Aslı Biçen: “Bence edebiyat aslen bir konunun nasıl anlatıldığıyla ilgilidir”

Abdullah Ezik – Yağmur Yıldırımay Bayrakçı – İpek Bozkaya

İnceldiği Yerden:

Abdullah Ezik: Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunusunuz ve bugüne kadar birçok önemli ismi Türkçe’ye çevirdiniz. Üniversite yıllarının ardından çevirmenlik yapmaya nasıl karar verdiniz? Çevirmenlik, bunca yılın ardından sizin için nasıl bir anlam ifade ediyor?  

Aslında çevirmenlik yapmaya üniversiteden sonra karar vermedim çünkü üniversitedeki ikinci senemden itibaren yaz tatillerinde çeviri yapmaya başlamıştım. O sırada bir arkadaşımız Mitos Yayınevi’nde editördü ve Doris Lessing öykülerini çevirmemi istemişti. İlk deneme başarılı olunca devamı geldi. Yine de çevirmenlik hiç sosyal güvencesi olmayan, çok düşük gelirli bir iş olduğu için ilk mezun olduğumda başka bir iş aramaya başlamıştım. Bu dönemde daha önce de bir iki kitap çevirdiğim Ayrıntı Yayınları bana maaş gibi düzenli ücret vermeyi teklif edince çevirmenlik yapmayı tercih ettim. O zamandan bu zamana neredeyse 30 yıl geçti. Çevirmenlik hep çok severek yaptığım bir iş oldu ama sanırım artık yoruldum. Tek tük bir şeyler çevirsem de kendimi emekli gibi görüyorum.

A.E.: Dickens’tan Faulkner’a, Cortazar’dan Durrell’e, Fuentes’ten Rushdie’ye kadar birçok önemli ismin Türkçe’deki sesi oldunuz. Peki tüm bu önemli isimler sizi nasıl besledi? Kariyeriniz boyunca sizin için bir “eşik” olarak tanımlanabilecek bir eser veya yazar oldu mu?

Genelde hep çevirmenlere çevirdikleri yazarların onları nasıl beslediği soruluyor. Bence asıl çevirmenlerin o eserlere ne kattığı önemli. İyi bir çeviri her yazar için büyük bir şanstır bence. Bir yazar olarak yaptığım çevirilerden değil de genel olarak okuduğum her şeyden beslendiğimi söyleyebilirim. Bunların içinde sadece yabancı metinler yok elbette. Eşik diyebilir miyim bilmiyorum ama Abşalom Abşalom gerçekten çok zorlu bir metindi. Faulkner’a duyduğum büyük sevgi olmasa yapamazdım. Zihnimde yarattığı yorgunluğu atmam neredeyse altı ay sürmüştü.

A.E.: Uzun yıllar çevirmenlik yaptıktan sonra ilk romanınız Elime Tutun, 2005 yılında okurlarla buluştu. Çevirmenlikten yazarlığa geçiş nasıl oldu? Sizi kendi kurgu eserinizi yazmaya yönlendiren temel dürtü nedir?

Aslında bendeki geçiş çevirmenlikten yazarlığa değil yazarlıktan çevirmenliğe olmuştu. Sözünü ettiğiniz dürtü bende çok küçük yaşlardan itibaren vardı. İlk kitabım 1978 senesinde yayınlandı. Yazmayı öğrendiğim andan itibaren bulduğum her kağıt parçasının üzerine çiziktirdiğim şiirleri anneannem toplayıp ben ikinci sınıftayken bir kitap bastırmıştı. Ondan sonra da şiir ve öykü yazmaya devam ettim. Tabii bunlar yayınlanmadı. Bence yazdığımız her şey yayınlanmasa da olur, hatta daha iyi olur. Dolayısıyla Elime Tutun’dan çok önce de yazıyordum ve hiçbir zaman bunları yayınlatmayı düşünmedim. Onu da diğer yazdığım şeylerin yanına atmıştım. Seneler sonra bir arkadaşıma okutacağım tuttu. Arkadaşım ısrarla bunun yayınlanması gerektiğini söyleyince Müge Gürsoy Sökmen’den okumasını rica ettim. Müge de beğendi ve yayınladı.

A.E.: İkinci romanınız İnceldiği Yerden, “karayla o incecik bağlantısı olmasa pekâlâ bir ada” olarak tanımlanan Andalıç’ta geçen bir kitap. Özellikle “izolasyon”, “ana karadan kopma” ve “kalabalıktan uzak kalma” gibi konular içerisinde bulunduğumuz pandemi koşullarında daha da anlamlı olan bir durum. Peki neden bir ada hikâyesi, daha doğrusu ana karadan koparak bağımsızlığa doğru yol alan bir ada hikâyesi yazmak istediniz?

