Üçüncü Dereceden Bir Aptalın Hikâyesi: 7

Abdullah Ezik

abdullah.ezik@sanatkritik.com

“Her sonun nasıl olacağı en başından bellidir.” (Akaş, 2020: 104) Bu romanın da sonu başından bellidir, okur için de yazar için de Hakan için de, çünkü daha hikâye başlamadan yazar ile karakter arasında yapılmış bir akit söz konusudur. Cem Akaş ile Hakan arasındaki bu diyalog, 7’nin ana örgüsünde okura anlatılırken aslında tüm yaşananların/dile getirilenlerin/yazılanların “kurgusu çok önceden tamamlanmış bir hikâyenin ancak yazılı bir karşılığı” olduğunu gösterir. Yazarın daha önce kaleme aldığı bir hikâyenin uzantısı olarak gün yüzüne çıkan Hakan, 7’de metnin ana gövdesine yerleşirken Cem Akaş’tan kendi hikâyesine dair taleplerde bulunur, yazar da bunları kayda geçirir. Bir tür danışıklı dövüştür burada söz konusu olan. Hakan’ı daha önce öldüren yazar, bu kez ona içinde ölümün olmadığı bir son yazar. O sözünü tutar, Hakan da yaşamaya devam eder. Ancak metin tamamlandıktan sonra Hakan hâlâ hayatta mıdır, bu belki de başka bir metnin, başka bir konusu olarak veya kurguyla hayatın kesişimi olarak yeniden düşünülebilir.

Başlangıçtan beri (insanlığın/dünyanın/yaşamın), din ile cinsellik arasında doğrudan veya dolaylı yoldan birçok farklı bağ kurulabilir. Âdem ile Havva’dan beri tüm örgü, bütün bir insanlık anlatısı bunun üzerine kuruludur. Âdem Havva’yı arzular, Havva, Âdem’i; ikisinin kesiştiği nokta ise sonsuzluktur. Hakan ile Yağmur’un örgüsünde de benzer bir durum söz konusudur. Hayatlarında daha önce iki kez karşılaşan bu ikili, üçüncü buluşmalarında birbirlerinin “tam anlamıyla” farkına varırlar. Hakan Yağmur’da daha önce gördüğü şeylerin cisimleşmiş hâlini bulur, Yağmur ise ona ilk kez heyecan uyandıran bir arzu nesnesi olarak bakar, ancak bu nesnede “peygambervari” bir şey vardır, ilahi/kutsal. Nasıl ki kimi anlatılarda Âdem ile Havva’nın “el sürdükleri” yasaklı meyvenin aslında “keşfettikleri cinsellik” olduğu vurgulanırsa burada da benzer bir durum söz konusudur. Hakan, cinselliği ilk kez Yağmur ile deneyimler ve bu bir süre sonra onun için yeni deneyimleri, yeni keşifleri beraberinde getirir. Öyle ki anlatı boyunca Hakan, cinselliğin her türlüsünü dener. Bu da onun dininin sınırlarını ve onun dini nasıl yorumlayabileceğine dair bir ipucu olarak değerlendirilebilir, ki bütün bir romanın ana planında da Hakan ile Yağmur arasında dinle cinsellik arasındaki gerilimden doğan git-geller vardır.

