Behçet Aysan ve Keder Atlası

Bengi Düşgör

bengi.dusgor@sanatkritik.com

Keder kelimesi Arapça kökenli olup anlamı Türk Dil Kurumu’na göre “acı, üzüntü, dert, ızdırap, tasa” olarak açıklanır. Arapça kdr kökünden gelip sıkıntı, bunalma anlamlarını da barındırır. Duyguların içinde melankoliye en çok yaklaşan duygusal durumlardan birine işaret eder. Behçet Aysan şiiri de kederli bir şiirdir. Hüzün, yas, özlem, ayrılık, kayıp yaşantısının getirdiği keder duygusu dizelerden taşar. Keder Atlası’nda ölüm ve keder, tarçın kokulu bir aşkın izini sürer.

“bana söyleyin
kim var 
aramızda
biraz ölmeden
bir türkü tutturmuş giden.
ya kırmızı şapkalı
gelincik, senin için
göz açıp kapayıncaya
            yiter şu bahar
hemen
ölüm gelir
yükselince sular.
söyleyin bana
           ey kitaplar
var mı
kederin atlasında
tarçın kokulu bir şehir
inmemiş olsun damlarına
gözyaşından
yıldızböcekleri
            ve tarçın
              kokulu
bir aşk
hiç ölmeyen.”

T. S.Eliot şöyle der: “Şairin duygusu korunaklı olmalıdır çünkü muhafaza edilmemiş duygu kaotik bir edebiyata yol açar.” Bununla beraber Eliot iyi şiir yazmanın kuralı olarak da duyguların değil ancak konsantrasyonun gerekli olduğundan söz eder. Bu bağlamda aslında kötü şairin çoğu zaman bilinçli olması gereken yerde bilinçdışına göre ve bilinçdışına göre hareket etmesi gerektiği yerde de bilinçli davrandığını söyler. Ona göre şairin işi yeni duygular keşfetmek değil, varolan sıradan duyguları dokunaklı bir biçimde ifade edebilmek ve onlara yeni özellikler ile yeni anlamlar katmaktır.

Bu duygular onun kişisel duyguları olmak zorunda değildir, hatta bunları hiç hissetmemiş bile olabilir ama bunlar ifade edebilmelidir. Eliot’a göre şairin kişiliği şiirinde görünmek zorunda değildir. Ona göre şiirde ifade edilmesi gereken duygu herkesin hissedebileceği türden bir duygu olmalıdır. Ancak bu sayede şair evrensel bir anlam ve anlaşılma biçimine ulaşabilir. Eliot, şairin duygularından uzaklaşması gerektiğini söyler ve bunu ancak duyguların ne anlama geldiğini bilen birinin yapabileceği bir eylem olarak tanımlar. Kısaca duygulardan kaçınabilmek için önce onları tanımak veya biraz daha psikanalitik bir tanımla onlarla yüzleşebilmek gerekir aslında.

İngiliz Edebiyatı’nın romantik dönem şairi Percy Shelley ise “en güzel şarkılarımız, en üzüntülü düşüncelerimizden söz edenlerdir,” demektedir. Bu nedenle Eliot’un ironik duruşunda da görüldüğü gibi şairlik, duygulardan uzaklaşmayı gerektirse de ancak gerçekten hissedebilenler duygulardan kaçma arzusunun ne anlama geldiğini bilebilirler.

Sigmund Freud ise henüz 1928’de şöyle der: “Şairler ve filozoflar bilinçdışını benden önce keşfetmişlerdir. Benim keşfettiğimse bilinçdışının bilimsel bir yöntemle incelenebilir olduğudur.”

Bilinçdışı arzular, dürtü ve heyecanlar kadar keder, melankoli ve endişelere de kaynaklık eder. Duygusal bir anlayışın olmadığı bir terapi veya analizden söz etmek olası mıdır? Bir hastanın duygusunu, kederini hissetmeden nasıl bir analist olunabilir? Kendi duygusunu ve evrensel olan bazı hissediş biçimlerini de duyumsamadan nasıl şair olunabilir?

Şair A. E. Housman ise 1933’te şöyle yazar: “Anlam vermek zihnin işidir, şiir yazmak öyle değildir,” ve devam eder; “ akıl veya zihin şiirin kaynağı olamaz ancak onun üretimlerini gölgeleyebilir…” Belki de bu nedenle şiir, bilinçdışı ile bağlantı kurmakta hem şair için hem de okuyucu için kolayca ortaya çıkan bir araca dönüşür.

Tıp eğitimi almış olan ve aynı zamanda psikiyatri uzmanlığı da yapmış olan şair Behçet Aysan ise duyguları hem bilimsel bir yolla anlayabilmek hem de onları edebi ve evrensel bir dilde ifade edebilmek konusunda bir istisna gibidir. Onun şiiri, en yoğun duygusallığın ve dile getirilmesi zor duyguların kolayca ifade yolu bulduğu bir anlatıya dönüşür. Ölümün uyandıracağı kayıp hisleri, ayrılık, keder, hüzün, yitik ve eksiklik gibi duygulanımlar şiirinde olağanüstü bir incelikle bir araya gelir ve insana bir kehanet gibi çarpar.