Yazmak istediğim şey aslında bir ada hikayesi değildi, yani bu hikâyede bana cazip gelen şey hikâyenin geçtiği mekânın bir ada olması değildi. Hikayenin mümkün olabilmesi için dış dünyadan yalıtılmış bir yere ihtiyaç vardı. İçinde kralların ve tebanın olduğu küçük bir krallık. Denetlenmeyen keyfi bir yönetimin oluşması için böyle özerk bir toprak parçası gerekliydi. Daha sonra yaşayarak gördük ki keyfi yönetimler sadece küçük adalarda değil koskoca ülkelerde de mümkün olabiliyor. Kitapta yazdığım şeyi ileriki yıllarda yaşamayı ben de beklemiyordum doğrusu.

A.E.: Özellikle romanın 13. bölümünden itibaren ön plana çıkan distopik yapı, iktidarı ve gücü elinde bulundurma tutkusunun insanlara neler yaptırabileceğini gösteren oldukça kıymetli kısımlar. Sizi iktidar meselesini irdelemeye yönlendiren özel bir neden oldu mu? Kişinin iktidarla kurduğu ilişki üzerine ne söylersiniz?

Türkiye’de yaşayan birinin iktidarla derdi olmaması mümkün değilmiş gibi geliyor bana. Tabii o iktidarın üzerine yaslandığı payanda değilse. Ben bu kitabı yazdığımda darbe döneminin hatıraları hâlâ çok canlıydı. İktidarın gencecik solcu öğrencilere neler yaptığını bizzat yaşayarak görmüştüm. 17-18 yaşında gözaltında aylarca işkence görmüş, yıllarca hapis yatmış arkadaşlarımız o sırada aramıza dönmeye başlamıştı. Bence iktidarla kurulabilecek tek ilişki çıkar ilişkisidir. Onun için de iktidarı elinde bulunduranların, onu kaybetmemek ve dürüstçe mücadele etmemek için karşıtlarına çektirdiği eziyeti onaylamanız gerekir. Namuslu hiçbir insan iktidarla yakın ilişki içinde olmak istemez çünkü kirli bir şeydir ve kirletir.

A.E.: İnceldiği Yerden, bana kalırsa işlediği meseleler ve içerdiği ada hikâyesiyle W. Golding’in Sineklerin Tanrısı, J. Saramago’nun Yitik Adanın Öyküsü ve Yaşar Kemal’in Bir Ada Hikâyesi gibi birçok farklı yazar ve eserle konuşan bir roman. Kitabın yazım sürecinde İnceldiği Yerden’i besleyen, size ilham olarak eser veya yazarlar oldu mu?

Maalesef sözünü ettiğiniz kitapların hiçbirini okumadım. Onun için doğrudan ilham aldığım bir eser olduğunu söyleyemeyeceğim. Ama insanlık durumlarının fazlaca çeşitli olmadığını düşünüyorum. Konular ister istemez kitaplarda tekrar edilecektir. Bir romanın konusu benim için çok da önemli değil. Bence edebiyat aslen bir konunun nasıl anlatıldığıyla ilgilidir.

A.E.: İnceldiği Yerden, Cemal’in babasına ait boş bir tabut ile çarpıcı bir açılış yapar. Bu boş tabut imgesi bence deşilmesi gereken oldukça önemli bir unsur. Bu boş tabut sizin için nasıl bir anlam ifade ediyor? Cemal, neden babasının ölüsünü dahi bulamaz?

Doğru söylüyorsunuz, boş tabut güçlü bir imge. Ölüm aslında barıştıran bir şeydir de. Tabut başında helallik istenir. Ölmüş bir insanı kırgınsak bile çoğunlukla affederiz. Dirisiyle hesabımızı görememiş olsak bile ölüsüyle görürüz. Bizde ölüyü yıkama, son bir kere görme, vedalaşma âdeti de vardır. Sanırım burada Cemal’in babasını affetmesini istemedim çünkü ona bıraksam kesinlikle affederdi. Cemal öyle bir karakter.

A.E.: İnceldiği Yerden oldukça fantastik ve distopik bir hikâye olduğu gibi taşraya dair çokça sözü olan da bir eser. Bu anlamda farklı türlerin iç içe geçtiği bir romandan söz edebiliriz. Peki tüm bu yapı, kitap yazılmadan önce mi yoksa yazım sırasında mı ortaya çıktı?

