Toplumcu Gerçekçi Edebiyat Anlayışının 1980 Sonrası Serüveni

Orhan Aytuğ Tolu

Toplumcu gerçekçi edebiyatın düşünsel temelleri 1934 Sovyet Yazarlar Birliği Kongresi’nde atılmıştır. Marksist felsefe kuramını, diyalektik yöntemi ve materyalist tarih anlayışını esas alan bu anlayış sanatçıya ideolojik bir işlev yükleyerek ondan toplumun sözcüsü olmasını ve sosyalist düzende rejime uygun “yeni insan”ın yaratılmasına öncülük etmesini beklemektedir. Birçok ülkede etkili olan bu edebiyat anlayışı Türkiye’de de Nazım Hikmet’in öncülüğünde kendisine alan açarak Cumhuriyet’in ilk yıllarında başlayan toplumcu gerçekçi edebiyat, Türk edebiyatı araştırmacıları tarafından çeşitli dönemlere ayrılarak incelenmektedir: 40 kuşağı, 60 kuşağı, 70 kuşağı ve 80 sonrası. Bu tür kuşak tasnifi çeşitli biçimlerde de karşımıza çıkmaktadır. Kuşakların belirlenmesindeki temel kriter ülkedeki politik dönüşümlere denk düşmektedir. Bu dönüşümler genel olarak tek parti dönemi, askerî darbe ve müdahalelerle şekillenmiştir. Toplumcu gerçekçi edebiyatın yaklaşık yüz yıllık serüveninde birçok şair ve yazar bu anlayışta eser vermiştir. Süreç bir grafiğe dökülse bu anlayışın tepe noktası 70’li yıllar olarak kabul edilebilir. 1980 sonrası toplumcu edebiyat büyük bir gerileme yaşamıştır. Bu yazıda yaşanan bu gerilemenin sebepleri ele alınacaktır.

1940 kuşağı toplumcu gerçekçi yazar ve şairlerin bu edebiyat anlayışının kuramsal şeklini oluşturmada yetersiz kaldığı görülmektedir. Bu durumun sebebini dönem üzerine araştırma yapmış olan Murat Kacıroğlu şu şekilde ifade etmiştir: “Nâzım Hikmet’in sanat ve edebiyat konularındaki (…) görüşlerinin cezaevinde olması nedeniyle sanat çevrelerinde ulaşıp da yeterince tartışılamadığı için Toplumcu-gerçekçi edebiyat ve sanatla ilgili Türkiye’de gerçek anlamıyla kuramsal yaklaşımların oluşmadığını sonuç olarak söylemek gerekir”.[1] Kuramsal tartışmalarda Nazım Hikmet’in üretkenliği ve sürekli sanatını geliştirme çabası, geçmiş eserlerini özeleştiriye açmasından anlaşılmaktadır. Tanzimat edebiyatından beri sansür ve sanatçılar üzerindeki baskı İkinci Paylaşım Savaşı yıllarına denk gelen 40 sonrası tek parti döneminde ve 51 tevkifatıyla da sürmüştür. 1960’a kadar olan dönemde toplumcu sanatın kısıtlı düzeyde varlık göstermesinin tek sebebi baskı olmamakla birlikte bu anlayışa uygun edebî-felsefî tartışma konusunda sanatçıların yetersiz kalmasıdır.

1961 Anayasası ile oluşan özgürlük ortamı, TİP’in meclise girmesi, ülkede gelişen 68 öğrenci hareketliliği, 15-16 Haziran işçi eylemleri, Nazım Hikmet’in kitaplarının uzun bir aradan sonra tekrar basılması toplumcu gerçekçi edebiyata ivme kazandırmıştır. 12 Mart Muhtırası sonrası kısa bir aradan sonra toplumcu/sosyalist şairler tekrar edebiyat dergilerinde şiirler yayımlamışlardır. İsmi bugüne ulaşmayan pek çok genç şair bu dönemde eser vermişse de kalıcı olamamışlardır. Dönem şiirleri sloganik boyutu aşamadığından, dönemin şiir konusunda yetkin şairleri ve İkinci Yenicilerden uzak durulması nicel açıdan kalabalık bir toplumcu şair kadrosu oluştururken nitel olarak zayıf şiirleri ortaya çıkarmıştır. Sokaktaki ideolojik kamplaşma edebiyatta da kamplaşmaya yol açtığından ideolojik şiir anlayışı değil, şair toplulukları güçlenmiştir.

