İst-topia: Romanlarda İstanbul-Server Bedi’nin Şeytan’ında Beyoğlu, Ayaspaşa, Büyükada Üçgeni

Esin Hamamcı (esin.hamamci@sanatkritik.com) – Fikriye Yücesoy (fikriyeyucesoy@gmail.com)

Yeni yazı dizimiz İst-topia’da, her ay İstanbul’da geçen bir roman üzerinden kent, mekân, imgeler, duygular okuması yapmaya devam ediyoruz. Bu ayki romanımız Peyami Safa’nın Server Bedi takma adıyla yazdığı Şeytan. Şeytan, 25 Haziran 1938-28 Ağustos 1938 tarihleri arasında Cumhuriyet gazetesinde tefrika edilir; kitap hâlinde basılmaz.[1]

İst-topia’nın ilk bölümünde Fikret Adil’in Asmalımescit’inde, bohem hayatındaydık. Bu defa İstanbul’un alt sınıf grubunun eğlence hayatındayız: Tepebaşı’ndaki Şeytan isimli bir bardayız. Sürükleyici ve bir Yeşilçam filmi izler gibi okunan roman İstanbul’da hem zenginlerin hem fakirlerin hayatlarından izlekler sunar. ‘Şeytan Bar’da çalışan Melek’in Galatasary Lisesi’nin oralarda dayak yediği sahne ile olaylar başlar. Romanın diğer baş kahramanı olan Ferhat Galatasaray Lisesi’nin önünde otomobilini durdurup karşıki pastacıda dondurma yemek ister.

1930’lar İstiklâl Caddesi Galatasaray Lisesi önü,
Kaynak: http://www.yapikredisanalmuze.com/istanbul/1900/1;detail=true

Kentin en kalabalık yeri diyebileceğimiz Beyoğlu, romanda son derece sessiz bir alan gibi başlamıştır. Ortalığı hafif sis bastırmak üzeredir. Ferhat, lisenin parmaklığına yaklaşıp binanın tepesindeki saate bakar. Ancak sisten dolayı göremez. Işıkların ve yolcuların azalmasından saati çıkarmaya çalışır. Ferhat, Beyoğlu’nun her hâlini çok iyi bilmektedir:

“Gecenin her anına mahsus, ayrı ayrı huylarını bildiği bu caddeyi uykulu gözlerle süzerken düşündü: -Gece yarısını epey geçmişiz galiba…”[2]

Hafif sarhoştur. Arabasının yanından inerken karşı taraftan bir kadın koşa koşa kendisine doğru gelmektedir. Koşan kadını, onun Melek olduğunu henüz bilmez, “genç ve külüstür” bir kadına benzetir. Melek sık sık arkasına bakmakta, kısa eteğiyle koşmaya devam etmektedir:

“Ferhat onu arabasına almayı ve kaçırmayı düşündü. Bir kadını bu kadar büyük bir korkudan kurtarmak ona insanca bir iş gibi görünmüştü. Biraz yaklaştı. Fakat, kadının küçümencik, yanpiri bir şapka altında iğrenç bir kabarıklıkla taşan kirli saçları, yarı açık duran ağzının karanlığında parlayan birkaç altın kuron ve yanı sıra çürük dişler, otomobilin boyunu aşmamak için öne doğru eğilmiş başının sokakla ülfetini pek belli eden kaşarlanmış manevra hareketlerini, ona müdafaası caiz olmayan bir sabıkalı hüviyeti veriyordu. Ferhat, arka tarafında ayak sesleri duydu. Kadın geriye doğru sıçramış ve bir çığlık koparmıştı. Ferhat’a çarpan iri yapılı, şapkasız ve saçları darmadağınık, pis kılıklı bir adam, ileri doğru atıldı, kadının yüzüne, kuvvetli bir erkeği bile yere devirebilecek okkalı ve sesli bir tokat yapıştırdı. Kadın, arka üstü, arabanın burnu üzerine düşmüştü. Herif onun ileriye doğru keskin birer çıkıntı yapan diz kapakları üzerine de birer tekme savurdu ve kadını saçlarından yakalayarak ayağa kaldırdı: -Sus! Yürü! Gebertirim! diye bağırdı.”[3]

