0’dan 1’e A’dan Z’ye: Homo Sapiens Sapiens’e Değin Sayı ve Sözde Anlam-Algısı Değişimi

Esin Hamamcı

esin.hamamci@sanatkritik.com

Bu yazıyı üç kere okumanın şans getireceğini söylesem ilk olarak “Neden üç?” diye sorardınız değil mi? Gelin nedenini birlikte inceleyelim. 2021 yılında yaşayanlar olarak bir sayının şans getirmesine inanmak bizim için anlam ifade etmeyebilir. Ancak arkaik insan olarak adlandırılan “Homo Sapiens Neandertalensis”ler ve dik yürüyebilen “Homo Erectus”lar için bir sayının şans getirebilme ihtimali oldukça kıymetliydi.

Dilbilimci Harald Haarmann, Sayıların Tarihi- Sayma ve Hesabın Gelişimi ve Manaları adlı kitabında sayıların nasıl meydana geldiğini, sayı sayma ve hesap yapma kültürünün nasıl oluştuğu anlatıyor. Kitap, Gülşen Yılmaz’ın çevirisiyle Runik Kitap’ın “Bilgi Serisi”nden yayımlandı. Sayıların Tarihi, Eski Taş Devri’nde sayıların inançlara etkisini, ilk ne zaman ve nasıl kullanıldığı, bunlara dair mevcut kanıtlarımızın ne olduğunu anlatırken matematik kültürünün tarihini de değerlendiriyor.

Haarmann, bir matematik işlemini farklı farklı milletlerin nasıl yaptıkları üzerinden hareket ederek Çin’den Amerika’ya farklı örnekler üzerinden ilerliyor, bir kültür birikimi olarak matematiğin ne denli değişken yapıları içerisinde barındırabileceğini gösteriyor.

Bildiğimiz gibi bazı sayılar inanç sisteminin bir parçası olarak kullanımakta: 40 kere maşallah, 40’ı çıkmak, 40’lara karışmak veya “tek” olacak kadar benzersiz şeylerin 1 ile bağdaştırılması gibi… Sayıların sözlü kültür tarihindeki yerlerini düşündükçe neden bu sayıların seçildiğinin merak konusu olmaması imkânsız. İnançla sayı arasındaki bağı anlamlandırmaya çalışan Haarmann’ın konuya dair değindiği ilk kanıt şöyle:

“Sembollerle ilgili faaliyetlerini, bugüne kadar hayvan kemikleri üzerinde tespit edilmiş çentik izlerinde görmek mümkün. Buna benzer en eski oymalar, bir yaban hayvanının kaval kemiğinde bulunmuştur. Dikey yönde çizilen işaretler dörde ayrılarak; biri 2’li, biri 3’lü ve ikisi de 4’lü olarak gruplandırılmıştır. Burada sistematik çizimler yapıldığı bellidir, yani hayvanların tırmalaması ya da kemiğin çakılların arasında kalarak bu şekilde kazınması olasılığı yoktur. Söz konusu kemik, Homo Erectus’un bugünkü Bulgaristan ‘ın kuzeybatısında yaşamış olduğu bir mağarada bulunmuştur. Bu yaşam alanının 1,1 milyon yıllık olduğu tahmin ediliyor”[1]

İlk insanda sayı sayma yeteneği ne zaman ortaya çıkmıştır? Hem sembolik hem işlevsel olarak sayıların ortaya çıkması 40.000 ile 30.000 yıl öncesine dayanır. 1930’lu yıllarda Afrika’da konuya ilişkin bir kanıta rastlanır. Bu kanıt bir kemiktir ve bize ilk insanların sayısal verileri not aldığını gösterir. “İshango Kemiği” denen nesne, Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde bulunmuştur. Kemik üzerinde bulunan sayılar karbon 14 metoduyla ölçülür ve yaklaşık 22.000 yıl öncesine ait olduğu saptanır. İshango kemiği üzerindeki sayı düzeninin nasıl bir sisteme işaret ettiği hâlâ çözülememiştir ancak rastgele bir sisteme denk geldiği düşünülmemektedir.