12 Eylül 1980’de gerçekleşen askerî darbe toplumcu gerçekçi sanatın gerilemesine yol açmıştır. Bu ifade, dönemin tahlil edilmesinde şüphesiz ki en çok telaffuz edilen en klişe ifadedir/gerekçedir. Askerî darbenin oluşturduğu baskı ortamı genelde sanata, özelde edebiyata darbe indirmiştir; bu tartışmasız bir gerçektir fakat ortaya çıkan tablonun tek sorumlusu darbe değildir. Bu söylemin güçlenmesindeki en önemli sebeplerden biri de başarısızlıktaki bütün sorumluluğu kendisinde aramayıp sadece nesnel dış gerçekliğe yükleyen ülkenin sol cenahının olgulara/gerçekliğe problemli yaklaşma eğilimidir. Anı kitapları ve dönemin yazın faaliyetleri incelendiğinde bir askerî darbenin yaklaşmakta olduğunun tespiti birçok sol kesim tarafından dile getirildiği görülecektir. Kaldı ki Nazım Hikmet’in hapishane yıllarında kaleme aldığı güçlü şiirlerin olduğunu unutmamak gerekir. Hapishanede ve sürgünde güçlü eserler veren birçok sanatçı olmuştur. Sabahattin Ali, kendisini ölüme götüren baskı atmosferinde çağının ve sınırların çok ötesine geçerek bugünkü kapitalist gösteri toplumunu simgelere bezeyerek bir masal havasında diyalektik yöntem kullanarak Sırça Köşk’ü kaleme almıştır. 70’lerde toplumcu gerçekçi edebiyatın kazandığı ivmenin 12 Eylül’le kaybedilmesi bu kuşak şairlerinin şiiri değil ideolojiyi öne alması ve sokak hareketlerinin gücünden beslenmesinden kaynaklanmaktadır. Marko Paşa dergisinin her baskı ve tehdit karşısında geri adım atmamaya çalışarak kendini dayatması da bu konuda önemli bir örnek teşkil etmektedir. 70’lerde; toplumcu kabul edilmediği için uzak durulan İkinci Yeni şairlerinden Edip Cansever’in Mendilimde Kan Sesleri, Turgut Uyar’ın Acının Coğrafyası ve Acının Tarihi, Cemal Süreya’nın 555K adlı şiirleri başta olmak üzere bu şairlerin birçok eserinde görülen toplumcu anlayış/söyleyiş dönemin sosyalist şairlerinden daha güçlüdür. İkinci Yeni şairlerinin şiir konusunda yaşadığı arayış ve sürekli kendilerini geliştirmeleri şiiri öne almalarındandır. İdeolojiyi şiirin içinde ustalıkla eritebilmeyi başararak sloganlara yaslanmamışlardır. 70 Kuşağı toplumcu şairlerin bir diğer özelliği de farklılığa kapalı olmaları olmuştur. Bunu örnekleyen bir durum ise dönemin genç şairi Arkadaş Z. Özger’in şiirdeki arayışının dışlanmasıdır. Cinsel yönelimlerin şiire yansımasının dışlanması “bastırılanın geri dönüşü” [2] olarak küçük İskender şiiriyle Türk edebiyatına 90 sonrası tekrar gelmiştir. Franco Moretti edebiyatın doğadaki/biyolojideki gibi evrimsel bir süreç yaşadığını, bu süreçte “self-determinasyon” gereği en güçlü eserin ayakta kaldığını savlamıştır.[2] Toplumcu gerçekçi edebiyatta da Nazım Hikmet başta olmak üzere kimi şair ve yazarın kalıcı olması edebiyat kuramı ve tekniği üzerine kafa yormalarından kaynaklanmıştır. 12 Eylül ile kaybedilen ivmenin gerekçesini darbeye bağlama kolaycılığı yüz yıl geriden Namık Kemal’in Hürriyet Kasidesi’ndeki dizeleri hatırlatmaktadır: “Ne mümkün zulm ile bî-dâd ile imhâ-yı hürriyet/ Çalış idraki kaldır muktedirsen âdemiyetten”.[3]

