Gerçeklik Hakkında Düşünmek Ve Olağandışı Şeyler

Yağmur Yıldırımay Bayrakçı

Gerçeğin bir parçasından yola çık ve başkalarının biraz anlayabilecekleri, biraz anlayamayacakları bir şey anlat.”

Proleterler İçin Patafizik Dersleri, insanın gerçekliğini kurcalayan, farklı rotalara girmesine ön ayak olan bir kitap. Okur, kitapla birlikte yol alırken, gerçeği ve düşü birbirine geçiren cümlelerle hakikati kendi harmanında demliyor; bazen düşe kalka bazen ite kaka kendi anlam evrenini oluşturuyor. Görünenin hiçbir zaman salt gerçeklik olmayacağını söyleyen kitapta, yazar da okur da bir üst-gerçekliğe tırmanma telaşında. Telaş diyorum, çünkü metnin kurgusu, bir guguk saatinden çıkan küçük öfkeli adamın kedi tarafından yutulmasından aynı kedinin kaybolmasına, onun aranmasına kadar hareketli, kaygılı, telaşlı bir ritme sahip. Bu ritim bir yandan okuduğumuzu bir düzleme oturtmada yardımcı olmaya çalışırken diğer yandan bu düzlemi yerle bir edecek muğlaklıkları barındırıyor. Bu sebeple Proleterler İçin Patafizik Dersleri’ni okurken metnin altında yatan mesaj öyle hemen hatmedilmiyor, çift dikiş gerektiriyor.

“Olanaksızlar Bilimi”, Kedi, Saat: Başka Bir Evren

Patafizik, gerçeğin biçimini sorgulamayı, gerçeği farklı biçimde ele almayı anlatan bir kavram. Hayatın tekdüzeliği içinde, bireye var olanın yetmediği yerde, bu var olanın tersyüz edildiği, kabullerin aşıldığı/aşılmak istendiği, bazen pak bazen muğlak bir alanı işaret eder. Patafiziğin evreni öyle herkesin kabul edebileceği, kendini dahil edebileceği bir yer değil; bir “deneyim/oluş/yok oluş” yeridir. Hâliyle böyle bir gerçekliği içine alan metnin “ne anlattığını” söylemek de kolay olmayacaktır, çünkü metnin açıldığı her kapı, bir “oyun”, bir “mucize”dir. “Sadece yaşanan ama insanı sarsmayan” birçok olağandışı şey, bu kapıların ardındadır. Kapıyla karşılaştığında ne yapacağına karar vermek ise okurun elinde.

Kitap, saatçi dükkânına “garip giyimli yaşlıca bir adam”ın ve “garip giyimli bir kadın”ın bozuk bir guguklu saati tamir ettirmeye gelmesiyle başlıyor. (Kitabın sonlarında aslında saat olduklarını öğreneceğiz.) Bu iki kişi gittikten sonra “tuhaf, saçma” olaylar silsilesi cereyan ediyor: Saatin içinden, minik, öfkeli bir adam, Ulyanov çıkıyor, kedi Mihail bu adamı yutuyor. Ulyanov’un peşindekiler onu kurtarmaya çalışırken dükkâna, çok az konuşan bir çırak, Mihail’e arkadaşlık eden kedi Rosalia ve başka bir sürü isim giriyor; anlatıcı farklı insanlarla tanışıyor, tartışıyor. Tüm bu koşturmacanın altında yatan neden, Ulyanov’u bulmak ama bu kurtarma operasyonu hiç de öyle bildiğimiz dedektiflik hikâyesine benzemiyor; bu âdeta bir kendini bulma kovalamacası.