Cem Akaş’ın 7’si, din, iktidar ve cinsellik üçgeni üzerine kuruludur. Yazar, sürekli bu üçgene müdahale ederek, kimi zaman üçgenin uç noktalarında yazan harfleri (isimleri), kimi zaman ise üçgenin bizatihi kendisini bozarak, değiştirerek, dönüştürerek, biçimlendirerek yapan bir roman olarak kurgular. Bunda en büyük etken, anlatıcı ile Hakan, Hakan ile Cem, Cem ile yazar arasındaki mesafe/mesafelenmedir. 7’nin son sayfalarını çevirirken okurun aklında canlanan ilk soru, tüm bu hikâyeyi kimin anlattığıdır. Roman, öncelikle bu noktadan hareket ederek başa döner. Ortada bir hikâye vardır, ancak anlatıcısı meçhul, belki de daha doğru bir ifade ile meçhullaştırılmış biridir (tüm kutsal kitaplarda olduğu gibi, anlatıcı silikleştirilir, tanrılaştırılır). (Öte taraftan 7’nin önemli bir bölümünün aslında bir kutsal kitap olduğu, bir kutsal kitaptan parçalar içerdiği düşünüldüğünde bu silikleştirme daha da anlamlı bir hâl alır. Kutsal kitapların anlatıcısı kimdir? Peygamber mi, tanrı mı, üçüncü bir ses, biz “biz” mi? Çünkü romanda yer yer “ben”, yer yer “biz” dilinin dönüşümlü olarak kullanılması bu düşünceye işaret eder. Konuşan kişi sürekli değişir, ara ara metinle mesafelenmesini/mesafelenme biçimini değiştirir gibidir.) Bu noktada okurun elinde iki seçenek vardır: yazar anlatıcı ve kahraman anlatıcı. Bu soruya verilecek cevabın romanın içeriğini farklı noktalardan şekillendirdiğini söylemek mümkün. Öncelikle, romanın anlatıcı yazar anlatıcı ise, burada Cem ile Cem Akaş arasındaki ilişkiye değinmek gerekir. Romanın içerisinde de, arka kapakta da açıkça bu benzerliğe değinilir. Kendi sanatsal üretiminde kendisini gösteren, kendisini de kurguya dâhil eden birçok yazar/sanatçı/yönetmenden söz edilebilir. Bu, akış içerisinde kimi zaman kendiliğinden, kimi zaman ise belirli düşüncelerle oluşturulmuş bir durumdur. Bir metnin otobiyografik yanı da benzer bir eksende değerlendirilebilir. Ancak 7’de, söz konusu bu durumdan daha farklı, daha özel bir durum vardır: Yazar kendisini, kendi parodisini yaparak ve “kendisini kurgulaştırarak” metne dâhil eder. Cem Akaş’ın yarattığı Cem kendi değildir, kendisinin kurguladığı başka bir Cem’dir ancak, çünkü burada aslolan, karakterin metne dâhil oluş biçimi ve var oluşundaki anlamdır.

Baştan sona bütün 7’nin bir “anlam arama” veya “anlamsızlığı vurgulama” arzusuyla yazıldığı söylenebilir, çünkü her şey irrasyoneldir ve doğrudan mantık ile ifade edilebilir bir zemine ulaşmaktan âzâdedir. Böyle bir noktada metne dâhil olan anlamsız bir karakterin veya karakter ile yazar arasında hemen okurun aklını çelebilecek, onu salt bir özdeşleştirmeye götürecek bir ilişkinin altının çizilmesi, ancak bir manipülasyon girişimi olarak değerlendirilebilir. Bir okur için anlatıcı ile yazar arasındaki ilişki, çoğu zaman kışkırtıcı bir değer taşır. Okur, elinde tuttuğu kitaptan yazara dair bir şeyler çıkarmaya çalışabilir. Bu, doğal bir eğilimdir. Doğal olmayan ise, çoğu okurun hızla düşebileceği bu yanılgıyı manipüle etmektir. Cem Akaş’ın 7’de oldukça açık bir şekilde kendisini anıştıran bir karaktere yer vermesi ve bunu bizatihi kendisinin vurgulaması, bir yandan roman karakterlerinin yeniden sorgulanması gerektiğini vurgular, diğer yandan ise her şeyin bir “kutsal kitap” ve “peygamber” üzerine kurulu olduğu bir anlatıda “saçma”nın sınırlarının ne denli geniş olabileceğini hatırlatır. Ortada bir tanrı, bir din, bir peygamber (hatta bir değil iki peygamber ve peygamberlik makamını ele geçirmek isteyen, iktidar hırsıyla var olan bir kadın) varken romanda Cem Akaş’ın da olması absürt bir durum değildir.