İshango Kemiği

Birtakım çizgiler yardımıyla karar almak dünyanın yedi kıtasında da vardır. Fakat bunları sembole dönüştürmekteki farklılıkların inceliklerine bakmak, sayılara anlam yüklemenin “niçin”e ve “ne”ye göre yapıldığının altını da kazmak gerekir. 3 veya 1 sayısına anlam yüklemek, şansına veya uğursuzluğuna inanmak sembolleri beraberinde getirir. Bu da eski çağlarda bazı sembolleri anlamlandırmak için kullandığımız mitolojik numerolojiye (sayı “bilimi”) işaret eder. Haarmann, kitabın “Sayma ve Hesaplamanın Ötesinde: Semboller, Efsaneler ve Büyü” bölümünde bu konuyu ele alır.

Sembol ve sayı ilişkisini incelemek için ilk olarak Rusya’da, güney Ural Dağları’nda Sim Nehri yatağındaki İgnatievka Mağarası’na gidelim. Girişi nehir seviyesinin 12 metre üzerinde bulunan mağara duvarında, kadının cinsel organından açıklığa doğru bir işaretler serisine benzeyen noktalar tespit edilmiş. Paralel çizgilerin de bulunduğu mağara labirentindeki duvar resmi araştırmacılara göre, Ural halklarının sayı mitlerini çağrıştırmaktadır:

“4 sayısı örneğin dişiliği, 5 sayısı erkekliği ve 7 sayısı ise güneş, kadın ve dünyanın mistik çağrışımı manalarıyla karşımıza çıkmaktadır. Aynı zamanda 7 sayısı, Büyükayı Takımyıldızı (7 ana yıldızıyla birlikte) ile de eşleştirilmektedir.”[2]

İgnatievka Mağarası’ndaki duvar resmi

Sayılarda Paleolitik izleri inceleyecek olursak onların her kültürde, her bölgede kutsal ya da lanetli ilan edildiğiyle karşılaşabiliriz. Haarmann, 1 ile 13 arasındaki sayılara ışık tutan kitabının “1 ile 13 Arasındaki Sayıların Sembolik Anlamları” bölümünde mitolojik anlamları da irdeliyor.

En mistik sayıyı mı arıyorsunuz? Gelin 1’e bakalım. 1 sayısı, birçok kültürde Tanrısal varlıklarla, özellikle Tek-Tanrılı dinlerle ilişkilendirilerek karşımıza çıkar:

“Mısır’da bir sayısı yaratıcı Tanrı Ptah’yı, Mezopototamya’da ise Anu’yu çağrıştırmaktadır. Monoteist (tek tanrılı) dinlerdeki bölünmez bir bütün ve benzersiz olma fikri aslen tek tanrı ile bağdaşlaştırılmaktadır.”[3]

1 sayısı genellikle teklikle ilgili durumları ifade eder ancak 2, çift olma üzerinedir. 2, Ying ve Yang’ı sembolize ettiği gibi, zıtlığın bir arada oluşunu da temsil eder.

“Hem dini hem de felsefî düşünce modellerinde antagonist (düşman) güçler ile bir çatışma gerçekleşir. Bu ikilik, iyi ve kötünün ahlak mertebeleri arasındaki çekişmeyi Patos’un duygu dünyası ile Logos’un zekâ alanı arasındaki güç mücadelesi ve savaş ile barışın birbirini reddeden varoluş şekillerini amaçlamaktadır. İnsan kimliği “ben ve “ben olmayan” arasındaki ikilik ilkesine dayanmaktadır.” [4]

3, politeist (çok-tanrılı) dinlerde önemlidir. Üçlü güçlerin varlığı Sümer geleneklerinde görülür. Gök Tanrı Anu, Hava Tanrısı Enlil ve Yeryüzü Tanrısı Ea’ya karşılık Babil’de Ay, Güneş ve Venüs üçlemesi (Sin-Şamaş-İştar). Aynı şekilde yine üçlük veya üç parçadan tek olma fikrine benzer bir duruma İncil’de rastlarız. Baba-Oğul-Kutsal Ruh üçlemesi 3 parçada 1’i bulmaya, parçalardan bütüne ulaşmaya işaret eder. Haarmann, buradan yola çıkarak “Belki de üçlük prensibi bir bütünü çağrıştırdığından, Allah’ın hakkı üçtür,” diyor.