Kenan Evren’in askerî darbeyi yaparak “tıbbi” bir müdahale gerçekleştirdiğini ifade etmesi, “sağlıklı”/yeni bir toplum düzenini oluşturmayı hedeflediği bilinmektedir.[4] Yücel Kayıran, 12 Eylül’ün toplum üzerinde baskı kurduğunu ve şairlerin bunu tablolaştıracak bir dile sahip olmadıklarını ifade eder: “Bir şairden, sürekli olarak politik şiir yazması beklenilemez kuşkusuz. Ama buradaki problem daha derin. 12 Eylül 1980’den önce şiirlerini politik bir inanç ve devrimci bir söylemle kuran bu şairlerin, kendilerine yönelik doğrudan bir baskı olmadığı hâlde bu söylemlerini neden değiştirdikleri ve politik inançlarının arkasında neden duramadıklarıdır, asıl sorun olan. Şairler; yaptıkları yeniliklerin anında görülmesini, güncel tarihe eklenmesini isterler”.[5] Bu tespiti doğrulayan dizeler Ahmet Telli’nin dönem şiirlerine de yansımıştır: “Ve direnmeyi bilmiyorsanız/ kül olun savrulun dağlara taşlara” [6]. Şair, darbe döneminde yazdığı şiirlerinde toplumu esir almaya çalışan umutsuzluğu, arabeski ve artışa geçen intiharları da işlemiştir.  12 Eylül’ün toplum, sanat ve akademi üzerinde oluşturduğu kültürel yozlaşmayı ve aydınların/şairlerin geriye çekilmesini şiirine yansıtan başka bir şair de Adnan Yücel’dir: “İşte vurulmuş üniversite cesetleri/ Fareler dolaşıyor gözbebeklerinde/ Dişetlerinde böcekler/ Sanat öfkeli-düşün açlık/ Gençlik yaralı-bilim yokluk/ Bir yanı stadyumlar dolusu/ Diskotekler dolusu bir boşluk (…) / İşte vurulmuş üniversite cesetleri/ Ve aydınlar/ Ki el fenerleri tarihin/ Kimi çekilmiş köşesine tükenmiş/ Teslim bayrağını çoktan çekmiş/ Kimi gecikmiş bir yargıda/ Zulüm yasasının yargısı karşısında/ Gülden bir demet inanç kesilmiş”. [7] Adnan Yücel’in 1986 tarihli Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek adlı nehir şiir kitabı dönemin panoraması olarak okunabilir. Bu dizelerin üretilmiş olması Yücel Kayıran’ın düşünceleriyle çelişmemekte, aksine örtüşmektedir. 1986 yılı, darbe ortamının kısmi demokratikleşmeye başladığı yıldır. Adnan Yücel, akademisyen kimliğine rağmen hakkında belki de en az çalışma yapılmış toplumcu bir şairdir. Bu durum sadece 12 Eylül sonrası şekillendirilen akademinin araştırma konusu ve kişileri açısından oluşturduğu kanonla açıklanamaz. Bu yok sayma sadece akademik ortamda değil toplumcu gerçekçi kesimdeki eleştiri ortamında da olmuştur. Adnan Yücel bu durumu kendisiyle söyleşi gerçekleştiren Çetin Yiğenoğlu’na şu şekilde bildirmiştir:

“Benim şiirime 1979’dan beri yöneltilmiş ve yöneltilen hem olumlu hem de olumsuz eleştiriler oldu ve oluyor. Hasan Hüseyin, Mehmet Yaşar Bilen, Metin Demirtaş, Rıza Zelyut, Mehmet Aydın, İsmail Gençtürk, İsmail Gümüş bunlardan bazıları. Biçim, öz ve şiir dili bakımından hemen hemen bunların hepsi görüş bildirmiştir. Otuz küsur yılda eleştiriyle aram hep iyi oldu. Olumluları da olumsuzları da sevdim. Yapıcı olmasını gözettim. Ancak bu otuz yılın on beş yılında eleştiri yok. Benim şiirim gibi şiirlerin görmezlikten gelinmesi gerçeği var. Böyle bir ortamda en güzel eleştiriyi okurlar yapıyor. ‘Şair-okur-eleştirmen üçgeninin şeytani dengesizliği’ çok ilginçtir. Şaire, okura, eleştirmene ve bunların düşünceleriyle yaşadıkları dönemlere, toplumsal koşullara göre her şey değişir. Sovyetlerdeki parti diktatörlüğü çökmeden önce her şair Asım Bezirci’nin eleştirisini almak için çırpınırdı. Şimdi Asım Bezirci’nin olumlu değerlendirdiği şiirler okurlar tarafından unutulsun diye büyük çabalar harcanıyor.” [8].