Anlatıcı-Hakan-Cem üçgeninin uç noktalarında yazan harfler/isimler sürekli değişir. A noktası B olur, B noktası C. İsimler/harfler sürekli değişir, ama örgü bozulmadan, kendi içerisinde her şeyi daha da büyük bir kedi yumağı hâline getirerek devam eder. Burada kasıt, asıl hikâyenin odak noktasında kimin olduğuyla ilgilidir. 7’de bütün bir kitaba biçim veren ve varlığını her daim hissettiren bir anlatıcının varlığı apaçık ortadadır. Ancak asıl sorun, bu anlatıcının kim olduğu ve olaylara hangi perspektiften yaklaştığı ile ilgilidir. Ana örgüdeki zaman sıçramaları, cakaş’ın diğer kitaplarıyla kurulan bağ, dirilen, geri dönen, yok olan, misyonunu tamamlayan, daha sonra karşımıza çıkma ihtimali olan onca karakter, anlatıcı-Hakan-Cem üçgenine dair yeni sorular doğurur. Anlatıcı, kitaptaki karakterlerden bağımsız olarak değerlendirilebilir. Ancak kitaba manipülatif bir noktadan bakıldığında asıl kışkırtıcı olan, anlatıcının Hakan veya Cem olma ihtimalidir, çünkü bu karakterlerden birinin “ilk peygamber”, bir diğerinin ise “ikinci peygamber” olma ihtimali vardır, halef ile selef, aynı ânda, aynı yerde, aynı örgüde. (Buna benzer bir durum ancak Yakup ile Yusuf arasındaki ilişkide görülebilir. Baba ve öncü peygamber hayattayken ikinci peygamber olarak Yusuf da hayatta, aynı yerde, aynı zamandadır. İktidar ve sevgi nesnesi olmak isteyen 12 kardeş de.) Her şey ihtimal dâhilindedir ancak hiçbir şey kesin değildir. Kronk dininin asıl peygamberi olarak Cem’in bu hikâyeyi anlatması, onun selefine dair düşüncelerini göstermesi ve hikâyeyi yorumlama biçimi bakımından ilginçtir, çünkü onun kendisinden sonra neler olabileceğine dair kehanetleri akışı belirler. Hakan’ın “ikinci peygamber” olarak bütün bir hikâyeyi anlatması ise hem onun hayatta uğradığı başarısızlıkları açıkça sergilemesi, hem de bozuk peygamber imgesiyle çarpıcıdır. Hakan, hayatta her anlamda başarısızlığa uğramış bir karakterdir, yıkıktır, döküktür, mağluptur ve dahası, zaferden alabildiğine uzak bir noktadır. Bu da Hakan’ın bir başarısızlık hikâyesini kendi ağzından anlatırken ona nasıl biçim verdiğini, onun hâlefi Cem’i, sevgilisi Yağmur’u, babasını ve bütün bir cemaati, cemaat anlayışını nasıl gördüğünü anlamak bakımından ilgi çekicidir.

7’nin ana gerilim noktasının din ile cinsellik arasındaki çekim olduğundan söz etmiştim. Bu, kitabın başından sonuna kadar varlığını hissettiren bir durum. Ana örgünün daima bir kadın ile erkek karakter arasında olması da bunun bir neticesidir. Hatta denilebilir ki, doğrudan cinselliğin olmadığı sahnelerde bile cinsellik vardır, çünkü bu salt fiziksel bir edim değildir. Cinsellik karakterlerin zihinlerinde her daim vardır. Her dokunuş, söz, ifade onlara cinselliğe dair bir gönderme olarak gelir. Cem ya Yağmur’la sevişiyordur, ya onunla sevişmeyi düşünüyordur, ya da zihninde onunla sevişen bir imge vardır ve o hiç kaybolmaz. Aklının her köşesinde cinsellik olan bu peygamber, dinini de bu arzu üzerine kurar bir anlamıyla.

Hakan’ın kitap boyunca anlatılan bütün bir yaşamı cinsellik ile kuşatılmıştır. O, cinselliğin her biçimini deneyimlemiş, bunu da bütün özgürlüğüyle dilemiştir. Kitap boyunca seks sahnelerinin detaylıca anlatılması, anlatıcının iştahla arzulananı büyük bir coşkuyla dile getirmesi bir yandan din ile cinsellik arasındaki gerilimi arttırırken öte yandan bir sahnede peygamber olarak beliriveren Hakan’ın bir başka yerde insan olarak bütün cinsel fantezilerini kustuğunu gösterir. Hakan, seksin her türlüsünü denemiş/deneyimleyen/denemekte olan bir karakterdir. Onun dini sekstir. Minibüs sahnesinde beliren de, Yağmur ve Nisan ile birlikte yaptıkları parti de bir tür icra, bir tür cinsel ayin olarak görülebilir. Kronk dininin alabildiğine ifşa edildiği bir kitabın cinsellik üzerine kurulması da bu anlamda önemlidir.