4, dünya düzenini, medeniyet basamaklarını, maddenin 4 hâlini ve tamlığı temsil eder.

Çoğu zaman mistik bağlantılarla ilişkili olan 5, Babil astronomi ve astrolojisinden beri Venüs’e karşılık gelir. Tanrıça İştar’ın sembolü Venüs, Zodyak burç kuşağında dişilik, sanat ve Afrodit’in efsunlu enerjisidir. Pentagramı (beşgen sembol), yıldızları “5” gösterir. Hepimizin 5 duyusu var.

6 sayısı, “kâmil bir dünya sayısı”dır. İnanışlara göre dünya 6 günde yaratılmıştır. Eski doğu astronomisinde önemli rol oynayan 7, 7 kat yer, 7 kat gök inancı, mimari ve sanatta kullanılmıştır. Bir tür “basamak piramidi” olarak ziggurat’ları, mezar odalarını, yeraltı dünyasını temsil eder. 7 yıl kıtlık, 7 yıl bolluk inanışı oluşum ve gelişim evreleri manalarını taşır. Babil hükümdarı Hammurabi takvimine göre her ayın 7, 14, 21 ve 28’si uğursuzdur. Haarmann, eskiden yeni evli çiftlere “lanetli yedinci yıla dikkat” uyarısı yapılırken bugün futbolun efsane isimlerinden David Beckham’ın forma numarasının “uğur getiren” 7 olduğuna dikkat çeker.

Sonsuzluk ve döngüde kalmanın sembolü 8, aynı zamanda bu dönüşüm içerisinde “iyi bir kader”e de göz kırpar: Nuh’un gemisinden sekiz kişi kurtulmuştur. Çin mitolojisinin “Sekiz Ölümsüz” efsanesinde, sekiz tipik öğeyi temsil eden meşhur bir semboldür. 9 sayısı da yer ve gök katlarının sıralanmasında 7 ile aşağı yukarı aynı değerlere sahiptir. Ptolemaios dünya görüşüne göre göğün 9 katı vardır. Arapça’da “falak al-falak” da denilen kozmolojide “katmanların katı”nı 9 simgeler. Burada yıldızlar dahi yoktur, ancak 9 gök cismi, “ilham perileri” mevcuttur. Bunlar:

“Talia (komedi) ile Dünya, Klio (tarih yazımı) ile Ay, Kaliope (epik şiir) ile Merkür, Terpsikore (kareografi, dans) ile Venüs, Melpomene (trajedi) ile Güneş, Erato (aşk şiirleri) ile ile Mars, Euterpe (lirik) ile Jüpiter, Polimnia (ilahiler) ile Satürn, Urania (gök bilimi) ile sabit yıldızlardır.”[5]

Sanskritçede sayı sözcükleri ve bunların simgesel mitolojik çağrışımları

1 ile 0 rakamının yan yana gelmesi, yokluk ve varlık, teklik ve hiçlik gibi zıtlıklarla bir aradadır. Pisagorcular için 10 her şeyi saran, kapsayan bir sayıdır. İncil’e, Tanrı’nın dünyayı 10 söz ile yaratmıştır.

İnsanoğlunun varoluş macerasında avcı-toplayıcılıktan laptop başında geçen günlerine geldikçe, sayıların mitolojik, büyülü anlamlarından koptuğu görülür. Bugün sayıların mistik anlamlarından ziyade işlevli bir sistemle ilintili olmasından, teknoloji ile bağlantısından söz ediyoruz. Yapay zekâ ve trans-hümanizmin[1] tartışıldığı bir çağın başlangıcındayız. Yüz yıl sonra sayıların tarihinden bahsedecek olursak muhtemelen tek rakamlı sayılardan değil hayatımızı değiştiren astronomik rakamlardan söz edeceğiz. Gelişen teknolojinin de etkisiyle sayılar, artık inanç sisteminin temsiliyetinden ziyade “homo sapiens”in macerasına eşlik eden işlevsel matematik hesapları…

7000 Yıllık Yazı Tarihi

Dilbilimci Harald Haarmann’ın diğer bir kitabı Yazının Tarihi, “yazı teknolojisi”ne odaklanarak iletişimimizin temel aracı olan yazı dilinin nasıl kurulduğuna ve tarihine dair birçok açıklamalarda bulunuyor.