Kitabı yazmadan önce bütün olay örgüsünü ayrıntılı bir şekilde kâğıda dökmüştüm. Dolayısıyla her şey en baştan belliydi. Sadece sonu konusunda tam karar vermemiştim. O da kitabın bitmesine yakın şekillendi.

A.E.: Andalıç’ta oldukça dar, içine kapalı ve tüm kişisel özgürlüklerin ihlal edildiği bir sosyal yapıdan söz edebiliriz. Bu durum güç odaklarının arzularına göre biçim alırken zayıfların payına düşen yalnızca yenilgi olur. Bu durumdan çıkışın yolu nedir? Cemal, Saliha ve Jülide gibiler için bir kurtuluş yolu yok mudur?

Zayıfların payına iki şey düşüyor ya sisteme entegre olmak, sistemi onaylamak ve sürdürmek ya da dışarıda kalmak. Toplumu sadece baskıdan ibaret görmemek lazım tabii, aynı zamanda dayanışmayı, çok ihtiyaç duyduğumuz sosyal ilişkileri, sevme, sevilme arzumuzu da içinde barındıran bir ortam. Uyum sağladığınız zaman bütün bu ihtiyaçlarınız giderilmiş oluyor. Uzak durmayı seçerseniz sizi Saliha’nınki gibi yalnız bir hayat bekliyor. Buradan çıkışı çoğu kişi taşradan kaçıp büyük şehirlere gitmekte, orada anonim bir varoluş sürdürmekte buluyor. Eğer şanslıysanız yeni kurduğunuz hayatta size benzeyen insanlarla dostluk ve dayanışma ilişkileri kurabilirsiniz. Bir çıkış daima vardır. Tabii en güzeli toplumun dönüşmesi, insanların birbirini rahat bırakması, farklılıklara saygı duyması olurdu.

A.E.: Adada işlerin giderek kötüye gittiği ve güç sahipleri için yolun sonunun gözüktüğü noktada halk çeşitli milliyetçi duygularla baskı altına alınır ve bu bir çıkış yolu olarak görünür. Totaliter rejimlerde milliyetçilik, neden her zaman iktidardakilerin koltuğunu sağlama alan bir kaçış yolu olarak görülür?

Milliyetçilik özellikle baskıcı iktidarlar için çok etkili bir silah. Ben kendimi bildim bileli bizim eğitim sistemimiz milliyetçi bireyler yetiştirmeyi hedefler. Devlet kadrolarına milliyetçi ideolojiye sahip insanlar yerleştirilir. Diziler, televizyon yayınları, haber bültenlerinin dili, gazetelerin başlıkları milliyetçilik pompalar. Toplumu bu şekilde şartladığınızda istediğiniz şekilde yönlendirmek çok kolay oluyor. Bunu en son Altındağ’da gördük. Önce bir takım sosyal medya hesaplarından yalan yanlış bilgiler servis edildi. Sığınmacıların yerlilerden daha fazla suç işlediğine dair hiçbir somut veri olmadığı halde insanlar yalan haberlerle korkutuldu. Gerilim bilerek tırmandırıldı ve bir linç güruhu sığınmacılara saldırdı. Milliyetçilik, iktidarlara bu linç güruhlarını oluşturma imkânı tanıyor. Gücü elinde bulunduran iktidar zaten yasal yollarla da halkı baskı altında tutabiliyor ama yasaların suç kabul ettiği durumlarda da öncesinde toplumsal bir rıza oluşturarak bu grupları korku salmak için kullanıyor. Milliyetçiliği kaşıyarak işine gelmeyen herkesi terörist ilan edebiliyor ve sindiriyor. Gerçekten çok kullanışlı bir silah. Özellikle bizimki gibi hem tarihini çok iyi bilmeyen hem de fazla kitap okumayan, sorgulama becerisi gelişmemiş toplumlarda.

A.E.: Son romanınız Tehdit Mektupları 2011 yılında yayımlandı. Siyasi bir zemini olan İnceldiği Yerden’in ardından Tehdit Mektupları gibi askeri bir darbeyi anlatan roman yazmanızı nasıl yorumlayabilirsiniz? Bu iki kitap arasında ne tür bir bağ görüyorsunuz?

