neden oluyor. İnsanoğlu komplolar olmadan yaşayamaz mı? Neden her olayın arka planında illa ki kötücül bir hikâye görmek ister? Romanda bu konuya özellikle değinen bir yazar olarak, bu durum insanoğlunun doğasından mı gelir?

Güzel bir soru. Ama zor da. İnsanın doğası tarihte pek çok tartışmaya iddiaya konu olmuş bir alan. İnsan zihninin ne olduğunu bugün bilmiyoruz ve gelecekte de bilebilir miyiz bilmiyorum. Komplo teorilerinin yaygınlığının açıklaması eğer eğitim değilse nedir? Türk toplumu yabancı güçlerin oyunu nitelemesine alışıktır ama en saçma teorilerin kabul görmesine bu mu neden olmaktadır? Belki de kaotik ve çirkin hayatı bir kaleidoskopun arkasından renkli ve simetrik göstermeleridir çekici olmalarının nedeni. Bir ara yalan haber ve palavradan korunmak için bir rehber yazılıp yazılamayacağı meselesine takmıştım. Komplo teorisi nasıl kokar? Özellikleri nedir? Genel olacak, büyük olacak, pek çok şeyi açıklayacak, gizemli de olacak vs. Ama belki beyhude bir çaba olurdu bu. İnsanlar Noel Baba’ya inanmak istiyorsa inanıyor.

Roman boyunca akıl ve sağduyuyu temsil eden Gürler Gür, savcı Murat Kum ile girdiği diyaloglarda ortaya oldukça ilginç sorunların çıkmasına neden olur, mizahla komplonun birleşmesine neden olur. Romanın son sahneleri de göz önünde bulundurulduğunda, gerçek anlamda kazanan kimdir? Akıl ve sağduyu, her zaman kazanır mı veya (günümüzde geçen) böyle bir romanda kazanmanın-kaybetmenin anlamı nedir?

Kazanma kaybetme bir son ima ettiği için böyle bir şey yok bence. Tarihin başlangıcından beri akıl dışılık ve sağduyu sürekli karşı karşıya geliyor. Bazen sınırları belirsizleşiyor. İhtilalle kazanan akıl mı terör estirmiştir Fransa’da? Japonya kentlerine bombaları hangi taraf atmıştır?

Ben akıldışının insanı konak olarak kullanmaya devam edeceğini öngörüyorum. İnsan zihni buna uygun bence. Astrolojinin hala varlığını başka ne açıklar? Rasyonel akla karşılaştırılamayacak kadar az rastlanıyor. Ama keşfettiği doğa yasalarını kaldıraç olarak kullanıp dayatıyor kendini rasyonel akıl. Uzay istasyonları ve düz dünya derneği bu yüzden aynı gezegen üzerinde var olabiliyor. Daha ironik olanı rasyonel aklın ürünlerinin dünyayı uzun süredir ısıtarak kendi sonunu nükleer silahların geliştirilmesinde olduğu gibi hazırlaması. Bir önceki kitabım Kurbağa Adası’nın konusu da buydu tam olarak.