Herhangi bir şeyin başlangıç noktasını araştırmak için öncelikle ansiklopedik bilgilere bakmak gerekebilir. Yazının Tarihi, bu konuyu araştırmak isteyenler için araştırma yükünü hafifletiyor, zorluğu kırıyor, öğrenme isteğimizi, heyecanımızı artırıyor. Önce okur-yazarlığın sosyal, ekonomik ve siyasi ayrıcalıklarını göz önünde bulundurarak okuma-yazma üzerine bir ayrım yapan kitap, Brezilya’dan Papua Yeni Gine’ye başka coğrafyalardaki dil araştırmalarını anlatarak yazı tarihi araştırmalarındaki kritik noktalara değiniyor. Yazının tarihinden bahsederken hâlâ okur-yazar olmayan Etoro gibi topluluklardan da söz açıyor. Yazının kullanılmadığı yerlerde, yağmur ormanlarında, dağlık alanların iç kesimlerinde yaşayan geleneksel kültürlerini sürdüren, görsel sembolizmlerin ön plana çıktığı bu topluluklarda yazı yerine iletişimsel işleve sahip objeler öne çıkar. Örneğin bir inci kolye “seni seviyorum” demenin karşılığıdır.

Yazılı dilin oluşumunda çiviyazısının önemi büyüktür. Samuel Noah Kramer, Sümerler kitabında Sümer dili ve çiviyazısının çözülmesiyle ilgili şöyle der:

“Garipti ki, bir yüzyıldan az bir süre önce Sümer kültürü hakkında hiçbir şey bilinmiyordu; hatta bir Sümer halkının ve dilinin var olabileceği bile akla gelmiyor. Yüz yıl kadar önce Mezopotomya’da kazı yapmaya başlayan akademisyenler ve arkeologlar Sümerleri değil, Asurları arıyordu. Asurlar hakkında, pek doğru olmamakla birlikte Yunan ve İbrani kaynaklarından epeyce bilgi edinilmişti. Ne var ki, Sümer konusunda Kitabı Mukaddes, klasik dönem ve klasik dönem sonrasıyla ilgili bütün literatürde, bu ülkeye ya da halkına ve diline ilişkin fark edilebilir hiçbir iz bulunmuyordu… İki bin yıldan fazla bir süredir Sümer ismi bile insanların zihninden ve belleğinden silinmişti. Sümerlerin ve dilinin keşfedilmesi hiç de beklenen bir şey değildi ve hiç umulmadık bir şekilde oldu.”[6]

Haarmann, yazının dinî işlevine değinirken Antik Tuna ile Sümer kültürleri arasındaki farktan Antik Tuna yazı geleneğinin Sümerleri etkileyip etkilemediğinden bahseder. Doğu-Batı bağlamında yazının keşfini anlatırken, yaklaşık M.Ö. 5300 yılından kalmış olduğu bilinen Transilvanya’daki (Romanya) Tartaria tabletlerinin kültürel bağlamını değerlendirir. Bunlar, üzeri yazılı kil, figürlerdir ve  kadın heykelcikleridir. Heykelcikler, erken tarımsal ritüellerin kadın tanrıça kültüne ait olduğunu, anaerkil bir toplumun öne çıktığını gösterir.


[1] Transhümanizm, insanın fiziksel ve bilişsel yeteneklerinin artırılması, yaşlanma ve hastalanma gibi arzu edilmeyen veya gereksiz görülen yönlerinin ortadan kaldırılması amacıyla teknoloji ve bilimden faydalanılması gerektiğini öne süren uluslararası bir entelektüel ve kültürel harekettir.