Ferhat, arabasıyla Melek’i ve onu döven adamı, yani Haydar’ı izlemeye başlar. Rum Mektebi’nin aydınlığında onları daha net görür. Bir süre sonra anlar ki adam, kadından alacağı paranın peşindedir. Galatasaray Hamamı önüne geldiklerinde buraya araba giremeyeceği için Ferhat durup düşünür. Adam belli ki kadını Galatasaray Hamamı’nın arkasındaki karanlık sokağa çekmeye çalışmakta, kadın ise reddetmektedir. Ferhat sonunda bu takipten vazgeçmişçesine yanlarından otomobiliyle geçer. Kadın onu tanır. Elindeki tüm parayı Haydar’a verir ve mesele birden sonlanır. Bu bitişin Ferhat’ta bıraktığı his şöyle aktarılır;

“Heyecanın birdenbire kesilmesi, otomobilinin ansızın benzini bitmiş Ferhat’ın canını sıkmıştı.”[4]

Peyami Safa romanlarında sıklıkla Beyoğlu, “olumsuz” bir anlama işaret eder. Roman kahramanlarının başına kötü bir olayın gelmesi muhtemel yerdir. Girdap gibi içine sürükleyip olağan serüvenin dışına çıkartır. Beyoğlu, adeta bir İstanbul panoraması gibi, aynı zamanda fakirliğin, sefaletin ve zenginliğin iç içe geçtiği, karmaşık bir şekilde ikisinin de hüküm sürdüğü bir yerdir. Safa’nın Server Bedi takma adıyla yazdığı Cingöz Recai ve diğer polisiye romanlarında yarattığı karanlık ve gizemli atmosfer, Şeytan’da da alttan alta hissedilir. Kaçış, kovalama mekânı olarak başlayan Beyoğlu-Galatasaray, romanın açılış mekânıdır. İlerleyen tefrikalarda mekân, önce Tepebaşı’ndaki “Şeytan” adlı bara oradan Ayaspaşa’ya, oradan da kibar kimselerin yaşadığı Büyükada’ya geçecektir.

Eserde, zengin ve fakir İstanbul yaşamının iç içe olduğunu söylemiştik. Zaten romandaki olay örgüsü de fakir Melek’in Ferhat’la yaptığı anlaşma gereği zengin bir kadın rolü oynaması üzerine kuruludur. Romanda dikkat çeken şeylerden biri zenginler birlikte tüketirken fakirler birbirinden tüketir. Tefrikanın başlarında Melek’in Ferhat’a Haydar’dan bahsederken anlattıkları da bunun yansıması gibidir:

