Sular Çekildiğinde Gerçek Yaşamı Bulacak Olan Kim?: Ömer F. Oyal ve Gemide Yer Yok

Abdullah Ezik

abdullah.ezik@sanatkritik.com

Ömer F. Oyal’ın 2019 yılında yayımlanan romanı Gemide Yer Yok, isimsiz bir ülkede isimsiz kahramanlar arasında geçen, arka planında Nuh peygambere kadar uzanan derin ve insanlık tarihine dair önemli göndermeler de içeren güçlü bir metin. Gücünü anlattığı hikâye kadar hikâye içerisine yerleştirdiği arketiplerden, kahramanların kendi içlerindeki yolculukları boyunca sergiledikleri değişim süreçlerinden ve insanoğlunun uygun koşullar oluşturulduğunda ne denli vahşileşebileceği meselesinden alan roman, okura tüm bu meseleler etrafında giderek çetrefilleşen bir olaylar silsilesi sunar.

Ana hatlarıyla bir iç savaş hikâyesini merkezine alan Gemide Yer Yok, oldukça gergin bir atmosferde, insanın ruhunu sıkacak derecede karanlık bir atmosferde geçer. Ömer F. Oyal’ın diğer romanlarına bakıldığında da hemen dikkati çeken bu durum –Sürgün Ruhun Rüya Defteri, Magda Döndüğünde, Zaman Lekeleri gibi-, yazarın edebiyata yaklaşımı bağlamında poetik bir değer de taşır. Romanlarında birbirine paralel ve birbirleriyle çeşitli arketipler üzerinden bağıntılı konuları işleyen Oyal, bu romanında gerilimi oldukça farklı bir yerden, bütün bir ülkeyi tarumar eden iç savaşın bizatihi kendisinden değil, romanın ana kahramanının evine sığınan yaşlı bir kadın üzerinden metne dâhil eder. Sokaklar savaş alanına dönüşmüş, insanlar yiyecek bir lokma bulamaz, aç kalan hayvanlar etraftaki evlere saldırır, toplum bambaşka sorunlar üzerinden birbirine girerken söz konusu bu gergin atmosferin romana yaşlı bir kadın üzerinden dâhil edilmesi hem içerisinde bulunulan durumun ne denli ironik olduğuna, hem de davetsiz bir misafirin ne denli sorunlu olaylara yol açabileceğini gösterir.

Öncelikle arketipler meselesi üzerinde durmak Ömer F. Oyal edebiyatını anlama bahsinde önemli bir yerde durur. Oyal’ın hemen her romana sızan bu durum, onun birer kavram ve mesele olarak “tarih” ve “zaman”la nasıl bir ilişki kurduğunu da gözler önüne serer. Zaman meselesini gerek romanın ana planında ön plana çıkan kurgusal bir dinamik -zamanda sıçramalar, geçmişe gitme, flashback’ler, günlük-mektup-hatırat üzerinden ilerleyen metinler-, gerekse dile getirilen hikâyede önemli bir yere sahip tarihsel bir durum olarak irdeleyen Oyal, insanoğlunun sahip olduğu alışkanlıkların onun hayatında nasıl bir yer tuttuğu ve tüm bunların bir birey olarak kişiyi nasıl etkilediği üzerinde durur. Bu, yazarın belirli bir süreç içerisinde sıklıkla üzerinde durduğu temel meselelerdendir. Tıpkı Gemide Yer Yok’ta olduğu gibi diğer romanlarında da bunu kendisi için bir sorunsal olarak kabul eden Oyal, insanoğlunun gerekli şartlar oluştuğunda hemen her şeyi yapabileceğini, yeri geldiğinde bir âşık, yeri geldiğinde gözünü kırpmadan insana kurşun sıkabilecek vahşi bir yaratığa dönüşebileceğini görünür kılar. Her şeyi değiştirdiği gibi insanoğlunu da alabildiğine dönüştüren zaman, böylelikle hayatın ayrılmaz ve unutul(a)maz bir parçası olarak kişiye/topluma yön veren temel dinamiklerden birisi olur. Böylelikle Oyal için zaman, hayata dair en temel dinamik olduğu kadar üzerinde durulup düşünülmesi gereken başat varlık sorunlarından da birisine dönüşür.