Kuşun, yani minik öfkeli adamın kaybolması, metnin ritmini hareketlendiren bir olay, çünkü “olması gerekenin olmaması telaş demektir” ve telaş, hareketi beraberinde getirir. Eğer bulunmazsa dükkân sahibi/anlatıcı saati teslim almaya geldiklerinde müşterilerine ne diyecektir? Telaşın altında hissedilen korku da anlatıcının heyecanını yükselten bir his olarak eklemleniyor ritme. Bu hislerin yan yana gelmesi bir yerden sonra anlatıcının gerçekliği irdelemesine sebep oluyor; “bilinçle bilinçsizliğin nasıl bir ve aynı şey olduğunu” fark ediyor ve “gerçekle gerçek dışılığın tekliğine” takılıyor. Anlatıcı, sınırlarını çizemediği alana, rüya hâlini de ekleyince (kitapta yaşanan her şey bir rüyadır) sözcüklerin çokanlamlılığını idrak edebiliyoruz. Artık guguk kuşu bir kuş değil, Mihail ise belki hiç olmamıştı? Telaş, korku, rüya… Bir bocalama, belirsizlik hâli. Bu hâl olumsuzlanmıyor kitapta. Anlatıcı, alışılmışın dışına çıkmak gerektiğini âdeta muğlaklığa övgü niteliğindeki şu cümleleriyle dile getiriyor:

Bir şeyler bize hep yok oluşu hatırlatmalı. Akışı, geçişi, azalışı, bitişi, varışı… İlginç. Dünyanın tüm saatleri aynı anda bozulsa… Kimse tamir etmese… […] Bu dükkândaki onlarca saatten hangisi gerçekten saatin kaç olduğunu biliyor ki? Zamandan, aslında var mu yok mu bilmediğimiz bir şeyden, bir alet, bir makineyle kesinlik üretiyoruz. Muhteşem.” (s. 17)

Evrene dair bazı gerçeklerin ironik anlatımla dile getirildiği bu cümlelerle anlatıcı, bir bütünü, dünyayı, bozup yeniden kurarak anlatmaya çalışıyor. Mizah, rüya görme, karışık düşünceler, gerçek-düş ayrımının yok olması bu anlatıma dahil oluyor. Bu biçimsel çeşitlilik, metnin altında yatan politik meseleleri, önemli isimleri ve onlara dair düşünceleri salt didaktik bir çerçeveden okumamızı engelliyor. Kitapta anılan isimlerin zaman zaman “bu dünyadaki” gerçekliklerine gönderme yaparak yazar, insanın “köküne” inmeye çalışıyor. “Kutsal bir şeylerin peşindeymişiz gibi bir halimiz vardı,” diyerek insanın var olma serüvenine tuhafı, saçmayı, zamanın çıkmazını ekliyor. Bir ev yaratmaya çalışıyor, içinde yaşayabileceğimiz, ama zamanın akışı, ele avuca sığmayan dalgalanışı bunu çetrefilli bir mücadeleye dönüştürüyor. Ortaya çıkan şey ise müthiş bir kalabalık ve yine o ironik ses oluyor:

Olağandışı bir şey yok gibiydi. Şeyler kalabalığının ölümsüzlüğü ve ölümsüzlüğün eşyaya yerleşmiş katılığı ‘hayat’ adı altında müthiş bir sıkılıkla yaşanıyordu. Akşamın insanları gibi sabahın insanları da edebiyatın bir parçası olmak için çırpınmaktaydılar; en azından ben öyle görüyordum, bana öyle geliyordu”. (s. 24)

Patafiziğin işi sözcüklerledir. Sözcüğün anlam zincirinin oluştuğu yer ise edebiyat. Yukarıda da görüldüğü gibi yazar, anlatıcısıyla birlikte tonlarca kitapta yer alan tonlarca yargının arasına sızıyor, sözün tekdüzeliğini reddediyor, bir “yenidenlik” adımı atıyor. Burada dikkat çeken husus, anlatıcının/yazarın kendini duyurmak için özel bir çaba sarf etmemesi. Bu çabaya girerse didaktik anlatımın sınırlarını zorlayacağını düşünerek olsa gerek eylemsizliklerden anlam çıkarmaya odaklanıyor. Koşmuyor, bağırmıyor, ama gerçeğin, gerçekliğin dışında var olabileceklerin ipuçlarını veriyor. Basit gerçeklikten ziyade sonsuzluğun, müphemliğin kapısını aralıyor.