“Vallahi boğar, dedi, boğar, bıçaklar, her şeyi yapar. Çekmiş pırnayı, ver yansın etmiş ampesi… Gözler vettahiyati okuyor, görmedin mi? Ferhat onun garip bir tarzda yuvarlak siyah gözlerine bakıp sordu: -“Ne istiyor senden?”. – “Ne isteyecek, para… Bu araba senin mi? Grahama benziyor… Ben çalışayım o yesin… Merak ettin de mi geldin arkamızdan? Vah tontonum…”. Yokuşa bakarak sesini yükseltti: -“Haydut… Köpek…”. Sonra birdenbire Ferhat’a eğilerek: -“Ne yapsın, dedi, aç zavallı… İki aydır işsiz…”. (…) Bu sevgi ve merhamet onun yüzünü birdenbire güzelleştirivermişti. Bütün dik çizgiler silindi ve yerine, gözlerinin biçimine uygun sevimli yuvarlaklıklar geldi. Korkudan ve öfkeden çarpılan ağzı doğrulmuş ve toplanmıştı. Refah ve makyaj bu yüzü İstanbul’un sayılı güzellerinden biri hâline getirebilirdi. Ferhat sordu: -“Kocan mı senin?” Kadın artık gülüyordu. Fakat haddinden fazla açık gözlerinde hâlâ korkunun bıraktığı parıltılar vardı. Otomobile bakarak cevap verdi: “Ayol, bizim kocamız olur mu? Onun gibi bir şey işte. –“Ne iş yapardı?”. –“Şofördü.”. –“Beraber mi oturuyorsunuz?”. –“Hayır. Evlidir o. Benden alır veremli karısının karnını doyurur. Kadın dizlerini ovuşturdu. –“Az daha sakat kalacaktım”, dedi “Dizlerimin sivri yerlerine öyle tekmeler attı ki… Nasıl yürüyeceğim şimdi?”. –“Nereye gideceksin?”. -“Şeytan’a”. –“Alayı bırak, doğru söyle.”. –“Alay etmiyorum tontonum. Şeytan’ı bilmiyor musun? Tepebaşının arka sokaklarında bir bar.” –“Sen orada mı çalışıyorsun?”. –“Evet.”. –“Haydi atla arabama seni oraya bırakayım.”. –“Yaşşa tontonum!”.[5]

Melek kendisini barda Ferhat’a tanıtırken daha önce aftos (metres, sevgili) olarak gittiği yerlerde farklı isimlerle bilindiğinden bahseder. Bu vesileyle Melek’in saydığı yerlerden Çağlayan ve Küçükçiftlik’in de dönemin İstanbul’daki birkaç eğlence yerlerinden biri olduğunu öğreniriz:

“… İstanbulda sekiz adım var: Belvüde Suna, Panoramada Güler, Küçükçiftlikte Esmer, Çağlıyanda Gıdık, Turanbarda Şükran, dışarıda Canım, Şekerim, burada Mehlika, asıl adım: Melek.”[6]

Melek daha önce de başka isimler almaya, başka rollerde oynamaya alışkındır. Ferhat, bu yüzden Melek’in kendi planı için biçilmiş kaftan olduğunu düşünür. Melek’in bu kadar rahat başka isimlerle başka karakterler olarak var olabilmesi kentte yaşamanın ona sağladığı bir imkândır. Daha küçük bir yerleşim yerinde insanın bu kadar farklı isim edinmesi mümkün değilken İstanbul’da bir sürü insanın arasında ve kentin farklı semtlerinde bambaşka şekillerde var olma ve kaybolma imkânı vardır. Nitekim Melek, Büyükada’da iki eski aftosuna rastlayınca romanda olmaz denilen olur ve heyecan artar.

Eserde çok boyutlu karakteri olan tek kişi Melek’tir. Tıpkı türlü türlü isim alması gibi türlü türlü de meslek yapmışlığı var: Hizmetçilik, aftosluk, meyhanecilik, garsonluk, aktrislik (tiyatroculuk), dansözlük, seks işçiliği, konsomatrislik, yankesicilik… Bunların arasından özellikle yankesicilik tam kente özgü bir iştir.[7] Kalabalıkta kimseye çaktırmadan iki parmak maharetiyle gerçekleştirilen bu iş için ne yüz yüze gelmek gerekir ne de iletişim… Çalan ve çaldıran birbiri için anonimdir. Melek’in de bu işin ustası olduğu romanda birkaç kere belirtilir.