Tuna uygarlığının yazı kalıntıları olarak üzeri yazılı kil heykelcikler

Yazının dokuma ile ilişkisi de yüksektir. Yazılı nesnelerin son grubunda “ağırşak”[7] gelir. Dokuma, genellikle kadınların yaptığı bir iştir. Bu nedenle Hera, Afrodit, Athena, Artemis gibi tanrıçalarla birlikte anılır. Üzeri yazılı figürlerin kadın olmasının bir nedeni de budur. “Yazı, Antik Tuna’da ritüellerin ve dinî törenlerin gerçekleştirilmesi sırasında dinî araç olarak”[8] kullanılıyordu. Bilgi depolamak, nesnelerin üzerine yazmak ritüellerin sırasını gözetmektir. Mezopotamya’da Halaf ve Erken Samarra’nın köy niteliği taşıdığı dönemde doğu Avrupa’da şehir benzeri yerleşim yerleri mevcuttur. Mezopotamya’dan daha önce Tuna coğrafyası yazı teknolojisini denemeye başlamıştır:

“Güneydoğu Avrupa’da yazılı dilin doğal gelişimi, güney Rusya bozkırlarından gelen ve tarihte Hint-Avrupa halkları denilen göçebelerin, Antik Avrupalıların yerleşme yerlerine doğru ilerlemesi ve işgal etmesiyle kesintiye uğramıştı. Bu göçebeler, farklı göç dalgalarıyla Balkan Yarımadası’nın batısına ve güneyine kadar ulaştılar. Tuna uygarlığı gitgide kültürel özelliklerini yitirirken, yazı kullanımı da M.Ö. 3200 civarında ortadan kaybolmuştur. Birkaç yüzyıl sonra, M.Ö. 3. binyılın ortalarında Balkan kültürel mirası, Tuna Ovası’nda yaşamış birçok kişinin kaçıp yerleştiği Girit ve Kiklad Adaları’nda yeniden hayat bulmuştur. Minos Linear yazısının (Linear A) en eski yazılı kaynakları bu süreçte ortaya çıkmıştır.”[9]

Tuna coğrafyasında yazılı objelerin keşfinden önce, Avrupa kıtasının en eskisi sayılan Antik Girit, tüm Ege, Kıbrıs ve Yunan coğrafyası bu kültürel gelişime eşlik eder. Yakın Doğu’dan etkileşimle öğrenilen Sami alfabesi ile Avrupa’da yazı teknolojisinin “gerçek zafer”i başlar. Batı Avrupa’da ise Roma İmparatorluğu’nun kolonici hamleleriyle Latin alfabesi Avrupa’nın batısında hâkim olur. İslamiyet’in etkisiyle Türk halkları yüzyıllar boyunca Arap alfabesini kullanmıştır. Kuzey Avrupa’da ise o dönemlerde Roma dünyasıyla bağlantılı bir yazı kültürü görülmektedir. Bu kültür, Latinceden bağımsız olarak gelişen Cermen-Runik alfabesidir. Cermenlerin destan geleneğinde ve mitolojisinde büyülü anlamlar taşıyan Runik simgeler sistemi, seçkin büyücüler tarafından gizli bir bilgi harfinden (F,U,T,H,A,R,K) alan Futhark adlı en eski türevinde üretilmiş 220’den fazla yazıt, yıpranarak ve güçlükle de olsa günümüze ulaşmayı başarmıştır. 24 harfli Eski Futhark alfabesiyle yazılan bu yazıtların tamamı, pagan inancına göre sihirli ve dinî bir bağlama sahiptir. (s.114)

“Erken dönemde Sümer yazısının kullanımı, tapınak yönetiminin elindeydi. Tapınak yönetimi, o zamanlar yeni bir teknoloji olan yazıyı doğrudan kullanıyordu. Bu süreçte yazı yoluyla vergi kaydı sistemi, devletin vatandaş üzerindeki denetiminin etkili bir aracı hâline getirilmişti. Yazının idari işlevi, Antik Mısır’da da ön plandaydı. Hanedanlık öncesi döneme ait kazı çalışmalarında bulunan mühür buluntuları da bunu kanıtlamıştır. Tapınak görevlilerine teslim edilen ve buna göre kayıt altına alınan malların bedeli, vatandaşların mal veya erzakları tutarınca ödenir, malların vergi ödemeleri de bu şekilde karşılanırdı. Epey kısa bir zaman içinde, Antik Mısır Krallığı’nın tek hükümdar firavun yönetiminde birleşmesinden sonra, devletin ek görevleri gözetilerek yazının işlevsel kullanım alanları artmıştır. Tapınak duvarlarında, mezar odalarında ve lahitlerdeki süslü, estetik görüntüye sahip, sahip yazıtta da görüldüğü gibi, Mısır hiyerogliflerinin törensel işlevinin başlangıcı burasıdır.”[10]