İnceldiği Yerden, baskı mekanizmasının kuruluşunu biraz daha kurgusal bir yerden anlatıyor. Hayali bir yarımada/adada, herkes normal gündelik hayatlarını yaşarken, ani bir felaketin yarattığı fırsatları kullanan yöneticiler, kendi keyiflerine ve ideolojilerine uygun bir baskı rejimi kuruyorlar. Tehdit Mektupları ise gerçek hayatta toplumca maruz kaldığımız büyük travmanın içinden çıkan, pekala da yaşanmış olabilecek, daha gerçekçi bir hikaye. Belki de şöyle demek lazım, İnceldiği Yerden’in sonunda olduğu gibi o kabus baskı ortamından kurtulamadık biz 80 darbesi sonrası. Bizim hikayemiz de öyle bitseydi Tehdit Mektupları hiç yazılmayabilirdi. Senelerce darbenin ve darbe sonrası genç muhaliflere uygulanan büyük vahşetin yarattığı tahribatın içinde yaşadık, hatta şu an bizi bezdiren feci çürümüşlük ve büyük baskı da o darbenin sonucudur. Ama romanda olduğu gibi hiç kimse gelip gemilerle bizi kurtarmayacak.

A.E.: Tehdit Mektupları’nı neden bir mektup-roman olarak kaleme aldınız? Bu yapıyla kitabın bir mahkeme salonunda tutanaklar arasında başlamasının bir ilgisi olabilir mi?

Bu daha çok anlatıcıyla ilgili bir tercihti. Romandaki bütün karakterlerin kendi ağızlarından konuşmasını istedim. Bunu da bir iç ses aracılığıyla değil, yazılı belgelerle yapmak istedim. Biz internetten önceki kuşağız malum. Birbirimizle mektuplaşırdık. Şimdiki gibi bir mail yazıp bir saniyede gönderemezdik. Mektuplaşmayı oldum olası sevmişimdir. Mektup roman formatını da severim. Tam romanı yazmaya hazırlandığım dönemde tesadüfen John Berger’in mektup romanını çevirmiştim (A’dan X’e). Romanın güzelliği beni bir kez daha bu formata ikna etti. Tutanakları kullanmamın sebebi de hikayeyi birleştirmek ve boşlukları doldurmak için yazarın üst sesini kullanmak istememem. Yani soğuk, hukuk prosedürlerinin dilini kullanmayı tercih ettim.

A.E.: Bugüne kadar okurla buluşan üç telif kitabınız da roman türünde. Bir tür olarak romana özel bir ilginizin olduğunu söyleyebilir miyiz? Bu sizin için bilinçli bir tercih mi yoksa üç eser de kendisini roman türünün sınırları içerisinde mi yarattı?

Roman okumayı seviyorum. Bir okur olarak neredeyse sadece roman okurum. Onun için de roman yazıyorum. Romanın başka yazı türlerinde olmayan imkânları hoşuma gidiyor. İçinde her şeyi barındırabilir, bilimsel açıklamalardan, siyasi denemelere, şiire, öyküye kadar. Bir de ayrıntılı ve karmaşık kurgular için çok uygun olması bana cazip geliyor.

A.E.: 2011 yılından itibaren yayınlanan herhangi bir kurgu eseriniz yok. Geçen 10 yıllık süreçte kurguyla aranıza bir mesafe mi girdi yoksa yayınlamasanız da yazmayı sürdürüyor musunuz?

Geçen on yıllık dönemde hayatımda çok büyük bir kayıp yaşadım. Tam yeni romanımın üzerinde çalışırken kardeşimi kaybettim. O romana bir daha dönemedim. İki üç romana daha başlayıp bıraktım. Biraz da sanırım iklim krizinin neden olduğu kıyamet hissi etkili oldu. İnsan anlamlı bir gelecek göremeyince içinden bir şey yazmak da gelmiyor. Bildiğimiz anlamda medeniyetin devam edip edemeyeceği, hatta türümüzün hayatta kalıp kalamayacağı bile belli değil. Yazmak geleceğe doğru yapılan bir eylem. Ayrıca son zamanlarda bir kitap çığı altında kalmış gibi hissediyorum kendimi. Gerçekten çok fazla kitap yayınlanıyor. İnsan bir kitap da kendi yazmak istemiyor.

Elime Tutun:

Yağmur Yıldırımay Bayrakçı: Elime Tutun, “dilsizliğin, cinselliksizliğin, deliliğin anlatısı” şeklinde buluştu okurla. Fakat kitap, noksanlıkmış gibi görünen tüm bu hallerin aslında bir var olma biçimi olduğunu mu gösteriyor; normlardan azade olmak gerek der gibi?