Adnan Yücel üzerinden açtığımız diğer bir tartışma başlığı da toplumcu gerçekçi edebiyatçıların şair, yazar, eleştirmen kısacası bir bütün olarak toplumcu sanat çevresinin kullandığı sansür ve oto-sansür biçimidir. 12 Eylül’e kadar İkinci Yenici şairler başta olmak üzere birçok şairin toplumcu olmamakla suçlandığı düşünüldüğünde bu, yerinde bir tartışma olacaktır. Asım Bezirci, Papirüs dergisinde şairlerin tanıtıldığı bölümde neden toplumcu gerçekçilerin -özellikle 40 Kuşağı- yer almadığını, bu konuda sansür mü uygulandığını Cemal Süreya’ya sorduğunda Cemal Süreya’nın cevabı ilginç şekilde bu şairler hakkında yazı yazan  kişilerin olmadığı şeklindedir ve Asım Bezirci sevinçle bu şairlerin tanıtma işini kendisinin yapacağını dile getirir.[9] Bugün de toplumcu gerçekçi edebiyat üzerinde sınırlı sayıda çalışma yapılması ya da Adnan Yücel gibi kimi şairler üzerine çalışılmaması tek başına akademik kanonun tavrından değil, sol cenah araştırmacıların bu konulara yönelmemesi/yönelmek istememesinden kaynaklanmaktadır. Bugün toplumcu gerçekçi edebiyat güçlendirilmek isteniyorsa diyalektik bir bakışla geçmişin etraflıca muhasebesinin yapılması gerekmektedir.

12 Eylül ile toplumcu/sosyalist edebiyatın sekteye uğrayarak gerilemesinin bir sebebi de oto-sansürdür. Ahmet Telli, Asım Bezirci’nin de belirttiği gibi bu dönemde yazdığı şiirlerde kapalılığı tercih etmiştir ve anlatmayı arzuladığı şeyleri sembollerle vermiştir, dönem koşulları açısından bu durum anlaşılırdır.[10] Oto-sansür nerede devreye girmektedir? Bu sorunun cevabı, Hüseyin Haydar’ın 1981 Akademi Kitabevi Şiir Birincilik Ödülü kazandığı Acı Türkücü kitabının arka kapağında yazmaktadır:

“Acı Türkücü’nün garip bir yazgısı vardır. 12 Mart darbesi boyunca, şairin başından kalkmayan dumanlı karanlık, 12 Eylül faşizminin azgın günlerinde de dağılmaz hatta daha da koyulaşarak yayılır. Dosya hâlindeyken Türkiye’nin en saygın ödüllerinden Akademi Kitabevi Şiir Birincilik Ödülü’ne değer görülmek bile onu tam olarak özgürleştiremez. Kitaplaşma sırasında bazı şiirler, bazı şiir öbekleri ve hatta bazı ‘tehlikeli imgeler’in kitabın toplattırılmasına yol açacağı düşünülerek çıkarılmasına karar verilir. Kararı verenler toplumcu şiirimizin çile çekmiş, soylu şairleridir. A. Kadir, ‘Bunları koymayalım Haydar’ der; ‘Şimdi başına iş açılacak. Sonraki baskılarda eklersin.’ Şükran Kurdakul da şöyle der: ‘Birkaç şiir için altı ay yatmaya değmez.’ Sevgili Asım Bezirci ve Kemal Özer de onaylar bu görüşü. Genç şair, şiiri için hapsi göze almıştır ama ustaları kıramaz; ömürlerini devrime adamış öncülere karşı davranışının gereksiz bir ‘yiğitlenme’ olacağını düşünür… Acı Türkücü, 1981 Aralık ayında eksikleriyle yayınlanır. Kitap büyük bir beğeniyle karşılanır ve kısa sürede tükenirse de eksik çıkan ilk kitabın sevinci de hep yarım kalır.”[11]

