.

Ölülerin Sesini Nasıl Bilirdiniz

Neray Pala

Nasıl Bilirdiniz?, Elif Ongan Tekçe’nin hem yazarlığını hem de oyunculuğunu yaptığı tek kişilik bir oyun. Yönetmenliği Güray Dinçol tarafından yapılan oyun, Yersiz Kumpanya’ya ait. Oyunda ölülerle konuştuğunu iddia eden anlatıcı, ölen kişilerin cenazelerine giderek onların hayat hikâyelerini anlatıyor. “Herkes anlatılacak kadar eşittir,” sloganıyla birçok hikâyeye ev sahipliği yapan oyun, güncel toplumsal meseleleri ele alırken çoğu insanın kendi mahallesinde tanık olabileceği gündelik konulara da değiniyor. Her hikâyeyi cenaze törenleriyle özdeşleşmiş ve oyuna ismini de veren “Nasıl bilirdiniz?” sorusuyla bitiriyor.

Oyun, anlatıcının kocasının cenaze töreniyle başlıyor. Herkesin “İyi bilirdik,” dediği kocası, aslında kadının katili. Herkesin öldükten sonra “iyi bilindiği” toplumsal düzeni sorgulayan oyun, bu şekilde birçok hikâye anlatıyor. Anlatıcı, kendi çocukluğuna da yer veriyor ve çocukken hiç dinlenilmeyen, bu yüzden de susan bir kadının nasıl hikâye anlatıcısına dönüştüğü böylece seyirciye sunuluyor. Anlatılan hikayelerin geneline bakıldığında ise toplumda konuşulmayan, kenara itilen ya da konuşulsa dahi çözüm üretilemeyen hayvan cinayetlerini, kadın cinayetlerini, tren ve trafik kazalarını görüyoruz. Ancak anlatıcı, bu olayları anlatırken seyirciye herhangi bir acıma hissi vermiyor ve hikayelere karşı mesafesini koruyor. Bu şekilde bir anlatım yapması verdiği mesajı güçlendiriyor.

Birçok kişinin hikayesinin anlatıldığı tek kişilik oyunda hikayelerdeki değişim ve atmosferin farklılaşması, ses ve ışık tasarımıyla yapılıyor. Oyunda anlatılan her hikâye, ses tasarımları ile destekleniyor. Oyuncunun farklı biçimlerde kullandığı sesi sahnede kaydetmesi ve bu seslerin düzenlemesini yine sahnede yapıyor olması, oyunu daha etkileyici kılıyor. Seslerin kalabalıklaşması, tekleşmesi, yer yer ürkütürken, yer yer ferahlatması anlatının atmosferine büyük ölçüde katkı sağlıyor ve oyunu zenginleştiriyor. Diğer yandan hiçbir dekor kullanılmayan, kostüm olarak da yalnızca siyah bir pantolon ve gömleğin tercih edildiği oyunda ışık tasarımı, adeta dekor görevi görüyor. Böylece ışık, hikâye anlatıcısının karakter değişimlerini ve zamanın akışını yönetiyor. Sahne kullanımını zenginleştiren ve hikayelere katkı sunan bir diğer unsur ise görsel efekt tasarımları. Jeff Oslo tarafından yapılan tasarımlar, sahnede yalnızca bir kişi olmasına rağmen karakter sayısını arttırıyor ve mekânsal boyutları genişletiyor. Sahnede “gerçek” cenaze evleri sunmak yerine oyunun neredeyse bütününe yayılan bu “mekânsızlık,”, hayal ve hakikatin sınırlarının belirsizliğini seyirciye daha iyi hissettiriyor.

Oyunda anlatılan hikayeler birbirinden farklı olsa da neredeyse tüm cenaze anlatılarının arka planında seyirciyi ürküten sesler kullanılıyor. Yalnızca Arlet Hanım’ın hikayesi anlatılırken bu ürkme hissi yerini seyirciyi yemyeşil bir ormanın içindeymiş gibi bir ferahlık hissi uyandıran anlatıya bırakıyor. Hikâye anlatıcısı, Arlet Hanım’ın cenaze törenini anlatırken eve gelen insanların uçuşan eteklerinden, çiçeklerden, kocaman bir ormandan bahsediyor. Bu atmosfer, bir cenaze töreninden daha çok bir bahar gününü anımsatıyor. Arlet Hanım’ın ölümü, sarmaşıkları alt komşusu olan bakkalın tabelasını kapattığı için aralarında çıkan münakaşa sırasında Arlet Hanım’ın balkondan düşmesiyle meydana geliyor. Bu bahar anlatısını andıran cenaze töreninin öncesinde, anlatıcı, Arlet Hanım’ı çiçekleriyle yaşayan, iyi kalpli, ılımlı ve “gavurların kendi yetmeyip bir de çiçeklerini başlarına bela ettiklerini” söyleyen bakkala karşı bile fazlasıyla nazik bir karakter olarak resmediyor. Bu oyuna özel bir durum değil ama tiyatromuzda gayrimüslimlere dair anlatılarda özellikle kadın karakterleri çoğu zaman neşeli, kendilerine ne yapılırsa yapılsın nezaketinden ödün vermeyen kişiler olarak sunma eğilimi, aslında gayrimüslim karakterleri klişeler içine hapsedip karton karakterlere dönüştürme riskini taşıyor.

Oyunda, Arlet Hanım’ın ölümünü takip eden şarkı tek bir kişi tarafından söylenip orman bu tek sese eşlik ederken, anlatıcının solcu babasının söylediği işçi marşında kalabalık bir ses tasarımı yapılıyor. Böylece herkesin Arlet Hanım’ı sevdiği vurgusuna rağmen mahallelinin sessizliği, şarkıda da kendini belli ediyor. Belki de Arlet Hanım’ın bu ılımlı ve sürekli neşeli hali, yaşadığı toplum içinde hissettiği bu yalnızlıktan geliyor.

Oyun birçok anlatıya ev sahipliği yapsa da bu hikayelerin hiçbiri bir sona bağlanmıyor. Belli belirsiz bir zaman akışı içinde aslında her şey birbirini tekrarlıyor. Ölülerin hikayeleri, acıma hissi olmadan “normal” bir şekilde anlatılıyor. Oyun, kimi zaman gazetede, haber programlarında, kimi zaman mahallede, sokakta görülen, duyulan ama artık “normalleşen” toplumsal konuları bir de ölenlerin tarafından dinletiyor. Buradan bakıldığında herkesin hikayesi eşit derecede anlatılmayı hak ediyor ve “Nasıl bilirdiniz?” sorusu, ölen ve yaşayan arasında bir köprü oluşturuyor.

NOT: Bu yazı, Avrupa Birliği’nin araştırma ve yenilik programı Horizon 2020 kapsamında Avrupa Araştırma Konseyi (ERC) tarafından fonlanan bir projenin (ERC-2019-STG, STAGING-ABJECTION, Hibe Sözleşme No: 852216) parçasıdır.