Burada bir sorudan ziyade bir tespit var bence, benim de katılabileceğim bir tespit. Normların dışında hayatlar zorlayıcı ve yorucu olsa da daima var olacaktır. Genelde bir yazar için bu tür hayatlar daha ilgi çekicidir.

Y.Y.B.: Anlatıya hâkim olan zihin/dil oyunları, imgeler, zaman zaman karakterlerin belleğini anlamlandırmamıza ufak bir çelme takıyor gibi. Buna aralarda rüyalar da ekleniyor. Bu anlatı için rüya formunun o sonsuzluğundan, muğlaklığından faydalandığınızı söyleyebilir miyiz?

Kitap aslında genel olarak zihinle ilgilenen bir kitap. Dille, bellekle, delilikle. Gündelik hayatta bazı şeyleri çok kesin ve sürekli gibi yaşıyoruz ya da algılıyoruz ama aslında zihinlerimiz büyük boşluklarla dolu. Ortak bir geçmişi bir yakınımızla hatırlarken bile o başka şekilde biz başka şekilde hatırlıyoruz. Belleğimiz bizi yanıltabiliyor ya da güvenimizi boşa çıkarabiliyor. Aslında geçmişi hatırlamaya çalıştığımızda da bir rüyadan uyanmış gibi bocalayabiliyoruz. Bazı şeyler hızla kayboluyor. Ancak biz onu birilerine tekrar tekrar anlatarak sabitleyebiliyoruz. Belki burada da rüyadan ziyade gittikçe solmaya ve kaybolmaya başlamış bir geçmişi hatırlama çabasının getirdiği muğlaklıktan bahsedilebilir.

Tehdit Mektupları:

İpek Bozkaya: 12 Eylül’ün romanı yazılmadı diye çok söylenir. Siz Tehdit Mektupları’yla bu deyişi sahiplenerek mi bir yazma eylemi gerçekleştirdiniz?

Doğrusu bu romanı yazmadan önce oturup bir 12 Eylül romanı yazayım diye düşünmemiştim. Elimde uzun bir hikaye şeklinde Bahattin’in bölümü vardı ama üzerinde hiç çalışılmamış kaba bir hikayeydi. Yine de bu hikayeyi çok seviyordum. Bildiğiniz gibi Bahattin’in bölümü darbeden çok önce geçiyor. Daha sonra bunu bir romana dönüştürmek istedim ve babanın hikayesi etrafında iki çocuğun hikayeleri de belirdi. Tabii bütün trajedilerde olduğu gibi büyük rastlantılar ve kötü tesadüfler oluştu bu hikayenin içinde. Dönem seçimi iki çocukla birlikte belirdi. Bir babanın çocuklarına yapabileceği gaddarlıkla ve bir ülkenin çocuklarına yapabileceği gaddarlık paraleldir bence. Bir yandan da 12 Eylül, üzerinden 41 sene geçmiş olmasına rağmen hâlâ yaşıyor. Olmuş bitmiş bir şey değil. Şimdi yaşadığımız neredeyse bütün olumsuzluklar o dönem alınmış bilinçli kararların ürünü. Seneler geçtikçe o milattan gittikçe uzaklaşmak yerine ona daha çok geri döner olduk.

İ.B.: Tehdit Mektupları; biçim ve içerik açısından mektup-roman, siyasi roman gibi başlıklarda üzerine konuşulabilecek bir kitapken aynı zamanda polisiye romanın sınırlarına da dahil oluyor. Polisiye ilgisi özel bir yerden mi geliyor?

Polisiye ilgisi çocukluğumdan geliyor. Polisiye türünü çok severim. Hem kitaplarını hem filmlerini. Çözülmeye çalışılan gizemli olaylar, bizi kitabın sonuna doğru çeken merak hep hoşuma gitmiştir.

İ.B.: Tehdit Mektupları’nda hiçbir söylemde aşırılığa kaçılmıyor. Kitap da dengesini bu şekilde bulabiliyor sanıyorum, siyasi roman, mektup-roman, polisiye roman, dönem romanı, sosyolojik roman olarak istenilen şekilde okumaları yapılabilir. Bu dengeyi nasıl kurdunuz?

Doğrusu bir denge kurmaya uğraştığımı söyleyemeyeceğim. Böyle bir denge varsa bile hayatın kendi içindeki dengeden öte bir şey değildir muhtemelen. Bu tür ayrımların çok keskin olması da beklenemez zaten. Hatta keskin olmaları, bir romanı kolayca böyle bir kategoriye yerleştirebilmek belki bir sorundur.