Aytuğ Tolu
Hidayet Karakuş’un son şiir kitabı Şiirin Vakti: zamansız şiirler 2024’ün son haftalarında yayımlanarak okuyucuyla buluştu. Bilgi Yayınevi tarafından yayımlanan yüz sayfalık bu kitapta kendi içinde bölümlere ayrılmış yirmi sekiz şiir yer alıyor. Lirizmin ağır bastığı şiirlerin yanı sıra toplumsal duyarlılığı ideolojiye yaslanmadan dile getiren satirik dizeler Şiirin Vakti’nde yer alıyor. Bu bağlamda toplumsal dinamiklere ve aksaklıklara vicdani bir duyarlılıkla yaklaşan bireyin aynı zamanda kendi içine dönerek geçmişi, tarihi ve birey-toplum ilişkisini sorgulayıp hüzün duygusunu öne çıkardığı görülür. Bu bağlamda güncel toplumsal sorunlar şiire taşınırken hem süregelen hem de güncel durumlara yer verilir.
2011 itibariyle gelişen Suriye “İç” Savaşı’ndan kaynaklanan mülteci göçlerinin sonuçları insani bir duyarlılıkla ele alınarak kitaptaki birçok şiire yansıtılır. “Yaz Çalışmaları” şiirinin ikinci bölümünde yurdundan sürülen ozanın durumu, canavar kedinin ağzına yuvasından düşecek bir kuş temsili üzerinden verilir. Ozanın evinden sürülmesiyle yavru bir kuşun yuvadan atılması eşleştirilir. Şiirin son dizelerinde kuşun yuva yaptığı ağacın birazdan bombalanacağı ve anne kuşun son şarkısını söylemekte olduğu dile getirilir. Bu noktada geliştirilen savaş karşıtlığı diğer şiirlere de serpiştirilir. Savaşın sanata vurduğu darbe “Zaman Düşman” şiirinde barışın kapısına nasıl hangi elçiye varılacağı da sorgulanarak “orda ordular bölüyor/ şarkıları/ romanları/ şiirleri// orda kana buluyor/ aç gözlü kanlı bıçaklar/ çocuk uykularını/ ormanları// (…) yanlış bir okyanusa düştüm/ füzeler uçaksavarlar kurşunlar/ yol arıyor kalbime/ kurutuyor içimdeki yeşili// yanlış bir denizde/ kulaçlarım yetmiyor/kıyıya” (s. 29, 30) dizelerinde tarif edilir. Bu şiirde işgalcilerin ve savaş açarak insanlığa düşman olan güçlerin “cana kıyanlar konvoyu” diye adlandırılması söz konusudur. Öyle ki vicdan sahibi savaş karşıtı bir insanın/şairin bu yıkımı durduracak gücünün olmayışının verdiği çaresizlik öne çıkarılır. Savaşa neden olan güçler şiirin sonunda eşitsiz bir durumu ortaya çıkaran konvoy olarak tekrar belirir, savaş kimileri için farklı mağduriyetlere ve hak ihlallerine yol açar: “bir konvoy geçiyor/ tepeden tırnağa mekanize/ acı bize yazılıyor/ tutsaklık bize/ ayrılık bize” (s. 34). Savaşın yol açtığı durum ise şaire göre yaşamın her yerinden kan fışkırmasıdır ki buna hınç ve öfke duygusu eşlik eder.