Gemide Yer Yok’ta Nuh peygamberin tufan hikâyesi ile romanın isimsiz ana kahramanının iç savaş hikâyesi birey-toplum, inanç-gerçek, yalnızlık-birliktelik, yabancılaşma ve yertsiz-yurtsuzluk gibi çeşitli meseleler üzerinden birleştirilir. Romanın başlayıp sonlandığı noktalar da göz önünde bulundurulduğunda söz konusu bu iki hikâyenin alabildiğine birbirine paralel aktığı ve yazarın böylece başı sonu önceden belli bu hikâyeyi metne dâhil ettiği farklı denklemlerle rayından çıkardığı görülür. Burada bir rayından çıkarma söz konusudur, zira her şeyden önce anlatılan hikâye işlerin yolunda gitmeyeceği ve sonunda bütün bir dünyanın büyük bir felaketle yüzleşeceği -üstelik kimse böylesi bir felaket senaryosuna ihtimal dahi vermezken- bir düzlemde gerçekleşir. Ne Nuh ne de romanın ana kahramanı çevresindekileri yaklaşmakta olan felakete inandıramaz, onlara karşı telkinlerinde başarılı olamaz. Doğası gereği felaket haberlerinden kaçmaya meyyal, her şeyi toz pembe düşleme arzusuyla hareket eden insanoğlu, tüm uyarılara rağmen hep felaket ânında içerisinde bulunduğu durumdan çıkış arar. Ancak bu sırada her şey için geç kalınmış, olacak olanların çoğu olmuştur. Gemide yer olmayışının da nedeni budur zaten.

Daniel Maclise’in Noah’s Sacrifice
Nuh’un güvercini göğe salışını konu edinen 12. yüzyıla ait bir Venedik mozaik tasviri

Yazar, hikâyenin gerçekliğini kırmak için metne öncelikle zamanla her şeyi alt üst edecek yaşlı bir kadın yerleştirir. Başlangıçta geçici bir misafir gibi duran, ancak zamanla yerinden oynamaz ağır bir kütleye dönüşen bu yaşlı kadın, okuyucuların gerçek ve gerçeklikle yüzleşmesini sağlayan en temel meselelerden birisini meydana getirir. Daha önce de sözü edilen “gergin ruh hâli”nin en başat sebebi olan bu kadın, aynı zamanda Nuh ile romanın isimsiz kahramanının hikâyesinin birleştiği noktada da önemli bir yerde durur. Nuh, ailesi üzerinden tüm topluma yardım etmek ister ve bu konuda başarısız olur. Romanın ana kahramanı da benzer bir ruh hâli içerisindedir. Yardım etmeye öncelikle çevresindekilerden başlar. Eşini ve oğlunu şehirden uzak bir yerde yaşayan ailesinin yanına gönderir. Komşularının evini kollama ve çiçekleri sulama görevini de üstüne alır ve bu görevi yerine getirmek için elinden geleni yapar, bir gün dahi bunu aksatmaz. Tüm bunlar onun görevlerine ve üstlendiği vazifeye karşı ne denli sorumlu olduğunu açıkça gösterir. Dönüşüm ise biraz sonra başlar. Söz konusu tüm bu sorumluluk, davranış ve yardımseverliğe karşılık kendisine sığınan yaşlı bir kadın, onu zamanla başka biri olmaya zorlar, olduğundan farklı bir yere sürükler. İkili arasındaki her şey başlangıçta yolunda gibidir, ancak işler bir süre sonra kontrolden çıkar; çünkü hiçbir şey beklenildiği gibi gitmez. Burada Nuh ile ana kahramanın hikâyesi birbirinden ayrılır, zira tarihsel bir figür olarak Nuh ile modern bir birey olarak ana kahramanın hayat yaklaşış biçimi birbirinden alabildiğine farklıdır. Romanın bu safhasında görülür ki Nuh yeni bir çağa taşınıp modern bireyin sorunlarıyla karşılaştığında kendisine vadedilenle kendisinden beklenen şeyler arasındaki mesafe de giderek artacaktır. Modern insan tek tip düşünmez, kendisine söylenen dosdoğru ol ifadesinden neyin kastedildiğini anlamak için uzun araştırmalara girişir, vahiy veya sezgilerle değil içgüdüleri, dahası arzularıyla hareket eder. Bu noktada inanmak da savaşmak da bir arzulama meselesine dönüşür. Bu romanda ana kahraman, Nuh gibi herkesi kurtarmaya çalışmaz veya kimseyi gemiye davet etmez; aksine tek arzusu gemide bir başına kalmak, geçmişiyle dolu bir dünyada sessiz sakin varlığını sürdürmektir, ta ki tufan kopup her şeyi bitirene dek. Dolayısıyla Nuh ile ana kahramanın yolculuğu bu noktada birbirinden ayrılır. Birbirlerine oldukça paralel bir şekilde ilerleyen bu iki hikâye Nuh’un bir peygamber olarak kurtarıcı rolü, ana kahramanın modern bir birey olarak yalnız kalma arzusuyla birbirinden uzaklaşır. Bu karşıtlık, okuyucuya modern ile ilkel olan arasındaki mesafeyi gösterdiği gibi gerçeklikle inanç, din ile dinsizlik, sorumluluk bilinciyle arzu duyma meselesi etrafında gelişen kimi insani arayışları da ortaya çıkarır.

