Aynur Kulak
Deniz Goran çağdaş edebiyatımızdaki yolculuğuna 16 yıllık ara sonrası devam ediyor. Yeniden gerçekleşen bu kıymetli buluşmayı; “Hikâyeyi kafasında önceden kurgulayan biri değilim. Daha çok bir duygunun peşine takılarak ilerliyorum. Yazdıkça, yazdıklarım ve yazacaklarım üzerine düşünerek kendime bir güzergâh çiziyorum.” cümleleriyle ifadelendiriyor ve “Her kitabın kendine ait bir oluşum süreci olduğunu düşünüyorum, kitabımı bir an önce yazıp yayımlatma fikri bende hiçbir zaman ağır basmadı; benim önceliğim metnin içeriği ve üslubum, yaratmak istediğim kurgu ve dil oldu.” diyerek edebiyata ve yazarlık edimine ne kadar değer verdiğini göstermiş oluyor. Deniz Goran’ın Aynur Kulak ile gerçekleştirdiği kapsamlı söyleşi için buyurun lütfen.

İlk romanınız Türk Diplomatın Kızı ile ikinci romanınız Sen Benle, İstanbul Benimle romanınız arasında 16 yıllık bir ara var. Bu süre zarfında edebiyatla olan bağınız nasıl bir değişim, dönüşüm yaşadı?
Birinci kitabım Türk Diplomatın Kızı, bastırılmış duygularını, cinselliğini olabildiğince açık ve samimi bir dille ifade eden, sevgi arayışında olan bir genç kadının maceraları üzerineydi. Bu kitaba, bir gün bir roman olacak bir metni yazıyorum bilinciyle başlamadım. Kaleme aldığım kısa hikâyeleri, tanıdıklarımla paylaştım, onlardan aldığım destekle bu hikâyeleri birleştirerek yavaş yavaş romana dönüştürdüm. Yani bu oldukça organik bir süreçti. İkinci kitapta ise durum çok farklıydı; bir romana başladığımın farkındalığıyla yola çıktım. Bir de, kendimi tekrarlamak yerine, içerik ve üslup olarak ilkinden oldukça farklı bir kitap yazmakta kararlıydım. Hikâyeyi kafasında önceden kurgulayan biri değilim. Daha çok bir duygunun peşine takılarak ilerliyorum. Yazdıkça, yazdıklarım ve yazacaklarım üzerine düşünerek kendime bir güzergâh çiziyorum. Ancak, Sen Benle, İstanbul Benimle’yi kaleme alırken, birinci kitabıma nazaran, her attığım adım üzerinde her şeyi daha tartarak yol aldığımı söyleyebilirim. Bu 16 yılda hem ikinci romanım hem de yıllar içerisinde sanat yazılarımla edindiğim deneyim sayesinde bir yazar olarak daha farklı bir noktaya geldiğimi, biraz daha olgunlaştığımı düşünüyorum. Ancak yazarlıkta anlık olarak tatmin edici yerlere varılsa da yeni arayışlar ve yeni hedefler hiçbir zaman bitmiyor.
İlk romanınız arasındaki 16 yıl önemli bir zaman dilimi. Bu kadar ara kendiliğinden mi oluştu yoksa çok bilinçli bir karar mıydı ve aslında asıl konuşmak istediğim, neydi sizi bu kadar süre sonra masanızın başına oturtan sebep?
Bu bilinçli bir karar değildi. Şöyle, Türk Diplomatın Kızı Britanya’da 2007’de yayımlandıktan iki yıl sonra, Londra’da çalıştığım çağdaş sanat galerisinden kendimi roman yazarlığına adamak amacıyla istifa ettim. Ancak bunun ardından özel hayatımda oldukça sıkıntılı bir dönemden geçtim, bu da yazma sürecimi doğrudan etkiledi. Yine de günlük yazma rutinimden hiçbir zaman vazgeçmedim ve nihayet 2013 yılında, oğluma hamileyken ikinci romanıma başlayabildim. Bir anne olarak önceliğim hep oğlum olduğundan, oğlumun doğumundan sonraki özellikle ilk yıllarda yazmaya sadece çok kısıtlı bir vakit ayırabiliyordum. Ayrıca, her kitabın kendine ait bir oluşum süreci olduğunu düşünüyorum, kitabımı bir an önce yazıp yayımlatma fikri bende hiçbir zaman ağır basmadı; benim önceliğim metnin içeriği ve üslubum, yaratmak istediğim kurgu ve dil oldu. Böylelikle Sen Benle, İstanbul Benimle’yi tamamlamak yaklaşık yedi yılımı aldı.
Sizi kendisine mıknatıs gibi çeken, söz konusu olduğu anda sizi düşünmeye ve hissetmeye sevk eden konular neler? Bu soruyu iki romanınız adına soruyorum.
İnsanların iç dünyası, çeşitli eğilimleri, geçirdikleri içsel yolculuk, kadının cinselliği ve kadına karşı cinsiyetçilik kapsamında ‘kadınlık’ en çok ilgilendiğim konular diyebilirim.
