Yakup Kadri’den Fransız Basınına “İstanbulin” Üzerinden Toplumsal Analizler

Bihter Sabanoğlu

Tanzimat döneminden itibaren İstanbul’da gerek saray gerek sokak modası Fransız etkisinde değişmeye başlamıştır. İstanbul moda sözlüğüne yeni kelimeler girerken, romanlarda “şık” karakterler belirmiş, hatta şehir kendi ismini taşıyan bir ceket yaratmıştır. 

15. yüzyıldan itibaren Osmanlı kılık kıyafetinde başlayan değişimler, Sultan II. Mahmut’un reformlarıyla hızlanmış, milli saraylar koleksiyonunun bir parçası olan Asakir-i Mansure-i Muhammediye’nin Geçit Töreni tablosunda görülebileceği üzere askerlere pantolon giydirilmiş, devlet görevlilerine fes zorunlu kılınmış, memurlar için tek tip bir görüntü yaratılmaya çalışılmıştır. Başlarda tepki çeken fes zaman içerisinde popülerleştikçe halkın talebi karşılanamamış ve Tunus ile Avrupa’dan fes ithaline başlanmıştır. Yeni giysilerin kalıpları ve kesimlerine yerli terziler henüz hazır olmadığından İstiklal Caddesi’nde Bon Marché, Tiring, Mayer gibi Paris’ten kumaş getiren dükkânlar ve aralarında saraya dikiş diken Parma’nın da bulunduğu pek çok atölye açılmıştır.

Görsel kaynağı: https://www.istanbul.net.tr/istanbul-rehberi/yazilar/eski-erkek-kiyafetleri/52/1

İstanbulin adı verilen ceket, Reşad Ekrem Koçu’nun Türk Giyim Kuşam ve Süslenme Sözlüğü’nde belirttiği üzere, zar zor kolalı gömlek içine girdikten sonra bir de üzerine kaskatı yaka ve boyun bağı takarak, ecnebilerin de hazır bulunduğu toplantılarda eziyet ve işkence çeken yaşlı devlet erkanı için İstanbullu terziler tarafından Sultan Abdülmecid zamanında icat edilir.  İstanbulin tipi ceket, dik ve düz yakalı, bele kadar tek sıra düğmeli olduğu ve diz kapağına kadar uzandığı için kullanımı rahattır. Redingotun içine kolalı yakalı bir Fransız gömleği giyip bir de kravat takmak gerekirken istanbulinin göğsü tamamen kapalıdır ve kirlendikçe değiştirilen iki parmak yükseklikte bir yaka kullanmak yeterli olur.[1]

Hagop Mintzuri’nin İstanbul Anıları’nda anlattığına göre istanbulin öylesine yaygındır ki akağaların ve başlarının üzerinde Beşiktaş’tan Kuruçeşme’ye tablalar taşıyan saray hizmetkârlarının istanbulinleri kaldırımları karartır.[2] Önceleri memur üniforması olarak bilinen bu giysi zamanla halk tarafından da benimsenir. İstanbul tarihçisi Sermet Muhtar Alus Akşam gazetesindeki köşesinde yarı resmi yerlerde istanbulin ceketi giyen beylerin “kandilli temennahlara” yani yerlere kadar eğilerek selam vermelere, “Nabi misali” sözlere giriştiğini anlatır.[3]

Koçu, istanbulinin yerini Sultan Abdülaziz zamanında redingota bıraktığını yazar.  Yakup Kadri Kiralık Konak romanında tam da bu moda üzerinden istanbulin ve redingot giyenler olarak toplumu iki kategoriye ayıran enteresan bir analiz ortaya koyar: “İstanbul’da iki devir oldu: Biri istanbulin; diğeri redingot devri…Osmanlılar hiçbir zaman bu istanbulin devrindeki kadar zarif, temiz ve kibar olmadılar. Tanzimat-ı Hayriye’nin en büyük eseri, istanbulinli İstanbul efendisidir.” Yazara göre istanbulinden sonra gelen redingot severler rokoko ve “arnuvo” meraklısı, yarı uşak yarı kapıkulu, riyakâr bir kuşağın temsilcisidir.[4]