Şairin çocuklara verdiği önem Şiirin Vakti’nde dikkat çeken izleklerdendir. Ona göre yarını kuracak olan çocuklar sevginin, masumiyetin, saflığın taşıyıcısı olduğu gibi aynı zamanda sevgisiyle yetişkinlere ve insanlığa şifa verenlerdir: “düşlerinize katın/ dedi komşu anne/ şifa/ sevgisindedir çocukların/ onlar kucaklayacak sizi/ onlar bir bardak su verecek/ yarın” (s. 53). Çocukların sevgi, huzur ve güven ortamında büyümesi geleceğin sağlıklı toplumunu oluşturması açısından önem arz eder ama yarını değil şimdiyi/hayatta kalmayı düşünmek zorunluluğu sırtlarına yüklenen savaş mağduru mülteci ailelerin çocukları için yaşam daha bir acımasızdır. Bu bağlamda “Uzak Gül” şiirinin farklı bölümlerinde Suriyeli çocuklar özelinde bu eşitsizlik dile getirilir: “suriyeli bir çocuk/ el açıyor avuç açıyor/ etek açıyor/ yarın için değil/ akşam için değil/ az sonrasına/ ekmek için” (s. 43). Şiirin devamında bu çocukların şairin vicdanına oturarak verdiği ağırlık sabah akşam kanayan bir yaraya dönüşür. Yaşanan zamana “zaman delirdi” denilerek tepki verilir. Aynı şiirin yedinci bölümünde çocuklar arasındaki eşitsizlik bir kez daha dizelere dökülür: “okullar kapandı/ çocuklar/ sinemalara koştu/ yağmurlara/ vapurlara/ uçaklara// suriyeli çocuklar burda/ etekleri kanlı burda/ minik annelerin/ şaşkın gözleri burda// bense yaya kaldım acılara karşı/ hep yaya” (s. 51). Şairin vicdanen duyduğu toplumsallık sorumluluk, yaşanan durumu değiştirme gücüne sahip olamama karşısında bir tür kendini suçlayan negatif özneliğe sürükler onu. Suriyeli çocuklardan kadınlara ve annelere geçiş yaparak mültecilerin karşılaştıkları zorluklara tepki geliştirilir: “kaçamadın hiç yazgından/ kaçtın ama bir gece/ üstüne gelen/ bir azgından// gözü dönmüş bir sapıktan/ kaçtın seni bıçaklamadan/ onu bıçaklamaktan kaçtın/ kaçmasan/ şimdi suriyeli bir kadın olacaktın” (s. 44) dizelerinde eril şiddetin ırkçılıkla birleştiğinde kadınlar için nasıl bir zorbalığa dönüştüğü öyküleştirilip “yutuyor bizi/ suriyeli bir kadının/ yalvaran gözlerindeki/ geleceksizlik” (s. 45) dizelerinde bu durum karşısında duyulan çaresizlik duygusu ve eleştiri açığa çıkarılır. Mülteci bir kadınla mülteci bir çocuğa savaşın biçtiği “kader” aynıdır: yarınsızlık/geleceksizlik düzlemindeki belirsizlik karşısında sürekli şimdiyi güvenceyi alıp hayatta kalma mücadelesi. Göç yollarına düşmek, eril ve cinsel şiddete maruz kalmak, dilenmek, açlık susuzluk mültecilerin yaşamında en çok karşılaşılan zorluklar olarak şair tarafından şiire taşınır. Belirli dönemlerde medya aracılığıyla görünür duruma gelen mültecilere karşı belirli çevrelerin geliştirdiği provokasyonlar, linç girişimi, emeklerinin gaspı, ırkçılık ve fiziki saldırılar Türk şiirine taşınarak bir tür vicdani bir belgeye dönüştürülmesi şairin yaptığı bir açılım olarak tarihe geçmesi açısından önemlidir çünkü şairler aynı zamanda toplumların vicdanının sesleridir/çığlığıdır. Benzer şekilde toplumcu gerçekçi Türk şiirinin izlek alanında gösterdiği gelişmeye Hidayet Karakuş’un sağladığı katkı bu şiir kitabında belirgin hâle dönüşür.