Ferhat, Melek’i Şeytan Bar’dan ve eski hayatından kendisine çalışması için para teklif ederek çıkarır ve Ayaspaşa’ya (Gümüşsuyu) götürür. Böylece Melek artık İstanbul’daki zengin yaşamına giriş yapar. Yazar iki hayat arasındaki farkı kokular üzerinden şöyle imgeler: Ferhat, Şeytan Bar’a girdiğinde yoğun küf kokusundan rahatsız olur ve barın atmosferini vermek için bu koku birkaç kere vurgulanır; Melek, Ferhat’ın Ayaspaşa’daki asansörlü bir binada bulunan büyük evine girdiğinde burasının lavanta kokması dikkatini çeker. Barın küf kokması bir mekânın veya orada olmayan bir şeyin taklidi değildir; doğrudan bir maddenin dönüşümü sonucu ortaya çıkan kokudur. Evin lavanta kokması ise, doğayı tahrip eden, onu bedeninde (kozmetiklerle yanakların gül rengini alması gibi) ve iç mekânlarında (dört tarafı betonla çevrili hücrelerin lavanta kokması gibi) yapay yollarla yaşatmaya çalışan modern insana yakışır şekilde doğanın taklididir.[8] Zaten romanın bundan sonrasında başka bir bağlamda taklit Melek’in yeni kıyafeti gibidir.[9]

Melek, Ferhat’ın bir planı[10] için, onun kibar, zengin çevresine, kendisini İzmirli zengin bir tüccarın eşi Cavidan Hanım olarak tanıtır. Ferhat ve çevresiyle birlikte Büyükada Yat Kulübü’nde (bugünkü adıyla Anadolu Kulübü) tatil yapmaktadır. Büyükada ve Yat Kulübü zengin insanların yaz tatillerini geçirdikleri bir yerdir. Büyükada İstanbul olarak görülmez; adaların dışına her çıkış “İstanbul’a inmek” olarak tabir edilir. Bugün Büyükada’yı İstanbul’un dışında saymadığımız için Büyükada’daki mekânlar da incelememiz için önem taşıyor.

Büyükada’da sık kullanılan ve dönemin eğlence kültürüne dair önemli bir kesit sunan yerlerden birisi “kazino”dur. Burası alkollü bir çay bahçesi gibi. Hem müzikli ve dans edilen hem de çay içilip sohbet edilebilen bir yer. Öte yandan Büyükada, Hacıosman bayırındaki çayır gibi romanda doğasıyla öne çıkan yerlerden biri. Özellikle, Melek ve Haydar, Büyükada’nın havasından, manzarasından memnuniyetlerini, nefes aldıklarını farklı yerlerde dile getirirler. Melek adada gerçekten lüks içindedir; fakat bir viranenin önündeki çayırlıkta yatan Haydar bile kendisini otelde gibi hisseder:

“Ne keyifli yer ya burası, dedi, gece öyle tatlı bir uyku kestirmişim ki… Sabahleyin çivi gibi uyandım. Ben her gece burada yatsam ne olur sanki? Bedava otel…”[11]

1930’lar Büyükada,
Kaynak: http://www.eskiistanbul.net/4173/buyukada-1936

Yat Kulübü hiyerarşik bir yapı içerisinde garsonuyla, çalışanıyla ve içerisindeki kibar misafir müşterileriyle bir burjuva yapısı oluşturur. Cavidan –Melek- otele her sınıftan biri olarak eklemlenir. Onu gören “doğup büyüme asil bir aileden” geliyor sanır.

Şeytan romanında Melek’in dünyasına daha fazla dahil olarak 1930’ların İstanbul’una dair izlenimler edinmiş olduk. Beyoğlu yine önemli bir eğlence mekânı olarak belirir. Melek Tarlabaşı’nda bir odada ikâmet ettiği için Beyoğlu hem çalıştığı hem yaşadığı yerdir. Ferhat’ın planı için isim ve kimlik değiştirdiğinde de bir tek Beyoğlu’nda görünmekten korkar, mutlaka bir tanıdığa rastlayacağını düşünür. Sakini için Beyoğlu küçük bir mahalle gibidir. Romanda alt gelir grubunun yaşadıkları yerleri Tarlabaşı, Yenikapı ve Karagümrük olarak okuruz. Zenginlerin yaşadığı yerler ise Ayaspaşa, Nişantaşı ve Büyükada’dır. Romanda geçen tüketim nesneleri alkol (çoğunlukla rakı) ve esrardır; ancak esrarı, karakterlerden tek içen Haydar’dır. Hatta Ferhat, Melek’in de yaptığı işlerden dolayı içmiş olduğunu ima ettiğinde Melek hiç içmediğini söyler.[12] Üç ana karakterden (Melek, Ferhat, Haydar) tam anlamıyla kent tiplemesi olan Melek’tir. Diğer karakterleri yaptıkları işlerle ve tavırlarıyla daha küçük yerleşim yerlerinde de görebiliriz ve bulundukları yerlerde aykırı da durmazlar. Fakat Melek gibi hayatta kalmak için çeşit çeşit isimler alan, işler yapan, gerektiğinde kaybolan gerektiğinde farklı kimliklerle var olan bir karakter büyük bir kentin dışında hayat bulamazdı.