Bir iç savaş hikâyesi olan Gemide Yer Yok, aynı zamanda bir iletişimsizlik romanıdır da. Bunun en büyük delili, bütün roman boyunca kahramanlar arasında hiçbir diyalogun olmamasıdır. Birçok vesile nedeniyle karşı karşıya kalan kahramanlar hiçbir zaman doğrudan bir konu üzerine konuşmaz, herhangi bir diyalog geliştirmezler, çünkü diyalog insani, her şeyi etkisi altına alan savaş ise gayri insanı bir şeydir. İnsan eliyle meydana gelen bu vahşi gösteri, insanlar arasındaki iletişimi de ciddi anlamda tahrip eder. Sözgelimi ana kahraman ile yaşlı kadın da, damat ile çocuklar da, olay mahalline intikal eden polislerle görgü tanıkları da birbirleriyle konuşmazlar. Herkes birbirine bir “mırıldanma”, bir ağzında “laf geveleme” ile karşılık verir. Tam da bu noktada diyalogsuzluk, bir savaş zarureti olarak iletişimsizliği beraberinde getirir, çünkü iletişim kurmayı bilen insanları barışı sağlamayı da bilir. Bir iletişimsizlik hâli olan savaş, buna da engel olmaktadır. Oyal’ın roman boyunca devam ettirdiği bu durum, savaşın metnin kurgusu üzerinde nasıl bir etkisi olduğunu ve yazarın metni bir bütün olarak ne denli sıkı bir şekilde ördüğünü gösterir. Burada söz konusu edilen kurgusal ve içeriksel tutarlılık, Gemide Yer Yok’u Oyal romanları içerisinde de özel bir yere yerleştirir. Oyal’ın ilk romanlarına kıyasla giderek azalan diyaloglar, bu romanda artık bir “hiç” mertebesine ulaşmıştır.