Bilinen şeyler; herkesin bildiği bilinen şeyler. Bilinen şeyleri herkesin biliyor olması doğal ya da korkunç olabilir; bir şey ifade etmeyebilir de. Bilmiyorum; ben onlardan değilim, onlardan biri olmadım hiçbir zaman. Her şey hakkında her şeyi bilenlerden biri…” (s. 32)

“Dünya Her Haliyle Bir Yetmeyiş”

Anlatıcı şöyle diyor bir yerde: “Çözülebilen edebî eserler ne kadar uyduruk. Yararsız. Zaman kaybı.” (s. 38) Bir bakıma kuytularda gezinmenin, görünmeyeni “görmeye çalışmanın” (ayyuka çıkarmak değil hiçbir zaman mesele), direnmenin, direniş hâlinde kalmanın sloganı gibi bu cümleler. Bir bakıma da oyun. Zira “her ne olursa olsun dünya üzerinde bir kez başlamış hiçbir şey hiçbir zaman tamamıyla son bulmuş olamazdı/olmamalıydı.” (s. 40)O hâlde her daim topu çevirmeye devam edeceğimiz, etmemiz gerektiği söyleniyor belki de. Karnavala dahil olacağız; soru soracağız, ama cevabı netleştirme derdinde olmayacağız. Çünkü bazen “gerçeğin içinde gerçekten habersiz yaşarken gerçeği” keşfedebiliriz. Çünkü hayat “kopuk kopuk”tur. Burada var olmak, kim olduğunu sorgulamaktır. Bu sebeple anlatıcının evreninde zekiler pek hoş bir yerde değildir; onlar şaşkınlık duymazlar, oysa “şaşkınlık yoksa gerçeklik” de yoktur. Deliliğin, bilememenin, zamansızlığın bir yaratım unsuru olduğu vurgusu kitabın önemli izleklerinden diyebilirim.

Proleterler İçin Patafizik Dersleri, yetişememenin olağanlığına, yetişmeye çalışmanın yararlı tarafının pek olmadığına dair bir eleştiriyi de içinde barındırır. Kitaba hâkim olan modern insanın makineleşmesi hâli, hayatın kopuk kopuk oluşunu tamamlar niteliktedir. Her insan, ayrı, parçalanmış bir hikâyedir. Fakat duvar gibi değil. Un ufak olmuştur bedenler, düşünceler. Böyle bir ortamda netliğin olması zor. Anlatıcının de öfkesi tam burada: “Bilinen her şeyin tanrılaştığını, ama Tanrı’nın hâlâ bir bilinmeyen olduğunu anlamıyor olamazsınız. İnsanı anlatmaktan vazgeçen bir hayat var.” (s. 65) İşte böyle bir hayatta hayal kurulabilir. Kitabın okuru bıraktığı, metnin akışına kapılmasını istediği yer de burası; hayal kurma. Bir rüyadaymış gibi yaşama, gerçeği-düşü aynı zemine getirme, bu müphemliğin akışına bırakma.

Yola Çık, Değiş, Kendinden Doğur Kendini

Akyıl’ın sözünün altında yatan meseleler, modern çağın insanının çırpınışları gibidir. Bir heyula. “Gerçek nedir?” sorusu,  metnin her sayfasında bir sürü soruyu yanına alarak tekrar eder. Kitabın sonlarına doğru anlatıcı, “Ben yazmaya kusarak başlamıştım,” der (s. 71). Bir var olma yolu olarak yazmayı tercih ettiğini ilan eder. Peki bu yazma eylemi neyi anlatır? Sorulara net bir cevap bulmak bu kitabın işi değil.

Bir pratik olarak aydınlanma, insan eylemlerinin en karanlığıdır. Aydınlanan insan aptallaşmış demektir; karşı çıkmayı ve yeniden yorumlamayı öğrenen herkes artık kendini insan olmanın ötesinde bir yerde görür ve haklılığına tanrıya bakar gibi bakar. Bu olağandışı, bu müthiş yargıyla salonda uyuyakalmış olmam nedeniyle ulaşmış olabilirim, bilmiyorum.” (s. 82)

Aydınlanmak, biraz da insanın kendisini tanrılaştırmasıdır. Burada önemli olan bilinç ile bilinçdışının yan yana gelip yeni bir evrenin mümkün olabileceğini göstermektir. Her okurun kendini evrenini yaratması, yazarın da anlatıcının da niyetidir. Kalıpların dışına çıkmak isteyen, bir söz labirentine girmeye korkmayan (korkmayın, çünkü çözümleri çok uzakta değil) okurun ilgisini çekecek bir kitap Proleterler İçin Patafizik Dersleri.