[1]Romanda, şimdiki Büyükada Anadolu Kulübü’nün isminin Yat Kulübü olarak geçmesinden olayların 1937’nin hemen öncesinde geçtiğini anlıyoruz. Yat Kulübü’nün Büyükada Anadolu Kulübü olarak değişimi hakkında bakınız: http://www.adalar.bel.tr/ilcemiz-sayfasi/detay/290/anadolu-kulubu.html (Son Erişim Tarihi: 02.05.2022).

[2] 1. tefrika.

[3] 1. tefrika.

[4] 1. tefrika.

[5] 2. tefrika.

[6] 3. tefrika.

[7] Bu konuyla ilgili ayrıntılı bir değerlendirme için bknz: Zafer Toprak, Osmanlı’nın Son Döneminde İstanbul Sokaklarında Marjinaller: Hırsızlar, Dolandırıcılar, Yankesiciler, https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/5334 (Son erişim tarihi: 02.05.2022).

[8] Modern insanın bedeninin ve burjuva iç mekânlarının doğanın taklidi olması meselesi için bknz: Susan Buck-Morss, Görmenin Diyalektiği, Çev.: Ferit Burak Aydar, İstanbul: Metis Yay., 2015, s.117-124; Walter Benjamin, “Tek Yönlü Yol”, Son Bakışta Aşk, Haz.: Nurdan Gürbilek, İstanbul: Metis Yay., 2008, s.53.

[9] 18.tefrikada taklit etmesi gereken kibarların davranışlarını Ferhat anlatır.

[10] Ferhat ve Melek’in Büyükada’ya geçmeleriyle birlikte, ada birden oyun alanına dönüşür. Ferhat, Hale’ye aşıktır ancak kendisini kıskanmaktadır. Bu nedenle Ferhat’ın sevmediği bir adamla nişanlanır. Ferhat’ın planı ise bu nişanı bozmaktır. Melek, ailesiyle birlikte Büyükada’daki otele gelen Hale’ye yakınlık göstermektedir. Ancak Ferhat ile Melek’i birlikte gören Hale, ikisini kıskanır, böylece Ferhat’ın planı işler. Hale’nin yeni nişanlısı Mecdi ise çapkın biridir. Melek’e ilgi duymaktadır. Bir seferinde Hale, düğün hazırlıkları için ailesiyle İstanbul’a iner. Bu sırada Mecdi, Melek’e ilgisini açar. Melek’e ilgisini gösterir ve ona buluşmak için randevu yazdığı bir kâğıt uzatır. Melek, Ferhat ile planladıkları gibi bu kâğıdı Hale’ye gösterir. Hale’nin annesi, kızını üzgün görünce neye üzüldüğünü sorar. Hale, kâğıdı göstererek Mecdi ile ayrıldıklarını bildirir. Melek, Ferhat’ın istediklerini bir bir yerine getirirken, kibar hayatı içerisindedir. Haydar’ın Büyükada’daki otele gelip Melek’in izini sürmesi ile Melek Ayaspaşa’daki Melek oluverir. Şimdi ismi Büyükada’da Cavidan, İstanbul’da Melek’tir.

[11] 37. tefrika.

[12] 37.tefrika.