Şairin yaşanan toplumsal acılar karşısında duyduğu ıstırap, bireysel pasifikasyonun ve eylemsel anlamda negatif konumda beklemenin özeleştirisi diğer şiirlerinde netleşir: “ne eylemlere katılabiliyorum/ ne cumartesi annelerinin acısına/ ne tutuklu çocuklara/ ne salıncaklarına varıyor elim” (s. 38). Bu noktada zulmü, sömürüyü, eşitsizliği durduracak gücün kitlesel hareketlerden geçtiği toplumcu gerçekçi şiir tarafından ortaya konmuş olsa da ülkedeki genel politik atmosferde toplumsal muhalefet dinamiklerinin gerilemiş olması şair özelinde bireyin eylemsizliğinin özeleştiriye dönüşmesine neden olmaktadır ki bu durum toplumcu gerçekçi yaklaşıma uymaz fakat yaşanan nesnel politik koşulların sonucu olarak şiire yerleşir. Bu nesnel koşulların nasıl geliştiği eşit ve adil bir düzen için ödenen bedellerin “biz” öznesi üzerinden açıklanmasıyla kitlesel mücadeleye tarihsel bir göndermede bulunulur:
“biri diyor
şimdi herkes uykuda
yataklar sıcak
rüyaların buharı
yanaklarımızda
zaman geniş
biz nelere katlandık
bu yaşa gelinceye dek
attık içimize neleri
ne sövgüler yedik
ne tekmeler
ne kırbaçlar indi ruhumuza
her köşe başında
ölüm erleri
bizim gibi açlar bekler
attık içimize çocuklar için
ne aşağılamalar indi
ezik kalbimize
çocukların ekmeği dedik
sokakların onuru
evlerin gözyaşlarını
katık ettik ekmeğimize
acı dumanı bacaların
ellerimizden çıkar” (s. 76)
Şair mülteciliğin yaşandığı ülkede emeğin, işçi ve emekçilerin görünümünü de şiirine taşıyıp acıları aynı düzlemde buluşturur. Sömürü düzenin gündeliği bir günün doğumu üzerinden verilip iş kazaları ve cinayetlerinin, emeğin gaspının, sömürünün işçilerin yaşamındaki yerine değinilir: “işçiler ayak sesleriyle/ koşuyor/ duraklara makinelere/ patronlara doğru/ kolunu kaptırmalara/ eriyik kazanlarına/ düşmelere doğru” (s. 75). Sömürü düzenin ürettiği hız “koşma” eylemiyle tarif edilip işe yetişme kaygısı bir hareketlilik içerisinde aktarılır fakat bu koşma güvencesizliğe doğrudur. Bu bağlamda sadece emek değil, işçinin zamanı da kapitalizm tarafından sömürülür. Artı değere burjuvazinin el koyarak işçileri sömürmesi “patronlara doğru koşma” eylemiyle verilir fakat bu, aynı zamanda ölüme doğru bir koşuştur. Bu durumlar karşısında her ne kadar kendini çaresiz hissettiği için acı duyan bir vicdanın sesi okuyucuya duyurulsa da şair, bu sorunları şiirde işleyerek ozan duyarlılığını ve sorumluluğunu yerine getirir çünkü tüm bu acılar yaşanırken şiir yoluyla tepkiyi estetize etmek şiirin vaktinin geldiğini gösterir: “gün yanıyorsa için için/ işçiler sessiz sedasız ölüyorsa/ toprak altında kanlı bir ikindi/ yeşil çağlam gök ekinim/ şiirin vaktidir artık/ yürü dizelerin ışığında şimdi” (s. 11). Soma Maden Ocağı Göçüğü’nün gerçekleştiği saat de dikkate alındığında toprak altında karanlıkta bir ikindi vakti kan akıyorsa, şair de bu acıları dile getirerek dizelerin ışığında yürümeye çabalayan bir ozana dönüşür. Aynı şekilde maden ocaklarında zaman fark etmeksizin işçiler çalışıp can verdikçe hep karanlıktadırlar ki bunu dile getiren şiir de şairin kitaba alt başlık olarak belirlediği gibi “zamansız şiir”e dönüşür çünkü ölüm de gök ekinleri zamansız şekilde biçmektedir.
Zorbalıkların, savaşların, insan hakkı ihlallerin yaşandığı güncel dönemi “haydutlar çağı” olarak adlandıran şair, masallara inanmış bir çocuğun gerçeklerle karşılaştığında yaşadığı hayal kırıklığı duygusuna kapılır çünkü her ne kadar eşit, adil ve sömürüsüz bir düzen için bedel ödenmiş bir tarihin içinden gelse de içinde yaşadığı toplumsal düzene ve dünyaya baktığında çevresinde gördüğü şey “çürümüşlüktür”. Bu çürümüşlük her yanı kaplamaya başlamıştır: “her şey çürüyor/ sular gemiler/ renkler çürüyor/ çürümeyen tek şey aşktır/ küçüğüm// aşk çürümez/ her zaman temiz/ her zaman/ yakıcı bir alevdir o/ körelmez köz olur/ kalbin büyük coğrafyasında” (s. 57).