Yukarıdaki ifadeleri doğrulayan ifadeler yine Asım Bezirci’nin Şubat 1985’te Hüseyin Haydar’ın bir başka şiir kitabı üzerine yazdığı değerlendirme yazısından gelmektedir: “Kara Şarkılar yapılarıyla Batı’dan çok Doğu şiirine yaklaşıyorlar. Çünkü koşuk birimleri (ikilikler, üçlükler, dörtlükler vb.) genellikle belli bir özü açıp geliştirerek bir sonuca götürmüyor; ufak değiştirmelerle onu tekrarlamaya yöneliyor. Birbirini bütünleyip geliştiren parçalar değil, birbirine eklenen tespih taneleri, nakış motifleri gibi. Bir bireşim değil, bir yığışım yani. Bundan dolayı, bazı şiirlerden birkaç dizeyi ya da birini çıkarınca ne bir şey eksiliyor ne de düzen bozuluyor.”[10] Hilmi Yavuz’un darbeyle yarıda bıraktığı kitabı olduğunu hatırlatmak gerekir.[5] Oto-sansüre başvurulmasının bir gerekçesi de dönemin koşullarına yakından bakıldığında Yaşar Miraç’ın yurt çapında kitaplarının askerî yönetim tarafından yasaklanması olarak gösterilebilir. Oto-sansürle sansür arasında fark darbeyle darbeye karşı toplumcu sanatçıların duruşunun anlaşılabilmesi açısından önemlidir.

1980 sonrası dönemde toplumcu gerçekçi şairlerden bir kısmı “Yeni Bütün” manifestosunu yayınlamış olsalar da bu manifesto hayata geçmekte başarısız kalmıştır. 1980 sonrası dönem sadece ülkede değil dünyada da önemli değişikliklerin eşiğidir. Bu eşik teknolojinin insan yaşamını kuşatması olarak açıklanabilir. Yazılı kültürden görsel kültüre geçiş ivme kazanmıştır. Bu görsel kültür her eve televizyonun girmesiyle başka bir boyuta geçmiştir. Batı toplumunda bu eşiğe yakın dönemde yazılan Neil Postman’ın Televizyon: Öldüren Eğlence ve Guy Debord’un Gösteri Toplumu kitapları kapitalizmin tüketim kültürünün ve toplumda oluşturduğu yabancılaşmanın anlaşılmasında etkilidir. 80 sonrası birçok şair ve yazar gelişen beden teorilerini, postmodernist anlayışları ve gösterinin toplumsal boyutunu anlamada yetersiz kalmıştır. Murathan Mungan; toplumcu gerçekçi kategorisinde değerlendirilmese de diyalektik yöntemi kullanması, umut ilkesini ıskalamaması, gösterinin gündelik pratiklerini çözümlemesi noktasında Metal ve İkinci Hayvan kitaplarıyla toplumcu gerçekçi anlayışa uygun yetkin örnekler vermiştir. 70’li yıllarda Arkadaş Z. Özger’in şiirindeki açılımların dışlandığı gibi 90 sonrası gösterinin kapitalizmin kültürel hegemonya kurmasında, toplumu ve bireyi denetlemesinde etkin bir araç olarak kullanmasında, yabancılaşmayı harekete geçirmek için kitlelere zerk edilmesinde bir aygıt olduğu gerçeği toplumcu sanatın ilgi alanı dışında kalmıştır. Bu noktada gösteri aynı zamanda emperyalizmin küresel kültürünü oluşturmaktadır. Kapitalizmin iktisadi alt yapısının ürettiği üst yapılardan biri gösteridir. Günümüz toplumlarının dizi tekellerinin yaydığı hegemonyaya verdiği rıza, gittiği bir ticari merkezin konumunu paylaşarak kapitalizmin gönüllü reklamını yapan birey/ler profili, mahremiyetin yok olduğu toplumsal düzen gösterinin bir eseridir ve bu noktada toplumcu sanatın banoptikon-sinoptikon tartışmalarına “liberal-post-Marksist” gibi yaftalar vurarak uzak durması toplumla arasına mesafe açmasına neden olmaktadır. 12 Eylül sonrası özellikle Sovyetler’in dağılması toplumcu gerçekçi sanatçılar üzerindeki diğer bir olumsuz etkendir. Aynı dönemde yükselen Bahar Eylemleri tarzı işçi hareketlerini sanat eserlerine yansıtmada toplumcu edebiyat çevresi yetersiz kalmıştır. Marksizmin emek-sermaye çelişkisini yalnızca sloganlara indirmeyi şiir sayma gafleti 12 Eylül sonrasında devam etmiştir. Yaşadığı çağı çözümleyemeyen toplumcu gerçekçi şairler bu anlayışta üretim yapamamanın nedenini yine “liberalizm”e bağlamakta ve şiiri Özal’ın bozduğunu iddia etme gibi garip bir düşünceye kapılmaktadır: “Bence şiiri Özal bozdu. Liberalizmin gelmesi, Sovyet sisteminin yıkılması… Devrimci şiir, sosyalist şiir diyorlar; Papirüs’te, Evrensel’de yayımlanan şiirlere bakıyorum, ‘Ey işçi, yumruğunu sık, ayağa kalk!’ demeyi devrimci şiir sanıyorlar. Önce şiir olacak. İnsanı anlatacak. Onun içinde devrim de vardır, aşk da vardır, hüzün de vardır. Özal gelince slogan şairi olmayayım kaygısıyla bireysel şiirler yazıldı. Her şey karmakarışık oldu. Bugün yaşanan da o karmaşa bence.”[12] Refik Durbaş’ın bu sözleri slogan şiirin şiir sanılması konusunda haklılığını gösterir fakat slogan şairi olmama kaygısıyla bireysel şiirlerin yazıldığını da ifade etmektedir. İşin ilginç yanı, şiiri Özal’ın bozmuş olmasıdır(!)