İstanbulinin kullanımı elbette Abdülaziz zamanında bitmez; ceket on dokuz ve yirminci yüzyıllarda bir İstanbul giysisi olarak yurt dışı basınında kendine sıkça yer bulur. Le Pays gazetesi Sultan Abdülhamid’in Osmanlı-Karadağ müzakereleri sırasında sırtında siyah bir istanbulin ve bir askeri manto, başında bir fes ve ayağında sade siyah bir pantolonla zarifçe devlet erkânını selamladığını yazar.[5] Le Temps, İstanbul hükümetinin bir reform gerçekleştirerek istanbulin giyme zorunluluğunu kaldırdığını duyurur. Muhabirin “Bizim piyade askerlerimizin üniformasına benzeyen siyah bir tunik” olarak tanımladığı giysinin modasının geçtiği, günün ideal kostümünün “yumuşak renkte bir pantolon, yakası açık bir redingot, dikkat çeken renkte bir kravat ve ufacık bir fes” olduğu belirtilir.[6]  L’Univers gazetesi alaycı bir dille Türkiye’yi hep reformları yürürlüğe koymakta zorlanmakla suçladıklarını oysa ülkenin moda konusundaki değişimlerde hiç vakit kaybetmediğini yazar. İstanbulini “Abdülaziz’in, kaybettiği toprakların yasını tutmak için icat ettiği söylenen şu karanlık ve acıklı kıyafet” olarak tanımlayan gazete bu sefer de memurların giydiği redingot, jile ve pantolonlara siyah renk sınırlaması getiren karara tepki gösterir ve memurların neden cenaze taşıyıcısı kostümüne mahkûm edildiğini sorgular.[7] İstanbulin, Almanya ve Türkiye’nin yakınlaşmasından rahatsız olan Fransa tarafından bir iğneleme malzemesi olarak da kullanılır. La Liberté gazetesi I. Dünya Savaşı’nın sürdüğü 1915 yılında yayımladığımakalede “Duyduğumuza göre şu ara Almanya’da Türk olan her şey modaymış. Türk yemekleri yeniyor, Türk kahvesi içiliyor, okullarda Türkçe öğretiliyormuş. İmparator da kesin altın işlemeli bir istanbulin siparişi vermiştir”[8] ifadelerine yer vererek Türkiye ile özdeşleştirdiği bu giysi üzerinden Almanya’yı eleştirir.

İstanbulinin yanı sıra 19. yüzyıl sonlarında ortaya çıkan makfarlanlar, avniyeler, Fransızların “vay be!” anlamına gelen ünlem cümlesi “dis donc!”tan türeyen “didon sakal” gibi yeni giysi ve saç-sakal çeşitlerinin peşinde koşan moda tutkunları, Al-Ahmed’in deyimiyle “Batı çarpmış Garbzede”ler[9], dönemin romanlarında da görülmeye başlanır. Hüseyin Rahmi‘nin Şık romanının kahramanı Şöhret Şatıroğlu, terziye yaptırdığı aşırı dar kostümünü dans ederken yırtan, metresi Potiş’le İstanbul’da dolanırken elinde kostümüne uygun bir süs köpeği bulunmadığı için toplum tarafından ayıplandığını sanan bir “dandy”dir. Ahmet Mithat Efendi’nin Felâtun Bey’i elinde Beyoğlu terzilerinden topladığı resimli kartonlarla ayna karşısına geçip kendisini o resimlerdeki beylere benzetmeden evden çıkmaz. Araba Sevdası’nda Bihruz bal renginde eldivenleri, ufacık fesi, Frenk gömleği ve her daim dapdar elbisesi ile dikkat çeker.

İstanbulin kimi zaman bir sosyal statü göstergesi, kimi zaman ise yazar-seyyah Edmundo de Amicis’in yorumladığı gibi politik bir duruş ifadesidir. Eski Türk kaftan, Tanzimatçı Türk istanbulin giyer. Sarıklı, kaftanlı Türk abdest alıp gün batarken eve döner oysa istanbulinli Türk fotoğrafını çektirir, Fransızca konuşur ve akşamını tiyatroda geçirir. Yazarın “Her sene binlerce kaftan kaybolmakta ve binlerce İstanbulin ortaya çıkmaktadır”[10] sözü bu değişiminin özetidir.


[1] Reşat Ekrem Koçu, Türk Giyim Kuşam Ve Süslenme Sözlüğü (İstanbul: Sümberbank Kültür Yayınları, 1969), 134.

[2] Hagop Mintzuri, İstanbul Anıları (İstanbul: Aras YAyıncılık,2018), 73.

[3] https://www.istanbul.net.tr/istanbul-rehberi/yazilar/eski-erkek-kiyafetleri/52/1

[4] Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Kiralık Konak (İstanbul: İletişim Yayınları, 2018). Google Books.

[5] “Revue des Journaux”, Le Pays, s.2, 28 Mart 1877

[6] “Lettres de Turquie”, Le Temps, s.1, 8 Eylül 1878.

[7] Jean Sahel. “Lettres de Turquie, L’Univers, s.2,18 Ekim 1897

[8] “Echos”, La Liberté, s.2, 7 Aralık 1915.

[9] Uğur Tanyeli Yıkarak Yapmak kitabında terimin İranlı muhafazakâr düşünür Al-Ahmed’ten geldiğini yazar. “(…) O bir “Garbzede”dir. Terimin çarpıcılığına dikkat edilsin. Onu Batı çarpmıştır. En yakın benzeri “depremzede” veya “afetzede” olabilir.”

[10] Edmondo de Amicis, İstanbul (1874) (Ankara: Türk Tarih Kurum, 1993), 115.