Sular, gemiler, renkler diye şiire giren kavramlar; yolculuğun, masumiyetin, ideolojinin birer sembolü olarak ele alınabilir. Hidayet Karakuş’un aynı kitaptaki diğer şiirlerinde de ağaç, yelken, tekne gibi birçok sembole rastlamak mümkündür. Her şeyin çürümeye başladığı toplumsal yaşamda diyalektik gereği çürüyen şeylerin karşıt gücü de olur ki bu karşıt güç de aşk olarak şiirde belirir. Aşk, kitaptaki birçok şiirde kendini açık ya da örtük şekilde gösteren bir duygu olarak şair tarafından belirginleştirilir. Çürümenin “kir” olarak algılandığı, aşkın “temiz” olduğu algısıyla belirginleştirilip tezat sanatı geliştirilir. Aşk aynı zamanda yakıcı olarak algılandığından tüm kirleri yakarak küle çevirecek bir niteliğe sahiptir ve yaşama direnç katar: “yelken olmak kolay/ yelken bulmak/ asl’olan/ rüzgâr olmaktır denizlerde// o yelkenler/ aşktan öfkeden gözyaşından/ dokunmuştur” (s. 56).
Aşkın yaşam bulmasının şartı da şaire göre onu hissedecek bir “ben” öznesinin varlığıdır çünkü şaire göre “ben” oldukça aşk hiçbir zaman eskimeyecektir, yani can bedenden ayrılmadıkça aşk da dinamizmini kaybetmeyecektir. Çocukların sevgisinin şifa olduğu dizelerle birlikte ele alındığında sevgi dilinin kitaptaki dizelere yansıtıldığı görülür. Aşka sığınıldığı gibi şairlerin içedönük yanı Hidayet Karakuş’ta da görülerek doğaya sığınılan dizeler mevcuttur: “gecelere veriyorum şiirlerimi/ kuşlara söğütlere/ kırların yalnız ağaçlarına/ alıçlara köknarlara söylüyorum/ öykülerimi/ onlar gizimi bilir/ gizimi saklar biliyorum” (s. 37).
“Yalnız” bir şairin kalemiyle açtığı savaş diye kendi durumunu ifade eden şairi yer yer olumsuz düşüncelere gark eden ise yine dünyanın gidişatıdır çünkü hayatın tadının kalmadığı anlar ağırlıktadır, bu yüzden ince bir alayın şiire yansıması söz konusudur: “evren boş/ tuz içinde/ yanıyor genzimiz/ tatsız dünya/ tuzsuz dünya/ hepimiz perhizdeyiz” (s. 88). Bu tatsızlık içinde şairin toplumsal eleştiri kapsamında şiire aldığı bir kesim de gençliktir: “ey kendini/ özentilere/ teslim eden kuşak/ bir gün/ hiç bulamayacaksın/ aynalarda yüzünü” (s. 92).
Toplumcu düşüncelerin etkisiyle yazılan bu dizelerde öne çıkarılan özentilik vurgusu Türk edebiyatında Tanzimat döneminden beri özellikle roman ve hikâye yazarlarının eleştirel yaklaşımına hedef olmuştur. Bu dizelerin yer aldığı şiirde de gençliğin gözlendiği bir kesit aktarılırken “bilmediği sözcüklerle konuştukları” ve bu durumun mecazen “beynin deri değiştirmesine yol açtığı” savunulur. Bu bağlamda sadece dil ve zihindeki değişim aynı zamanda beden algısının da plastik operasyona uğramasına neden olur. Şairin özentilik dediği, edebiyatta “züppe” olarak tarif edilen tipi yansıtan bir örnek olarak gözlemler üzerinden şu şekilde okuyucuya yansıtılır:
“hamurdan burnuyla
çok oynanmış
pinokyo’nun kız kardeşi
gülüyor
telefon avcunda
kulağında telefon
ağzında sakız
alo iyiyim
cak cak cak
sen neyapıyorsun
cak cak cak
alsancak’a geçiyorum
cak cak cak
aklıma geldin
cak cak cak
aramadın etmedin
hadi bay bay
cak cak cak
senin işlerin
cak cak cak
sustu kadın
boşluğa bakıyor
ne oldu şimdi
yeni birinin
sesi gerek ona
cak cak cak” (s. 94)
Bu dizelerde sakızın çiğnenmesi sırasında çıkan sesin yinelenmesi özentilik üzerinden anlamlandırılmaya çalışılırken kısa süren telefon konuşmasından sonra şiire konu olan insanın düştüğü boşluk günümüz insanının yüz yüze iletişimden gitgide uzaklaşıp içine düştüğü boşluğu/yalnızlık anomalisini göstermeye işarettir.