Sen Benle, İstanbul Benimle’nin ana, odak meselesini konuşmak adına sizi neler tetikledi, hangi konular ve bu anlamda iki roman arasındaki fark veya farklar nasıl oluştu?
Sen Benle, İstanbul Benimle’ye başladığımda farklı üsluplarla iki ayrı insan olma halini tasvir eden bir roman kaleme almak düşüncesiyle yola çıktım. O dönem kitaplarının müdavimi olduğum Şilili yazar Roberto Bolano’nun farklı üsluplarla, değişik anlatıcılardan oluşan bir kurguya sahip olan Vahşi Hafiyelerromanının, bu yönüyle kitabıma ilham kaynağı olduğunu söyleyebilirim. Yazmaya başladıktan birkaç ay sonra Türkiye’de Gezi Direnişi gerçekleşti. Bu olay beni o kadar derinden etkiledi ki onu da romanıma taşımaya karar verdim. Ancak niyetim Gezi’deki olaylar zincirine odaklanmak, onların muhasebesini yapmak değil, bir karakterin iç dünyasında Gezi Direnişi’nin onda bıraktığı (özellikle umut ve umutsuzluk ekseninde) etkilerini ele almaktı.
Bence iki roman bir arada incelense, aralarındaki ortak taraf, farklılıklardan daha ağır basar çünkü aynı yazarın kaleminden çıktılar. Dillerinde ve kurgu düzlemlerinde bariz farklılıklar taşısa da iki kitap da pek çok yerde benzer hissiyatlar ve dokunuşlar içeriyordur.
Karakterlere geçecek olursak Ada İstanbullu aslında ve yaşamı İngiltere’de olmasına rağmen bağlantısı kesilmemiş. Tam da adının karşılığı olacak şekilde Ada’nın bir ana karaya bağı, belki mecburiyetleri, aynı zamanda mesafesi, özlemi, anakara ile ilgili dert edindikleri, bu bağlamda travmaları var. Bir tür arketip karakter inşası var sanki, ne dersiniz?
Ada’yı yazdıkça daha hassas ve duyarlı bir anlatım tarzı oluşmaya başladı. Sanırım içten içe, birinci romanımda çılgın, muzip bir üsluba sahip olan genç kadından oldukça farklı bir kadın karakteri yaratma arzusu içindeydim. Ancak Ada’nın anlatımı oluştukça, benim kendi içimde yıllardır bastırdığım bazı duygular açığa çıkmaya başladı. İstanbul’a duyduğum özlem, yaşadığım aidiyet ikilemleri ve anakarayla olan dertlerim, yarattığım Ada karakterinin arketipini oluşturan ana unsurlar olarak yüzeye çıktı. Bir yerde bu karakter Türkiye’ye olan derin bağlılığımı, otuz yıldır Londra’da yaşamama rağmen duygusal olarak İstanbul’dan asla kopmayacağımı daha net idrak etmeme sebep oldu.
Romanın arka fonunda meydana gelen Gezi Parkı günleri ve bu günlerin birinde Ada’nın yakalanarak bir gece sorgulanması mevzu bahis. Aynı Ada arketipinde olduğu gibi Gezi Olayları da anakarada yaşananlar adına çok güçlü bir arketip. Roman adına bu çok güçlü unsuru neden tek bir gün ve gece üzerinden ele almak istediniz?
Gezi Direnişi sırasında, özellikle gözaltına alınan kadın protestocuların, gözaltı ve sorgulanma esnasında maruz kaldıkları cinsel taciz ve tecavüzle tehdit haberleri beni dehşete düşürmüştü. Ancak buna benzer olaylar Türkiye’de sadece eylemlerle sınırlı kalmıyor. Hatırlarsanız, 2010 yılında narkotik polisi tarafından haksız yere gözaltına alınan, gözaltındayken işkence gören Onur Yaser Can tekrar polis karakoluna çağrıldıktan sonra intihar etmişti. Kitabımda, Ada karakterinin üzerinden ülkemizin bu hakikatini ve böyle deneyimlerin insanlarda açabileceği derin yaraları işlemek istedim.
Lucian karakterini de konuşmak isterim. Ada’nın Lucian’la tanışması, birbirlerinin hayatına girerek birbirlerini iyileştirmeleri sanatın etkisiyle gerçekleşiyor aslında, öyle değil mi? Bazen bize cevapları verecek, çıkmaz sokaklardan geri çevirecek olgunluğa ihtiyaç duyuyoruz. Bu kişi de Lucian, Ada için. Ben biraz bu taraflarıyla okudum Lucian karakterini.

Sanat üretimi meditasyon gibidir. Yaratırken ona odaklanarak, günlük hayatın gürültüsünden, kafamızdaki endişelerden ve dertlerden biraz olsun uzaklaşırız. Lucian ve Ada, ikisi de geçmişte ressamdı. Tanışır tanışmaz birbirlerine karşı duydukları o yoğun çekimin yanı sıra, aralarında gelişen rahat diyaloğun biraz da ikisinin de sanatçı ruhlu oluşu ve bundan dolayı aynı dili konuşmalarıyla alakalı. Sanatçılar yeri geldiğinde birbirlerinin düşüncelerinden beslenir, birbirlerine ilham olur; Ada ve Lucian da birbirlerinde sanat yapma arzusunu yeniden tetikliyor.