İnsan, uygun şartlar oluştuğunda doğadaki en vahşi yaratık olabilir. Bunun için tek ihtiyaç duyulan mevcut koşulların sağlanmasıdır. Gemide Yer Yok’un ortaya koyduğu temel düşüncelerden birisi de budur. Bu durum romanın ana kahramanı üzerinden oldukça açık bir şekilde fark edilebilmektedir. Romanın başında kendisine görev edindiği şiarlarla birlikte hareket eden bu kahraman, zamanla olduğundan bambaşka birisine dönüşür. Tek derdi kendisini, ailesini, geçmişini ve evini korumak olan kahraman, bir süre sonra açlık ve susuzluk gibi sorunlar baş gösterince, buna ailesinin kendisini sıkıştırması ve bir anda evde beliren yaşlı kadın (ve tabii ki yaşlı kadının ailesi) da dâhil edilince her şey çığırından çıkar. Bir süre sonra içerisinde bulunduğu durumu sorgulamaya ve kendisi için bir çıkış yolu üretmeye çalışan kahraman, sorunun kendisinde değil içerisinde bulunduğu zaman ve dünyevi şartlarda olduğunu görür. Su azdır ve herkes için yeterli değildir, o hâlde su bir paylaşım nesnesi değildir; ona sahip olan onu dilediğince kullanabilir. Sokakta başıboş dolaşan köpekler dost değil düşmandır, zira aç kaldıklarından hemen herkese saldırabilir, hayatta kalma ve besin bulma arayışı içerisinde karşısına çıkan her şeye zarar verebilmektedir, buna insanlar dâhil. O hâlde tıpkı sokak köpeklerinde olduğu gibi oldukça zor şartlar altında yaşam mücadelesi veren insanlar, Charles Darwin’in de öngördüğü üzere bu şartlara adapte olmak, hayatta kalma içgüdüsü neyi emrediyorsa onu yapmak zorundadır. Bu yasa, bir süre sonra gerçekten de romana yön veren temel kural olur. Yaşlı kadın, bir başına bu mücadeleyi sürdüremeyeceğini fark ettiğinde ailesini bu yabancı eve davet eder. Önce kızı ve torunları, ardından da damadı eve gelir ve böylece konuklar, ev sahibine karşı nüfus ve güç anlamında güç elde eder. Artık evden uzaklaştırılmaları daha güçtür; hatta öyle ki böyle bir durumda ev sahibinin bunu teklif etmeye cesaret dahi edemeyeceklerini öngörebilirler. Bu noktadan sonra romanın yönü de hızla kıvrılır, her şey bir alan paylaşma mücadelesine, iktidar sağlama ve onu koruma tutkusuna/zorunluluğuna dönüşür. Bu da romanın ana kahramanında görülen değişimin son aşamasını meydana getirir.

İktidar mücadelesi, hele ki savaş gibi kimi zor şartlar altında daha da ön plana çıkan, insanoğlunu zamanla giderek daha da vahşi kılan en temel sorunlardan biridir. Gemide Yer Yok özelinde bu durum romanın ana kahramanı ile yaşlı kadının damadı arasında vücut bulur. Evde davetsiz bir konuk olarak bir süre ikamet eden yaşlı kadın, artık ev sahibini huzursuz ettiğini fark ettiğinde ailesini de yanına davet eder, böylece evde bir denge sağlamaya, en azından hayatta kalma içgüdüsüyle ailesini de korumaya çalışır. Bu aileye bir süre sonra damat da eklenince ev sahibi evde bir başına kalır; iki çocuk, anne, yaşlı kadın ve damada karşı yalnızlaşır. Aile, bu durumu tam anlamıyla idrak ettiğinde önce evde daha fazla hak ve temel kullanım eşyalarında, yemeklerde, temizlik malzemelerinde, suda daha fazla pay talep eder. Öyle ki damat, bir süre sonra kendilerinin davetsiz misafir olduklarına dahi aldırış etmeden ev sahibinden para ister, verdikleri hizmete karşılık onlara ödeme yapması gerektiğini söyler. İkili arasındaki bu mücadele, ev sahibinin silahlanıp herkesi tehdit ederek kontrolü eline almasıyla son bulur. Böylece romanın ilk sayfalarında görülen ve daha sonra işin içine ailenin girmesiyle sekteye uğrayan iktidar, keskin bir darbeyle kontrolü yeniden eline alır, herkese nerede durması gerektiğini bildirir. Bu durum bir süre sonra evde belirli bir hiyerarşik düzenin kurulmasına yol açar. Sınırlarını giderek geliştiren ve zamanla evdeki birçok odayı işgal eden aile, yavaş yavaş yeniden kendi kabuğuna çekilir, ev sahibinin çizdiği sınırların dışına çıkamaz olur. Bir süre sonra damadın sokakta silahla vurularak öldürülmesi, aileyi tamamen başsız, dolayısıyla da iktidarsız bırakır. Bu gelişmenin ardından yaşlı kadın da anne de çocuklar da iktidar kaynağı olarak ev sahibine, metnin ana kahramanına yönelir. Burada asıl belirleyici hamle, yaşlı kadının kızından gelir. Bir gece ev sahibiyle birlikte olan kadın, bu hareketiyle aslında onun iktidarını da kabul etmiş olur, mevcut düzeni farklı bir boyuta taşır, ona resmî, en azından iktidar nezdinde bir karşılığı olan özel bir boyut eklemiş olur. Cinsellik, ikili arasındaki mesafeli duruşu mühürler ve eve yeni bir düzenin verilmesini sağlar. Halihazırda oldukça gergin bir atmosfere sahip olan roman, cinselliğin söz konusu edildiği bu bölümde kendi içerisinde bir rahatlama hissettirir. Damadın ölümünün ardından çocuklarla arasını da düzelten ve yeniden evde kendi hâkimiyetine dayanan bir sistem kuran ev sahibi, böylece geminin kontrolünü bir kez daha eline alır, rotayı dilediği yöne çevirebilir.