1980 sonrası toplumcu şiirin gerilemesindeki tek sebebin 12 Eylül’ün baskı şartları olmadığı, oto-sansürün ve edebiyatın yaşadığı kanonlaşmanın sanatçıların içinde yaşadığı dönemi felsefi/kuramsal açıdan çözümleyemeyişinin de etkili olduğu tespitinde bulunduktan sonra günümüzde toplumcu gerçekçi edebiyatın durumuna odaklanmak gerekebilir. Bugün toplumcu şair ve yazarlar var mıdır? Bugün muhakkak genç şairler/yazarlar arasında toplumcu anlayışta yazan kişiler vardır. Adlarının duyulmamasının çeşitli sebepleri bulunmaktadır. Bu sebeplerden biri şiir ve öykü yarışmalarıdır. Bir yarışmada yer alan jüri üyesinin bir başka yarışmada da jüri olması, ödüllerin veriliş biçiminde objektif kriterlerin bulunmayışı, aday şair ve yazara geri bildirim yapılmaması yarışmalara eser gönderen kişilerde motivasyonun zedelenmesine yol açmaktadır. Emek ve demokrasi temaları kapsamında düzenlenen yarışmalarda ödül verilen şiirler tanıtım amacıyla çeşitli gazete ve dergilerde paylaşıldığında görülmektedir ki toplumcu gerçekçi edebiyatla uzak-yakın ilişkisi yoktur. Ödül vermenin bir başka şartı da dergi ve gazetelerde bir yazarın/şairin eserinin yayımlanma kriterinin aidiyet-mağduriyet ilkesince(!) belirlenmesidir. Yayıncının ideolojik çevresine yakın kişilerin ve demokratik hak gasbına uğramış kişilerin eserlerinin yayımlanması ve bu kişilere ödüller verilmesi ideolojik sanat kanonlarının oluşmasına yol açmaktadır. 12 Eylül sonrası hapishane ya da belli çevre şairlerinin ödüllendirilmesi, 90 sonrası düzenlenen “Poesium” festivalinde belli şairlerin yok sayılması[13], Refik Durbaş’ın ve Adnan Yücel’in sitemleri son kırk yılda toplumcu gerçekçi edebiyatın Türk edebiyatının yaşadığı kanonlaşmanın anlaşılması açısından önem arz eden gerçekliklerdir. Solun kültür-sanat alanındaki “iktidarı” tarihsel olarak politik yenilmişliğinde kendi bayrağını gönderde tuttuğu son kalesidir. İktidar olabilmenin zaaflarını kendi içinde yaşamaktadır. Belirli bir ideolojik çevresel ilişki kurmadan ve referans bulmadan genç bir eleştirmen-yazar-şaire kapı açılmaması bu zaafların kapsamında değerlendirilebilir.

