.

“Pişmanlıklar geçmişi yaratır, bahtsızlıklar şimdiki zamanı”

Ali Bulunmaz

Emile Michel Cioran’ın alametifarikası öncelikle zihnine, hatıralarına ve kendisini yersiz-yurtsuzluğa iten her şeye saldırması. Bir başka yönü ise yaşamı zorlaştıran ya da yalınlığından uzaklaştıranlara düşünsel anlamda savaş açması. 

Cioran, yeri geldiğinde kendisine şüpheyle bakanlara karşı kayıtsız kalıyor yeri geldiğinde bunlara öfke patlamalarıyla yanıt veriyor. Sanatçıyı ve filozofu öfkenin beslediğini düşünüyor çünkü. Bu öfkeyle vaizlere, fanatiklere ve şefaatçilere başkaldırıyor. Unutmaya karşı isyan bayrağı açarken çöküşe zemin hazırladığını söylediği aşırılığı ve yaşamı mezarlıklar üzerine kurmaya yeltenenleri, aynı öfkeyle dize getirmeye çabalıyor. 

Tarihi paranteze almak isteyenler, kaderciler ve trajediden medet umanlar hakkında yine o öfkeyle kalem oynatan Cioran, “hayat çıkmaz bir yoldan ibarettir, giderek de daralmaktadır” diyerek hem kurtarıcılara ve tiranlara hem de kendini beğenmişlere karşı sağlam bir duruş geliştirirken kendi dertlerini sıralıyor. Yoksunluğun ve acının felsefesiyle yol alırken özgürlüğün ve bağımlılığın birbiriyle yer değiştirdiği dünyaya derin bir çentik atıyor. Bu eylemleri sırasında birbirini izleyen ruhsal çalkantı ve bunalımlardan mustarip şekilde yaşamaya uğraşıyor; anlattığı girdaba kapılıyor ve “var olma rahatsızlığıyla” yazmayı sürdürüyor. Bu sürecin yansıması olan metinlerden biri de 1943-1945 arası kaleme aldığı Hiçliğe Açılan Pencere başlığıyla yayımlanan kitap. 

Yersiz-yurtsuzluk hissiyle Paris sokaklarında gezerken ve küçük otel odalarında düşünürken yazdığı Hiçliğe Açılan Pencere, Cioran’ın otuzlarının dönemeçlerini, kuşkularını ve o meşhur öfkesini yansıtıyor. 

Bir ‘ihtimal fanatiği’  

Cioran’ı okumanın ve dalgalanan düşüncelerini kavramanın güçlüğü, Hiçliğe Açılan Pencere’de de karşımızda. Her zamanki gibi derdini fragmanlarla anlatmaya çalışan yazar, benliğine musallat olan can sıkıntısını ve bazen hınca dönüşen öfkesini dizginleyebilmek için kaleme kâğıda sarılıp hiçliğin, herhangi bir yere ait olamamanın ve sürekli savrulmanın kendisinde yarattığı rahatsızlıkla baş etmeye çabalıyor. Bir bakıma etrafındaki tükenişi izliyor ve kendisini tüketerek ruhunu kemiren tedirginliği aşmaya gayret ediyor. 

İhtimaller denizinde yüzen, daha doğrusu “ihtimal fanatiği” bir Cioran’la karşılaşıyoruz Hiçliğe Açılan Pencere’de. Söz konusu ister aşk ister başkalarıyla ilişki ister yaşamın herhangi bir yanı olsun, düşünür hep ihtimallerle “yoruyor” kendisini; yazar, sağlık ve hastalık arasında gidip geliyor: “İçsel çürümemizi hissetmek, bunu marazi bir durum olarak yaşamak sağlıklı olduğumuzu sandırır bize. Zira hastalık faaldir, bir adı, bir yazgısı vardır, uzuvlarımızın pasif tarazlanması ise bizi edimlerin çerçevesi dışına çıkartır. Anlamış olduğumuz bir rahatsızlığa katlanmak oluşun ritminden pay almak anlamına gelir; nitelenemeyecek olan bir diğerini yüklenmek ise bizi maddenin anonim karanlıklarına fırlatır. Hastalık belki de işte bu yüzden sıkıntıya karşı etkin bir çaredir, bizim içsel çürümemiz ise bizi kendi içine alıp kapatır. Sağlık eksik bir hastalıktır.”  

Hiçliği keşfetme sürecinin ve ruhunu sarsan ideal fikrinin yarattığı uykusuzluğu ömrünün sonuna kadar çeken Cioran zamanı, acıları ve rahatsızlıkları perdeleyen uykunun yanı sıra geceleri doğanın bir armağanı olarak niteliyor. Bu armağanın ruhuna ağır geldiğini düşünüyor ve delilik ihtiyacından bahsettikten sonra soruyor: “Yaşama açlığının dibine gömülmüş bu bıkkınlıktan daha sahici bir şey var mıdır?” 

Hayatın saçmalıklarla örülü olduğunu düşünen Cioran, ıstıraplara direnmek yerine onları hissetmenin, kişiye yaşadığını duyumsatacağını ve onu daha gerçekçi kılacağını söylüyor. Bunun da bir tür isyan hâli olduğunu belirtip “ılımlılığın kendisini şeytana, diğerlerinin ise hiçliğe yaklaştırdığını” fark ediyor. 