“…yitik adreslere benzer
ölüm
yanık otlar gibi.
Sen bu şiiri okurken

ben belki başka bir şehirde
ölürüm…”

Şiirinde efkar, yolculuk, uzaklaşmak, kırılmak, eksilmek gibi kelimeler de can acıtan bir duyarlılıkla tekrar eder. Ayşegül Tözeren, 2018’de Evrensel’de yayımlanan bir yazısında şöyle tanımlar şairi: “Behçet Aysan şiiri, dönmeyecek olana şarkı, eflatun bir şarkıdır… Aynı zamanda da çiçekler, otlar, kuşlar uçar şiirlerinde.” Doğayla, dünyayla, dünyada varolan tüm canlılarla barışık bir şiirdir onunki. 

Bütün bunların yanında derin bir melankoli hissi de yayılır bu şiirlerden. Freud 1917’de yayımlanan önemli metinlerinden Yas ve Melankoli’de, yas süreci, kayıp, depresif duygulanım ve melankoli arasındaki benzerlik ve farklılıkları ele alır. Melankolinin, kayıp nesneyle özdeşim biçimleri içerdiğini ve belirgin bir kayıp sonrasında yaşanan yas süreciyle farklılaştığını düşünür. Melankolide görünür veya kişinin kendisi ve diğerleri tarafından farkedilir bir kayıp nesne olmamasına rağmen bir hüzün duygusunun yoğunluğundan söz eder. Nesne kaybı tanımlanabilse  de bunun neden bu denli baş edilemez bir acıya yol açtığı bulunup çıkarılamaz.  

Freud’a göre “yas tutarken dünya fakirleşir ve ıssızlaşır. Oysa melankolide fakirleşen ve ıssızlaşan benliğin kendisidir.” Aysan, “Anış” adını verdiği şiirinde “hayat acıtıyordu beni…” derken bundan söz eder gibidir.

“… her şeyin
hüzne vurduğu yerde
bütün saatlerin,
kuzguni bir denizi
               çoğaltarak
hayat 
acıtıyordu beni.”

Ölüm üzerine ise ne çok yazmıştır Behçet Aysan. Henüz 44 yaşındayken Madımak Oteli’nde yaşanacaklardan habersiz ne çok şiirinde ölümden söz etmiştir. Kederli bir coğrafyada yaşadığının farkında olmanın acısını yansıtır. Ezginin Günlüğü’nün bir çok şarkısında sözleri tekrarlanır şiirlerinin. Bir Eflatun Ölüm de onlardan biridir. Ölüm eflatun, melankoli mavi, eski resimler sararmış, çocuk esmer ve gökyüzü kederlidir Aysan’ın şiirinde.  

“kırgınım, saçılmış

bir nar gibiyim

sessiz akan bir ırmağım

                        geceden

git dersen giderim

kal dersen kalırım

aynı gökyüzü aynı keder

değişen bir şey yok ki

gidip

yağmurlara durayım.

söylenmemiş sahipsiz 

                      bir şarkıyım

belki

sararmış

eski resimlerde kalırım

belki esmer bir çocuğun dilinde.

değişen bir şey yok hiç

ölüm hariç.

aynı gökyüzü aynı keder.”

İngiliz psikanalist Hanna Segal (1991) çocukların oyunu ve  üretimleri ile sanatçının üretimini ele alır ve şöyle der: “ Her çocuk, çok hasta olanlar dışında ve her yetişkin mutlaka oyun oynar; ancak çok azı sanatçı olur. Bilinçdışında veya bilinçte, ne düşler, gündüz düşleri ne de oyunlar, sanatta gerekli olan çalışmayı barındırmaz. Sanatçının sahip olduğu çok güçlü bir kapasite vardır ki o da en derin çatışmalarla yüzleşme, onları ifade edebilme ve düşleri gerçeğe çevirebilme kapasitesidir. Sanatçı aynı zamanda hem gerçekte hem de düşlemde kalıcı bir onarım yetisine sahiptir. Sanatçının eseri, sanatçıyı kurtaran ve dünyaya sunulan kalıcı bir armağandır.”

Behçet Aysan şiiri de kalıcı bir armağandır. Belki de gerçekte kurtaramadığını her şiiriyle tekrar tekrar kurtarır, eskimeyen bir kederi yankılandırır ve düşlerini bize bırakır.

Bu aşk, Bu şehir, Bu keder:

“gidiyorum
bu şehri bu yağmuru
bu düşleri
bu aşkı bu kavgayı bu kederi
size bırakarak.”