Abdullah Ezik
Hafıza, sınır ve ihlaller, Pınar Derin Gençer’in iş ve performanslarında kendisini gösteren, birçok farklı açıdan değerlendirilebilecek temel meseleler. Özellikle de sanatçının “Walking Through the Layers Of Memory” başlıklı performansı bu anlamda ön plana çıkıyor.
Pınar Derin Gençer, geçtiğimiz yıl Sanat Kritik’te gerçekleştirilen “Akan Beden: Performans ve Konuşma Dizisi”ne konuk olmuş ve “Walking Through the Layers Of Memory” başlıklı performansı üzerinden sanatına dair yeni bir açılım geliştirmişti. Abdullah Ezik, söz konusu bu performanstan yola çıkarak Pınar Derin Gençer ile sanat üretimi üzerine konuştu.
Birçok farklı disiplinle ilgilenen, performans sanatı, görsel sanatlar, ses sanatı, enstelasyon gibi birçok farklı alanda üretim gerçekleştiren bir sanatçısın. Bu anlamda üretimlerinin de üretim gösterdiğin sahaların da ne denli geniş olduğu dikkat çeken bir konu. Öncelikle çalıştığın tüm bu sahalar seni ve performanslarını nasıl besliyor? Disiplinlerarası çalışmak sana nasıl bir katkı sunuyor?
Farklı tanımlamalar ile ifade edilebilen yaşamı bir yaratma/üretme yolculuğu olarak görüyorum. Bu yolculuk ancak çeşitliliğe ve yeniliğe dair bir tutku içeriyorsa zengin kılınabilir. Üretim sahalarım bu yolda giderken kendime seçtiğim yöntem ve biçim arayışımın vücut bulmuş halleridir. Sanat, benim için sadece tek bir disiplinde kısıtlı kalmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Farklı alanlarda çalışmak kendi hakikatime erişmek için çıktığım bu yolu zenginleştiriyor, ifade aracımı çeşitlendirmeme ve derinleştirmeme olanak tanıyor. Bu sayede, her bir alanın kendine özgü dilini ve estetiğini anlama, izleyiciye çok katmanlı bir deneyim sunma fırsatı buluyorum. Aynı zamanda, her bir disiplindeki deneyimlerimin birbirine geçişi, benim sanatsal kimliğimi sürekli olarak şekillendiriyor ve evrimleştiriyor.
Seninle yapılmış bir söyleşide “Sanat çalışmalarımda doğa, yaşam ve kentin fiziksel, psikolojik, tarihsel arenasının, insan ile olan ilişkilerini inceliyorum,” diyorsun. Tüm bu başlıklar aslında senin üzerine çalıştığın konu ve bağlamların ne denli geniş olduğunu da gösteriyor. Performansların özelinde doğanın, dünyanın, kentin insan ile ilişkisini nasıl kuruyor, bu ilişkiye nasıl bir açıdan yaklaşıyorsun?
İnsanın anlam arayışında evren ile kurduğu bağ kıymetlidir. Anlam önemini bağlardan alır. Bağlar kurmak, Moreno’nun ifadesiyle “onun gözleri ile görmek” ve buna ek olarak onun kulakları ile dinlemekle başlar.
Bu, sadece fiziksel bir bağ değil, aynı zamanda zihinsel ve duygusal bir bağlantıyı da içerir. Sonra eylemlere, sözlere dökülürek birbirimizin kişisel dünyasına gireriz. Doğanın, kentin, evrenin belleği usun tüm eylemleri için gereklidir. Karşılıklı kurduğumuz zihinsel ve bedensel benzerlik bağı ile ilişkileniyoruz. Bu bağlamda, performanslarım, doğa, evren ve kentle kurduğum ilişkiyi sanatsal bir açıdan ele alarak, izleyicileri bu zengin bağlam içinde düşünmeye ve etkileşime geçmeye davet ediyor.

Performansların aracılığıyla beden ile mekân arasındaki ilişkiye dikkat çekiyor, aidiyet, tarih, cinsiyet, güç alanları gibi birçok başlıkta uzun soluklu bir araştırmanın peşine düşüyorsun. Bu noktada söz konusu tüm bu konuları/meseleleri senin işlerinde birleştiren nedir?