Ev ve geçmiş, kitap boyunca söz konusu edilen bir diğer önemli meseledir. Romanın ana kahramanı için ev, geçmişin yuvasıdır; geçmiş bu dört duvar arasında, adına ev dedikleri yapıda gizlidir. Evi terk etmek demek kişinin geçmişini, dolayısıyla da kendi varlığını terk etmesi demektir. Onun evden hiç kopamayışının ana nedenlerinden birisi budur. Ailesini kendisinden ve evden uzak bir yere yollarken kendisinin geride kalmasına sebep olarak fotoğraf ve arşivleri dijitalleştirmesi gerektiğini, böylece hatıralarının da kendileriyle birlikte var olup korunabileceğini öne sürmesi, onun hem düşünce yapısını hem de geçmişe tek başına sahip çıkma tutkusunu gözler önüne serer. Geçmiş, nasıl ki kalabalık bir insan güruhunun değil de kişinin kendi nazarıyla daha özel/öznel bir değere sahipse buradaki mesele de böyledir. Kalabalık, geçmişi emen bir yapıya sahiptir ve evi gürültüsüyle boğup kişiyi şimdi’ye çeker; onun geçmişe yolculuk etmesine engel olur. Bu nedenle romanın ana kahramanı da yalnız kalmak, yoluna tek başına devam etmek ister; çünkü geçmişe giden yol yalnızlıktan geçer. Tüm bunlara paralel olarak geçmişle birlikte evin de korunmak istemesi, insanoğlunun kendisine ait her ne var ise her şeyi büyük bir tutkuyla geleceğe devretme emelini açığa çıkarır. Romanın ana kahramanı hiçbir zaman içerisinde bulunduğu ânda var olamaz. O, büyük iç savaş öncesi hep geleceği düşünüp evi bir sığınak hâline getirmiş; iç savaş sırasında ise düşünsel olarak geçmişe giderek anılarını kurtarmaya çalışmıştır. Şimdi, onun için var olmayan bir zaman dilimidir. Geçmiş ile gelecek arasında yapılan bu yolculuklar onun için tek bir yerde kesişir: evde. Ev, tüm bu zamansal ve anlamsal geçişlere yuva olan temel mekândır. Onun zamanla mekân arasında kurduğu bu temel ve güçlü bağ, kişinin çevresini anlamlandırma biçimine dair de önemli bir gösterge olarak yorumlanabilir. Dolayısıyla Gemide Yer Yok’ta mekân ile zaman; ev ile geçmiş ve gelecek iç içe geçer, bu durum ana kahramanın davranış ve düşünceleri üzerinden okunabilir.

Ömer F. Oyal’ın 2019 yılında yayımlanan romanı Gemide Yer Yok, zorlu savaş şartları altında bir grup insanın hayatta kalma mücadelesini oldukça çarpıcı sahneler üzerinden görünür kılan oldukça çarpıcı bir metin. İçerisinde yersizlik-yurtsuzluk; eve, geçmişe dönüş; aile, aile olma ve aileden kopuş; hayatta kalma içgüdüsüyle bambaşka bir karaktere bürünme; iktidar; inanç ve gerçeklik gibi birçok farklı mesele barındıran roman, okuyucuya geçmişle gelecek arasında belirsiz bir zaman diliminde belirsiz bir coğrafyada belirsiz kahramanlar arasında geçen gerçek-ötesi bir hikâye vadediyor.

Onunla eş bir kargıda sınanıyor göğsüm.

Altın bir arabada göğe çekilen ben değilim.

Ne de, kanatları var sanılan aşk.

Suya dönen kalbin acısı.

Yosunlu saç.

Yılanla eşleşen varlık.

Duygular, bir kapıdan geri döndüğünde gerçekleştirir ruhu.

Günah yok. Yanılmış bir kalp var.

Sular bir şey hatırlatmadığında

Her renk kendi bahtıyla boğulacak.

Bejan Matur