7’ye temel bir noktadan, bir peygamberler tarihi olarak bakmak mümkün müdür? Peygamberlerin olağanüstü (ilham verici) yaşantıları, kimi zaman zayıflıkları, mağlubiyetleri, hayal kırklıkları, kimi zaman ise ihtişam dolu günleri, zafer çığlıkları… Bir peygamberler tarihinde hayatın kendisine dair birçok ders de vardır. Tam da bu noktada 7’ye Kronk dininin ikinci peygamberi Hakan’ın siyer-i nebisi olarak bakmak mümkündür, çünkü ortada bir peygamberin hayatı söz konusudur. O, kimi zaman Nuh gibi eşi tarafından ihanete uğrar, kimi zaman Süleyman gibi zafer çığlıkları atar, kimi zaman Musa gibi hakarete uğrar, kimi zaman ise … gibi hayatta en değer verdiği kişilerin kaybının ardından yasa girer, her şeyi terk etmek, hicret etmek durumunda kalır. Her zaman bir çıkış arar, ancak bir süre sonra tüm çıkışların aynı noktaya vardığını ve kendisini ancak sonsuz bir döngünün beklediğini görür Hakan’ın yaşantısı da böyledir. Yağmur tarafından aldatılır, aldatır. Babasını önce bulur, sonra kaybeder, çünkü o ellerinden alınır, hem de tam Kronk dininin sırrı çözülmek üzereyken. Cem, Nisan ve diğerleri de benzer şekilde zamanla ondan uzaklaşır. Hakan’ın (hayatının doruk noktasında dahi onu) bir ânda dibe vurabilecek çok fazla zayıflığı vardır. Bu da bir peygamber olarak Hakan’ı zayıf bir karakter kılarken onun (bir parçası olduğu dar çevrede dahi) ancak sınırlı ölçüde ciddiye alındığını gösterir. Peki bir peygamber olarak Hakan okura ne söyler? Tam da bu noktada Hakan’ın karanlığı başlar: “Herkesin kendine ait bir karanlığı olması gerektiği, tartışılmaz bir gerçektir.” (Akaş, 2020: 102) Hakan’a bakıldığında aydınlık bir tablo ile karşılaşıldığı söylenemez. Gerek hayatın her anlamında başarısız olması (iş, aşk, inanç [görüldüğü gibi bu noktada bir peygamber de başarılı değildir], aile…) gerekse bir peygamber olarak misyonunu tamamlayamaması bu tablonun neticesidir. (Öte taraftan misyonunu tamamlayabilmiş bir peygamber veya doğrudan bir peygamber var mıdır, bu başka bir mesele olarak düşünülebilir.)

Cem’in veya Hakan’ın anlatıcı karaktere yaklaştığı noktada 7’nin bir ifşa metni olduğunu, saklı kalması gereken bir kutsal kitabın bu yolla gün yüzüne çıktığı söylenebilir. Yağmur da Nisan da baştan beri sürekli gizliliğinden bahsettikleri Kronk dinini ve Kronk dininin kutsal kitabını ortaya çıkarır. Yağmur, Hakan’ın “büyük bir ilham” ile yazdığı Manifesto’nun kutsal metnin bir parçası olduğunu kabul ederek, Nisan ise ona kayıp/saklı kitabı vererek bunu yapar. Her şey gizli kalmalıyken her şey apaçık meydandır. Böyle bir döngüde de bütün bir kitap bir ifşa metni olarak değerlendirilebilir.

Son olarak, yazının başlığına dönecek olursak: 7, üçüncü dereceden bir aptalın hikâyesidir (Akaş, 2020: 150). Hakan, çevresindeki herkes tarafından belirli ölçülerde kandırılmış bir karakterdir. Çevresindeki hiç kimse aslında onun tanıdığı kimse değildir. Babası zamanla örgüt hakkında büyük bilgilere ulaşmışken oğlu bundan habersizdir. Cem de Yağmur da Nisan da örgütün uzantısıyken o her şeyden âri, uzak, karanlık bir noktadadır, bir tür kör noktadır (kör noktanın bizatihi kendisidir) ve hiçbir şeyi görmez, göremez. Böyle bir yerde de aldatılmak onun için kaçınılmaz bir sondur. Hakan’ın Yağmur’a üçüncü dereceden bir aptal gibi hissettiğini söylemesi de bundandır. Çevresinde olup biten hiçbir şeyi sezememiş bir insan, başka ne olabilir?

Cem Akaş’ın ilk kez 1992 yılında yayımlanan romanı 7, bir yandan cinsellikle din arasındaki gerilime vurgu yapan, diğer yandan günümüz dünyasında peygamber(ler)e yer olmadığının altını çizen, anlatıcısı ile, bir ifşa metni olmasıyla, çağdaş bir peyamberin siyer-i nebisi olmasıyla ufuk açıcı bir eser olarak bugün için dahi cesur sahneleri, düşünce ve tasavvurlarıyla dikkat çeken bir kitap olarak görülebilir.

“Bunaldım. Kendimden en uzağa giden yol hangisi.” (Akaş, 2020: 173)