Bu coğrafyada yetişmiş bireylerin, isteyerek ya da istemeyerek içine düştüğü ve etkilendiği başlıklar bunlar. İşlerimde bu konuları birleştiren ana öğe ise temas ettiğim coğrafyalar, etkileşimde bulunduğum insanlar, tanık olduğum olaylar ve deneyimlediğim olgularla şekillenen ve kendini sürekli dönüştüren bir benlik.
Istanbul Performance Art, Stockholm Performance Art ile 24 Hours Art’ın kurucusu ve kreatif direktörü, Open Performance Space’in baş küratörüsün. Salt bir sanatçı olarak değil, aynı zamanda bir küratör ve direktör olarak da sanatın her sahasında varsın. Üstlendiğin tüm bu roller üretimlerine nasıl yansıyor? Sözgelimi Istanbul Performance Art nasıl bir düşünce ile hareket ediyor ve ne derece senin sanat anlayışınla örtüşüyor?
Günümüzde, önceki kuşaklardan pek çok açıdan ayrılan bir kuşakla karşı karşıyayız. Dünya artık esnek çalışma, yaratıcılık, yenilikçilik ve girişimciliği, geleneksel kariyer yollarının ötesine geçiren bir kuşağa ev sahipliği yapıyor. Küresel vatandaşlık anlayışlarına sahip olan bu kuşak tek bir kariyer yolunu benimsemeyerek, farklı alanlarda kariyerler inşa etme eğilimindedir. “Slash generation” olarak adlandırılan bu grup, dilimizde ise “jonglör kuşağı” olarak anılmaktadır. Bu terimle tanışana kadar, özellikle bu coğrafyada farklı alanlarda kariyer yapmanın açıklaması pek kolay olmadı. Ben de bu dinamik kuşağın bir parçasıyım.
Robert Musil, The Man Without Qualities‘de aile hakkında “Oluşturdukları bütünün saçma bir karikatür olmaması için bireyler, kendi içlerinde bir mimar olmalıdır.” diyordu. İçinde yer aldığım sahaları, rolleri, üretimlerimi ailem olarak görüyorum ve tüm bu üyeleri/parçaları bir araya getirerek bir bütün oluşturmayı amaçlıyorum. Istanbul Performance Art da dahil olmak üzere oluşturduğum yapıların tümünün, sanat ve yaşama bakış perspektifimle örtüştüğünü ve kendi içlerinde bir mimar olduğunu düşünüyorum.
“Walking Through The Layers Of Memory” başlıklı “mekâna özgü performans”ında hatırlamak istediklerimiz kadar hatırlamak istemediğimiz bilgilerin de zihnimizde yer ettiği üzerinde duruyorsun. Bu noktada hafıza/zihin, kişinin kontrolü dışında gelişen ve içerisinde birçok ânı/anıyı biriktiren bir kübe dönüşüyor. Bu performansında seni “hafıza” ve “hatırlama” düşüncesi üzerinde çalışmaya yönlendiren ne oldu?
Mekâna özgü performansımda, beni hafıza ve hatırlama konsepti üzerinde çalışmaya yönlendiren pek çok etken ve teori bulunuyor. İnsan psikolojisinin karmaşıklığına, kişisel ve kolektif hafızanın nasıl şekillendiğine, hangi anıların zihinlerimizde daha belirgin olduğu ve neden bazı bilgilerin hatırlanmak istenmediği gibi soruları keşfetmeye dair derin bir ilgim var. Zihnimizin içindeki bu karmaşık küp, kontrolün ötesinde gelişen ve birçok katmanı içinde barındıran bir yapıya dönüşüyor. Bu süreçte, hatırlama ve unutma eylemleri, zihinsel kavramın imgelem ve duyarlılık biçimleriyle etkileşime girerek dönüşüme uğruyor. Mekânı hafızamla eşleştirdiğim bu performans, bu karmaşık süreçleri biçimlerle dışa vurarak, hafıza ve hatırlamanın subjektif doğasını yansıtıyor. İzleyicileri bu karmaşıklığı deneyimleme, kendi hatıraları üzerinde düşünme, hatırlama eyleminin kişisel ve evrensel boyutları arasındaki bağlantıları keşfetmeye davet ediyor.