2000’li yıllarda tükenme noktasına gelen arabesk müziğin günümüzde tekrar sözde toplumcu şiirin içine sızması da ayrı bir tartışma konusudur. Aynı şekilde şiirde cinsellik, yabancılaşma, yalnızlık, umutsuzluk, kaba söz ve küfrün yüceltilmesi toplumcu gerçekçi edebiyat üretme sanılmaktadır; sosyalist çevrelerin “sınıf” eksenli mitinglerinde bireysel aşk müzikleri kitleye dinlettirilmektedir oysaki toplumcu gerçekçi edebiyatın eleştirel gerçekçilikten en belirgin farkı meseleleri diyalektik yöntemle ele alarak sınıfa ve kitlelere umut ve dayanışma aşılamasıdır. Benzer yanılgı günümüz rap ve arabesk müziğine bakışta da kendini göstermektedir. Tıpkı Ulysses romanındaki gibi birtakım göstergeler mevcuttur fakat bu göstergeler bir şeye işaret etmemektedir. Bu durumun yaşanmasının en önemli sebebi toplumcu gerçekçiliğe Sovyet tarzı bakılarak sadece aidiyet temelli şair tipinin makbul görmesindendir. Sonuç ise son yarım asırdır toplumcu gerçekçi edebiyatın kuramsal anlamda tartışmasını yürütecek ve bunun adına düşünce üretemeyecek bir sanatçı, okur ve eleştirmen üçgeninin yaratılamamasıdır. Bugün toplumcu gerçekçi anlayışa meyleden genç bir şairin besleneceği böyle bir kaynak hazinesi neredeyse kısıtlıdır. Aynı şekilde toplumcu şairlerin geleneği neredeyse yok sayması ve edebiyat tarihine ve birikimine bakışının problemli olmasıdır. Sabahattin Ali’nin okuyucu tarafından beğenilip sahiplenilen romanlarında çift kahramanlı aşk mesnevilerinin motiflerinin olduğu unutulmamalıdır. Franco Moretti’nin -daha önce belirtildiği gibi- edebiyatın evrimsel bir süreçten geçtiği yönündeki görüşü geleneğin yok sayılmasının yanlışlığını da göstermektedir. Şiirin tarihini Cumhuriyet ile başlatıp kaynak olarak da sadece halk şiirini almak şiirin gelişmesinin önündeki engellerden birini teşkil etmektedir. Bu tür tarihlendirmenin bir başka sakıncası da halkçılıkla toplumcu gerçekçiliğin birbirine karıştırılmasıdır.

“Altmışların sonunda, büyük ölçüde Halkın Dostları dergisinde cisimleşen ‘devrimci şiir’ atılımı oldu. Bugün de bir ölçüde devam ettiği belki -zorlayarak- söylenebilir çünkü en azından o şairler yazmaya devam ediyor. Ama genel olarak üretilen şiirin karakteri bu değil.”[14] Bugün için düşünüldüğünde toplumcu gerçekçiliğin işleyeceği teması-konusu mu yok?  90 sonrası Sovyetler’in dağılışı, tarihin sonu geldiği tezi, emperyalizmin kendini gösteri biçiminde tek kutuplu dünya anlayışıyla dayatması, mahremiyetin içinin boşaltılarak sosyal medya ve kitle gösteri araçlarıyla toplum dizayn edilmesi, her gün artan anti-depresan kullanımı, kapitalist sistemin kendi eleştirisini yine Netflix gibi platformla kendisinin yapması ve bireyi bu eleştiride edilgen kılması, yoksulluk-varsıllık dengesinin her gün daha da bozularak güvencesizleşen kitlelerin gitgide proleterleşmesi, artan iş cinayetleri, emek sömürüsünde cinsiyet uçurumu ve emeğin etnik sömürüsü, artan intiharlar, küresel çevre krizleri kısacası bir bütün olarak kapitalizmin yol açtığı tahribatın yanında yükselen işçi hareketleri bugün için emek-sermaye çelişkisinin genelde sanata, özelde edebiyata yansıtılma noktasında toplumcu gerçekçi anlayış için elzemdir. Hasan Hüseyin’in Kavel, Nazım Hikmet’in Türkiye İşçi Sınıfına Selam ve Beyazıt Meydanı, Süreyya Berfe’nin Mektubunu Aldım gibi şiirlerde işlenen mücadelelerin ve toplumsal gerçekliklerin edebiyata yansıtıldığı gözden kaçırılmamalıdır. Romanda da toplumcu gerçekçiliğe yaslanan başarılı örnekler verilmiştir: 50’li yıllarda Marshall yardımıyla tarımda makineleşmenin yol açtığı kitlesel işsizlik Yaşar Kemal’in Hüyükteki Nar Ağacı romanının temel meselesi olmuştur. Bu durum sonucunda kırdan kente göçle oluşan gecekondulaşma ve çarpık kentleşme sorunu da 70’lerde Sevgi Soysal’ın Yenişehir’de Bir Öğle Vakti romanına yansımıştır.