Cioran, dünyaya kayıtsız kalmazken kalabalıkları ve yalnızlıkları gözüne kestirerek insana dair bir şeyler söylüyor. Onlardan biri şöyle: “İnsanda öyle boşluklar vardır ki hiçbir şeyle onu dolduramayacağından arzuyu arzulamakla geçirir zamanını.” Ardından, dümeni aniden kendisine kırıyor bir kez daha: “Bu dünyada oynayacak hiçbir rolüm olmadığından, hayatı saf bir hâl olarak deneyimleyebildim. Hiçbir inanca ne de herhangi bir geleceğe kanmadan. Ne yaparsam yapayım geleceğin ötesindeydim; kendi karşısında galebe çalan zaman kendi anlarına bir hançer gibi dikili duruyordu.” 

‘Aldatmaca düşmanı’ bir düşünür 

Cioran, eylem ve düşünceleri sorgularken yaşamın nelerle doldurulduğunu ve hayatın içinin nasıl boşaltıldığını kendisiyle tartışıp yapılan ve yapılmayanların etkilerinden dem vuruyor. Bazen insanın nobranlığından bazen de kendisine acı veren aşklardan dert yanıyor. An geliyor gölge gibi yaşayanlara, kendisini tembelliğe kaptıranlara ve ayağına kıymık batmış siniklere çatıyor. Daha sonra ise yaşamımızı yönlendiren yanılsamaları ve ufuktaki yokluğun insanı biçimlendirişini anlatıyor: “Herkes güneşin kendine doğduğunu sanır. Bu yanılsama bilincimize engel olup uygulamamıza güç verir. Bu yanılsama olmasa zaman acımasız bir saçmalıkta olurdu. Varoluşumuzun zorunluluğuna hiç durmadan temel atar içgüdüler; dünyada olmamız gerekir; dünya bizimdir. Yokluk tahayyülü ne bedenin ne de zihnin doğasına özgüdür; doğa içinde salındığı boşluğu bize açık etmeyi reddeder. Dipsiz kuyu şeklindeki bu boşluk yine de zihnin çatlakları arasından görünür. ‘Yolu’ ve çalmadan açılan ‘kapıyı’ bu çatlaklar arasında fark ederiz…” 

Hayal gücü, gerçekler ve vehimler arasında ezilen yaşamları betimleyen Cioran, sözü zamanın insanı hızla şekillendirip onun mutluluğunu, başarı ve başarısızlıklarını kayıt altına almasına getirirken geçmiş-şimdi-gelecek çizgisini belirleyenleri sıralıyor: “Pişmanlıklar geçmişi yaratır: Bahtsızlıklar şimdiki zamanı. Geleceğe biçim veren kaygı dolu bu beklentiler olmasa bu bahtsızlıklara başka türlü tahammül ederdik. Sadece gelecek fikri bile cesaretimizi eğip bükmeye yeter: Uçsuz bucaksız gelecek anlar içinde ne yerimizi ne hâlimizi görürüz, kendimizi buna katamayız.”

Her türlü istatistikî yazgı ve sorumsuzluk korosundan sıyrılmasını “aldatmaca düşmanı” olmasına bağlayan Cioran, kuşkuların esnekliğiyle nefes aldığını, hayatın değil, olayların içinde yaşama imkânı bulduğunu söylüyor. 

İnsana inanma kusuruyla ve umutla yaşayan, zihnini birçok gereksiz merakla dolduranları anlatan Cioran, bir bakıma var olma koşullarını ve onların bazen iyi değerlendirildiğini bazen de heba edildiğini koyuyor ortaya. Ahlaki ve düşünsel sefalet içindeki kişinin, korkaklığıyla yüzleşmesi gerektiğini söylerken “körleşmenin, hayatın yasası olduğunu” hep hatırlıyor. 

Cioran, Hiçliğe Açılan Pencere’de ikiliklerin, zıtlıkların ve gerilimlerin hâkim olduğu dünyada nasıl ayakta kalınabileceğini anlatmaya çalışırken karşılaştığı, uzak durduğu ve maruz kaldığı insanları gruplara ayırıyor: “İnsanlar trajediyle sıkıntı arasında, cinayetle cinayet düşü arasında her zaman tercihte bulunmak zorunda kalıp neredeyse her zaman düşü reddettiler. (…) İnsanlar genel olarak iki kategoriye ayrılır: Hayal gücüne sahip salaklar ile su katılmamış salaklar. Onlarla temasa geçerek kendi ahlaksızlıklarımızı düzeltmeye çalışırız. Kendimizi zıtlıkla tanımlar, her tutumu ve her zevki reddetmeye adım adım varırız.” 

Bu ayrım ve yorumladığı olaylar, Cioran’ın hiçliğe doğru yolculuğundaki kilometre taşları. Yaşamını altüst eden yersiz-yurtsuzluk ve kimliksizlik hissinden doğan buhran da bunlara eklenince Hiçliğe Açılan Pencere’nin teması öfken ironi daha da belirginleşiyor. 

Hiçliğe Açılan Pencere, E.M. Cioran, Çeviren: Işık Ergüden, Sel Yayıncılık, 174 s.