Bu konuşmanın/performansın başlığına değinmek istiyorum: “Hafızanın Katmanlarında Yürümek”. Bu başlık az önce sözünü ettiğimiz birçok meseleyi içerisinde barındırıyor aslında. “Hafıza”, “katmanlaşma”, “yürümek”… Edimler bu noktada özel bir anlam ifade ediyor. Konuşmanın başlığı ve başlık üzerinden vurgulanan tüm bu konular, seni ve sanatını ne derece temsil ediyor?
Zihnin en saf haline ulaşmanın simgesi olarak “yürümek”, benim için zihinsel keşfi ve anlama yolculuğunu temsil eder. Zihnin kıvrımlarını keşif, bedeni/belleği yürümekle başlar. Bedenim, zihnim ve ruhum arasındaki etkileşimleri anlamak, bu başlık altında öne çıkan “katmanlaşma” kavramıyla örtüşür. Her adım bir katmanın ardındaki derinliklere bir açılış, yeni bir keşiftir. Bu eylemin içinde adım adım kaybolmak, bedeni ve zihni birleştirerek, bireyi içsel dünyasının derinliklerine doğru yönlendirir. Dolayısıyla bu edimler hem kişisel bir ifade hem de sanatsal bir manifestonun bir yansımasıdır.
Performansın sırasında birtakım ardışık eylemlerle sürekli hareket ediyorsun. Hem mekâna yayılımın hem de bu ritmik hareketler dikkat çekici. Her performans sanatçısı için onun edimlerini biçimlendiren temel bir eğilim vardır. Dayanıklılık, güç, eylemsellik gibi. Bu performans üzerinden senin ardışık eylemlerine nasıl yaklaşmak gerekir? Senin performanslarının hareketliliğe, hep bir eylem içerisinde olma hâline dayandığı söylenebilir mi?
Hareketin içindeki duyguyu, duygunun içindeki hareketi arayış dinamiğimde eylemin varlığı kaçınılmaz. Fiziksel ve zihinsel dayanma gücümün sınırlarını deneyimleyemek, bedenimin gerçekliğini yansıtmamın bir yöntemidir. Senin de gözlemlediğin gibi dayanıklılık, güç, esneklik, çeviklik ve eylemsellik gibi öğelerle performanslarımı/kendimi biçimlendiriyorum.
Aynı zamanda, Ebbinghaus’un bellek üzerine yaptığı araştırmanın hatırlama performansı üzerindeki etkilerini anımsamak önemlidir. Bu ardışık eylemler, tekrar, zaman ve hatırlama arasındaki bu karmaşık ilişkiyi yansıtmanın yanı sıra bedenim üzerinde anlatı oluşturmanın bir parçasıdır.
Ne tür bir “ortak bilinç, ortak bilinç-altı” geliştirmek istiyorsun? Bu ortaklık kişi ile toplumu birbirine nasıl bağlar?
Performanslarımda, bedenimi ‘burada ve şimdi’de olma duygusuyla birleştirerek yeni bir oluşum alanına dönüştürüyorum. Bu süreçte, izleyicinin zihinsel ve bedensel algılaması, oluşumun merkezi bir bileşeni haline geliyor. Performans sanatında bedenin yanı sıra belleğin de yeniden tasarlanabilir olduğuna inanıyorum, çünkü bedenin kendisi bir tür bellektir. Belleğe bırakılan bu kayıtlar, kuşaklar arası ve kuşakları aşan bir şekilde aktarılabilir, bu da ortak bir bilinç ve ortak bir bilinç-altı oluşturur.
İzleyiciler, performanslarım aracılığıyla deneyimledikleri duygusal ve fiziksel anları kendi kişisel bellekleriyle birleştirirler. Bu birleşim, izleyici ile sanatçı arasında ortak bir deneyim oluşturarak, bir tür kolektif bellek oluşturulmasına katkıda bulunur. Bu kolektif bellek, izleyicinin kendi bireysel deneyimleriyle etkileşime girerken aynı zamanda bir toplumun ortak deneyimlerini yansıtarak kişi ile toplumu birbirine bağlar. Bu şekilde, ortak bilinç ve bilinç-altını geliştirmeyi amaçlıyorum, sanat aracılığıyla paylaşılan deneyimlerin bir topluluk içinde birleşmesi ve derinleşmesi yoluyla.


İlk yorum yapan olun