Bugün bir emek mücadelesinin öyküsünün anlatılması için Nazım Hikmet’ten Adnan Yücellere uzanan epik uzun şiir yazma geleneğinin örnekleri de mevcuttur. Bir diğer mesele emperyalizm anlayışının bir ülke gibi algılanarak emperyalizmin karikatürize edilen klişe durumlarının aşılamamış olmasıdır. Emperyalizm, bugün fiziki işgalin yanında kapitalizmin kültürel hegemonyası olan gösterinin gündelik pratiklerini üretmesiyle kendini var etmektedir. Bu demektir ki emperyalizm sadece belirli ülkeler arasında güç dengesi ve mücadelesi şeklinde çözümlenmemeli çünkü emperyalist bir ülke yenilse bile gösterinin işgali sona ermeyebilir. Sonuç olarak bugün için toplumcu gerçekçiliğin işleyeceği konu hayatın içinde her gün üretilmektedir fakat bu toplumsal dinamikleri şiire taşıyacak ses kısıtlıdır. Marksizm’e göre iki sınıf ve iki ideoloji vardır, bu iki sınıf arasındaki uçurum/gerilim günümüz dünyasında zirveye çıkmaktadır; bunu şiire taşıması gereken toplumcu anlayış ise kendini tarihin gerisine düşürmüştür.

[1] Murat Kacıroğlu (2016) “Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatında (1923–1940) Toplumcu-Gerçekçi Edebiyat Tartışmaları”, Erzurum Teknik Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, C.1, S. 2, s. 27-71.

[2] Franco Moretti (2005) Mucizevi Göstergeler: Edebî Biçimlerin Sosyolojisi Üzerine, çev. Zeynep Altok, Metis Yayınları.

[3] Namık Kemal, Hürriyet Kasidesi, https://www.turkedebiyati.org/hurriyet-kasidesi-namik-kemal.html.

[4] Nurdan Gürbilek (2001) Vitrinde Yaşamak, Metis Yayınları.

[5] Yücel Kayıran (2007) Felsefî Şiir: Tinsel Politika, Yapı Kredi Yayınları.

[6] Ahmet Telli (2014) Su Çürüdü, Everest Yayınları.

[7] Adnan Yücel (2014) Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek, Yurt Kitap-Yayın.

[8] “Şiirimizin Anadolu Kapısı: Adnan Yücel” (17 Mayıs 2001), Cumhuriyet Kitap Eki.

[9] Asım Bezirci (1993) Temele Gül Dikenler, Evrensel Basım Yayın.

[10] Asım Bezirci (1993) Güle Dil Verenler, Evrensel Basım Yayın.

[11] Hüseyin Haydar (2012) Acı Türkücü, Kaynak Yayınları.

[12] “Şiirini Yaşamından Damıtan Bir Şair: Refik Durbaş” (22 Şubat 2002), Cumhuriyet Kitap Eki.

[13] Metin Celal (29 Eylül 2021) “Tarihin En Kavgalı Şiir Festivali”, https://www.edebiyathaber.net/tarihin-en-kavgali-siir-festivali-metin-celal/.

[14] Murat Belge (2018) Şairaneden şiirsele: Türkiye’de Modern Şiir, İletişim Yayınları.