Hidayet Karakuş’un son şiir kitabında güncel toplumsal sorunları şiire taşıyıp ozan olmanın gereğine göre hareket ettiği, slogana yaslanmayıp insani duyarlılıkla toplumsal sorunlara yaklaştığı, bu sorunları işlerken ideolojiyi öne çıkarmadığı görülür. Yer yer sıkışmışlık, hayal kırıklığı, değiştirici özne olamamanın getirdiği yalnızlık duygusu sitem ve hüzün olarak şiirlere yansısa da umudu diri tutarak “umudun sesi/ yüreğinde yuva yapsın” (s. 10) çağrısında bulunup umudun her yaşta insanla birlik olacağı vurgulanır: “ama hep bir umut/ bu yaşta bile/ belki görür bizi/ hiç yaşanmamış/ sevgimizi/ alır sırtımızdan/ yaşam boyu süren/ nöbetimizi” (s. 77).
Umut, yaşamın gerekliliği olarak kitaptaki birçok şiirde belirginleşse de aşk ve sevgi direncin diğer bileşenleridir: “susturma kalbini/ ne kadar kırılsa da/ o kalbi yine bir/ seven kalp onarabilir” (s. 14). Ahmed Arif’in “yıkma kendini öyle mahzun” dizesini alıntılayan şair için yaşam direnci; sevgi, umut, aşk üçgeninde anlam kazanır. Bu bağlamda bu üçgenin yeri geldiğinde aldığı darbeler İpek Yelken şiirinde işlenir, masallara inanmışlığın verdiği hayal kırıklığı gibidir yaşam. Yelken ipek olunca teknenin aldığı rüzgârlar sonucunda yelkenin de çarmıhıyla birlikte parçalanır ki buradaki çarmıh kavramı aynı zamanda çarmıha gerilmeye yapılan bir göndermedir. Bunun sonucu olarak siste yönünü kaybeden teknenin buz dağlarına çarparak parçalanacağı düşüncesi şairde korkuya neden olur. Çocuksu masumiyet ve naiflik ile yelkenin ipek olması eşleştirilir. Bu yüzden daha önce belirtildiği gibi yelken; aşktan, öfkeden, gözyaşından dokunduğunda direnç kazanır şaire göre.
Sonuç olarak mülteciler için yaşamın her anlamda zorlaştığı, savaşların büyük yıkımlara yol açtığı, emeğin sömürülüp iş cinayetlerinde işçilerin yaşamını kaybettiği, yoksulluğun ve sömürünün derinleştiği, eril şiddet karşısında kadınların yaşamının her geçen gün daha da güvencesizleştiği, çocukları bekleyen geleceğin belirsizliği, toplumsal dokunun bozularak yozlaşma ve çürümenin hükmünü genişlettiği çıldırmış zamanın “haydutlar çağında” Hidayet Karakuş için şiirin vakti gelmiştir artık; tüm bu gözlemlerini ve bunlar karşısında izlenimci bir ozanın duyarlılığını dizelere dökme sırası gelmiştir. Şiirin Vakti’nde toplumsal sorunlara satirik bir yaklaşım sergilenirken tarihte ödenmiş/ödenen bedellerin hedeflenen düzene ulaşılamadığı için verdiği hüzün, hayal kırıklığı ve zamanı sorgulayış öne çıkar. Ozan olmanın gereği olarak toplumsal sorunlar dile getirilirken kurtuluş reçetesi ideolojik bağlamda değil (fakat bazı dizelerde pozitivist ve laisist bakışı görmek mümkün), insani bağlamda aşk, sevgi, umut üçgeninde yoğun bir lirizmle şekillenir. Şiir dilinde görülen sadelik ve gündelik dilin sözcüklerine yer verilmesi söz konusuyken sembol kullanımındaki baskınlık Şiirin Vakti kitabında dikkati çeken özelliklerdendir. Toplumcu şairlerin dizelerine atıf oluğu gibi Türk destanlarına göndermelere de rastlamak mümkündür. Ayrıca şairin şiir sanatı hakkındaki peotik ifadeleri, şiiri ve sözcükleri nasıl tarif ettiğini belirten dizeleri de mevcuttur. Özelde toplumcu gerçekçi, genelde Türk şiirinin seyrini görmek açısından Şiirin Vakti önemli bir kitap olarak okuyucularını ve eleştirmenlerini beklemektedir.
Karakuş, Hidayet (2024). Şiirin Vakti: zamansız şiirler. Ankara: Bilgi Yayınevi.


İlk yorum yapan olun