Eski Sümer yazısıyla yazılmış bir kil tabletin ön yüzü

Yazının tarihi işte böyle bir kayıt sistemi oluşturmak, idari işlemleri yürütmek amacıyla insanoğlunun ürettiği teknolojiye dayanır. Haarmann, yazı tarihinin ilk dönemlerini anlatırken Mısır hiyeroglifi ve Maya yazısındaki logogram ve hece işaretlerinin kullanımlarını da örnek gösterir.

Maya yazısındaki logogram ve hece işaretlerinin kullanımı
Mısır hiyeroglif yazısındaki determinatiflerin kullanım örneği

Sanatsal anlamının dışında tutacak olursak yazı, çağlar boyunca bilgiyi aktarmak için kullanılır. Bilgiyi elinde tutan ise uygarlık tarihinde öne çıkmış, seçkin sayılmıştır. Örneğin, Mezopotamya ve Mısır’da “yazabilen sınıf” itibarlı sayılmıştır. Antik Yunanistan ve Roma bu “yazı kültürüne sahip” ilerici toplumları yaratmıştır. Eski çağlarda yazabilen, okuyabilen insanlar devletin seçkin mensubu olmuşlardır. Bilgiyi kayıt olarak kil tabletlere, parşömen kâğıtlara yazmak, ansiklopedilerle, fasiküllerle saklamak artık işlevselliğini yitirmiştir. Bugün bilgi, dijital ortamda gigabayt, terabaytlarla saklanan, nanoteknolojiyle ilişkilendirilebilen, “tek tuşla” erişilebilen sanal bir kütüphanede varlığını sürdürebilen bir “veri”dir. “İlim Çin’de de olsa gidip alınız” sözünün aksine seyahatten ziyade bir internet ağına sahip olmanız tüm dünya kaynaklarına erişmeniz için neredeyse yeterlidir. Bir kitabı artık basılı kâğıttan değil, birçok farklı e-kitap araçlarıyla telefonumuzdan da okuyabilmekteyiz. Kütüphanede bulmak istediğimiz bir bilgiye online kaynaklardan erişebilmekteyiz. Dijital ortamda yazının yerini çoğu zaman “emojiler” karşılamakta. Son zamanlarda adı sıkça geçmeye başlayan Metaverse sanal alemi, toplumların bilgiye erişimini dijital ortamda başka bir yöne çekecek ve burası da kendine ait yazı kurallarını oluşturacak. Bu yeni dünyada hepimiz yazı ve iletişimin bambaşka bir noktaya evrilmeye başladığını tecrübe edeceğiz.

Harald Haarmann’ın Yazının Tarihi kitabı ise, bizden önceki önemli uygarlıkların yazı serüvenini, yaşantılarını etkileyici bilgilerle sunuyor.


[1] Harald Haarmann, Sayıların Tarihi, Sayma ve Hesabın Gelişimi ve Manaları, Runik Kitap, İstanbul, 2021, s.9-10.

[2] A.g.e., s.16.

[3] A.g.e., s.17.

[4] A.g.e., s. 18.

[5] A.g.e., s. 26.

[6] Samuel Noah Kramer, Sümerler, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2002, s.16

[7] Yün veya iplik eğrilen iği ağırlaştırmak için alt ucuna geçirilen yarım küre biçiminde, ortası delik ağaç veya kemik parça.

[8] Harald Haarmann, Sayıların Tarihi, Sayma ve Hesabın Gelişimi ve Manaları, Runik Kitap, İstanbul, 2021, s.24.

[9] A.g.e., s. 111.

[10] A.g.e., s.32.