İnsan kişiliği oldukça kompleks bir yapıya sahip. Farklı insanlar, farklı ortamlar ve şartlar hazır arka planda mevcut olan değişik eğilimleri açığa çıkarabilir. Böylelikle, çoğunlukla delidolu, vurdumduymaz ve yaşına göre çocuksu sayılabilecek bir davranış biçimi gösteren Lucian, Ada’ylayken bu hallerini tümüyle terk etmese de zaman zaman sakin, anlayışlı ve olgun bir tavırda takınarak, Ada’nın içindeki duygusal fırtınaları biraz olsun dindirebiliyor.
Ada’nın psikoterapisti Marlene var bir de. Ada, Gezi Parkı’nda çok coşku dolu, rengârenk zaman dilimleri yaşarken gözaltına alınarak travmatik bir gece yaşıyor. Bu yüzden romanda psikanaliz bilimine çok önem veriliyor ve Ada’nın yeniden bir yaşam inşası adına çok gerekli zamanlarda hikâyeye önemli bir katman kazandırıyor. Ne dersiniz, bu duruma çok önem vererek yazdığınızı düşündüm.
Evet, kesinlikle çok doğru bir tespit. Hayat bizi hep en beklenmedik anlarda, bazen bizim baş etme kapasitemizi fazlasıyla aşan, birtakım olaylarla sınıyor ve zorluyor. Böyle zamanlarda, insanın kişisel çabasının yanında, psikanalizin de yararlı olabileceğini inanıyorum. Ada’nın içsel yolcuğunu işlerken, onun Gezi’de yaşadığı gözaltı deneyimi ve bir gecelik sorgunun yol açtığı, başta yüksek kaygı olmak üzere farklı semptomlara sebep olan ‘travma sonrası stres bozukluğuyla’ olan mücadelesine yer vermek istedim. Marlene az ama kilit anlarda beliren bir karakter. Ada önemli noktalarda onunla yaptığı seanslara, Marlene’nın ona verdiği değerli tavsiyelere geri dönüyor. Aynı zamanda Marlene, ailesinden uzak Londra’da olan bu genç kadın için biraz da bir anne figürü gibi.
Hikâyenin toplumsal gerçekler hatta ülkeler arası karşılaştırmalar, sanat, ilişkiler, bireysel inşa, psikoloji çerçevesini anlatımınız direkt olarak etkiliyor. Anlatımınız dip akıntılı ve yankılı. Çok bağırarak çok vurgulu anlatmıyorsunuz fakat bu dip akıntı diye tarif ettiğim anlatım ya da yankı gibi etkisi uzayan ses etkili.
Ada’nın bölümleri duyarlı, kösnül ve zaman zaman bilinç akışına yer veren bir anlatıma sahip. Lucian’ın bölümlerinde ise esprili ve delidolu bir üslup hâkim. Bilinçli olarak romanın anlatımının dip akıntılı ve yankılı olmasını amaçlamadım ancak işlediğim önemli konuların hepsi, iki ana karakterin merceğinden yansıtıldığından belki bunun böyle bir etkisi olmuştur.
Anlatım sonrası elbette dil unsurları üzerine de konuşmak istiyorum sizinle. Birkaç açısı var bu konunun. Babanızın mesleği gereği yabancı ülkelerde büyümeniz, İngilizceyi ana diliniz gibi konuşmanız fakat aynı zamanda Türkçeyi de çok iyi konuşuyor olmanız. Ve elbette ki Sen Benle, İstanbul Benimle romanınızı İngilizce yazmanız ve ilk baskısının bir yıl önce İngiltere’de yapılmasından dolayı bizim eseri çeviri eser olarak okumamız dil meselesi adına önemli unsurlar. Hikâye sizinle İngilizce olarak mı konuştu? Bu yüzden mi İngilizce yazmak istediniz?
Türkçe anadilim ancak son otuz yıldır Londra yaşayan biri olarak hayatımda İngilizce çok daha baskın. Yüksek eğitimimi Londra’da aldım, on beş yıldır bir İngiliz’le evliyim; böylelikle yıllardır günlük hayatımda çoğunlukla İngilizceyi kullanıyorum. Bundan dolayı romanlarımı bu dilde yazmayı tercih ediyorum çünkü roman türünde gerçekten dile hâkim olmak lazım. Ayrıca dil sürekli değişim halinde olan bir şey. İnsanın anadili de olsa, ülkesinden bu kadar uzak kalınca, yeni kullanıma giren kelimeler ve terimlerden habersiz oluyor ve ister istemez kelime dağarcığı daralıyor. Fakat Türkçemi olabildiğince canlı tutmaya çalışıyorum. On bir yaşındaki oğluma küçüklüğünden itibaren Türkçe öğrettim, evdeyken benimle Türkçe konuşmasına hep onu teşvik ediyorum. Bunun yanı sıra, 2018 yılından beri vakit buldukça T24 haber sitesine Selin Tamtekin adıyla sanat yazıları kaleme alıyorum.


İlk yorum yapan olun