Hasan Öztürk
Rabelais, farkına varmadan devrinin mucizesi oldu.
Bu incelik, kalabalık, bilgiçlik yüzyılı içinde
eşsiz denilecek kadar mükemmel kaba bir bilgiç oldu.
Dehası, onda kusur arayanların kafasını karıştırır.
Onda her türlü kusur bulunduğu için
insan tek bir kusuru olduğunda bile haklı olarak, şüpheye düşer.
Hem akıllıdır, hem delidir; hem tabiîdir hem yapmacıklıdır;
hem zevk sahibidir, hem bayağılıdır;
durmadan ipin ucunu kaçrır, karıştırır, tezatlara düşer.”
Anatole France, Edebiyat Hayatı
Pantagruel ve Gargantua adlı iki ‘dev’ karakterinin maceralarıyla Orta Çağ zihniyetini sorgulayıp Fransa’da Rönesans müjdesini veren François Rabelais (1494?-1553)’yi okuyunca dünyanın, bu çok sesli Fransız düşünür için Mihail Bakhtin (1895-1975)’i beklemiş olmasını yadırgamıştım doğrusu. Bakhtin, roman türünün ‘karnavalesk’ biçemine vurguyla Rabelais ve Dünyası (1965) kitabının, “Dünya edebiyatının bütün büyük yazarları arasında en az popüler olanı, anlaşılanı ve takdir edileni Rabelais’di.”1 cümlesiyle beni doğruluyor. Cümlesinin devamındaki sayfada Bakhtin, “bir bilge, hatta bir peygamber” bilinmiş Rabelais’nin, “sadece Fransız edebiyatının ve edebi Fransız dilinin değil, tüm dünya edebiyatının kaderini etkilemiştir (belki en az Cervantes kadar)” yargısıyla Rabelais öğrenecekleri de bilgilendirir. Doğruya doğru, dünya edebiyatı Rabelais’yi Rus kuramcı Bakhtin’den öğrenmiştir.
Bakhtin’in, sonraki yıllarda Karnavaldan Romana derlemesine de eklenen “Gülmenin Tarihinde Rabelais” yazısının, “Rabelais’nin anlaşılmasının, etkisinin ve yorumlanmasının dört yüz yıllık tarihi bizzat gülmenin tarihiyle yakından bağlantılıdır.”2 başlangıç cümlesini alıp Rabelais’yi, çağdaş yorumcusu Milan Kundera (1929-2013)’ya eklemek isterim. On sekiz yaşlarındayken Rabelais’nin kendisini büyülediğini söyleyen Kundera, “havai fişek gösterisine benzeyen üslup çeşitliliğini” şaşırtıcı bulduğu Rabelais’yi deneme yazılarında altını çizerek anlatmakla kalmaz, romanlarında da ustasının ‘gülüş’ yolunu izler. Kundera, ‘şaka ve gülüş romancısı’ olarak da hemen bütün romanlarında ustasına göz kırpmış, Gülüşün ve Unutuşun Kitabı romanının “Melekler” bölümünde gülmenin ‘meleksi’ ve ‘şeytani’ boyutlarını sorgulamıştır. Yazımın başlığındaki ‘ciddiyetsiz’ sözcüğünü ben de Kundera’nın, “Rabelais roman sanatında ciddiyetsizliğin öncüsü, kurucusu, dâhisidir.”3 yargısından aldım.
Anatole France’ın, deyişiyle “eseri büyük bir kilise” bilinen, “özelliklerinden biri” de “alay ettiği kimseye değer vermek” olan “büyük alaycı”4 Rabelais’nin romancılığını, “saf kadınlarla uşakları eğlendiren bir halk masalı vermek” amacıyla yazdıklarının ‘roman’ ve kendisinin ‘ilk romancı’ olup olmadığını tartışmaya açmak niyetim yok. Âlemin malumu, dünyanın kaynaklarına Cervantes’in Don Kişot kitabının ilk roman olduğu büyük harflerle yazılmıştır ki kolay kolay da değiştirilemez bu yargı. Buraya Jale Parla’nın başucu kaynağımız Don Kişot’tan Bugüne Roman kitabındaki şu belirlemesini de eklemeliyim: “Moderniteyi başlatan düşünürün Descartes, yazarın ise Cervantes olduğuna ilişkin genel bir kanı vardır. Buna şimdi Cervantes’in Don Quijote’sinin bir ilk roman yalnız modernite’yi değil, bir metaroman olarak postmoderniteyi de haber verdiği yargısı eklenmiştir.”5 Tartışması sonlanmayacak bu süreçte “proto-roman” teriminden söz eden John Sutherland, “Hiçbiri roman değildir ama anlatılarda roman nüveleri görürüz.”6 dediği bu kategoriye Decameron, Gargantua ile Pantagruel, Don Kişot, Çarmıh Yolcusu ve Oroonoko (Soylu Köle) kitaplarını ekler ki bu belirlemede Don Kişot yerinden edilmiş, önünde ve ardındakilerle eşitlenmiştir. Bu ‘tür’ sarmalında Todorov’un, edebiyatta “türlerin ayırımına artık dikkat etmemek” gerektiği uyarısı da kulağıma küpedir.
Bakhtin ve Kundera gibi bizde Orhan Pamuk da Cervantes değil de Rabelais ile başlıyor roman söylemine. Kundera, Rabelais’nin metinlerini “romanın kesin biçimini henüz almamış hali” sayıyor ve romanın “özerk bir sanat olarak kendini göstermeye başladığı andan itibaren” kendilerini yetkili sayan “estetik sansürcüler” tarafından kurallarının/sınırlarının belirlenerek özgürlüğünün kısıtlandığını söyleyerek Rabelais’nin kural(cı)lar öncesi metinleri için “sayısız estetik haz barındırır”7 diyor. Kundera’nın bu belirlemesi, Rabelais’nin, “hiç hazırlık yapmamak, edebiyat gururuna kapılmamak, kendisi ve ilham perileri için yazmak” ilkesiyle ve “safça” yazarak şaheser yazdığını söyleyen France ile benzeşiyor. Türkçedeki söyleyişle Rabelais’nin bu ustalığı ‘cahil cesareti’ sayılmalıdır. Saf ve Düşünceli Romancı kitabında Pamuk, “Roman yazmak kelimelerle resim yapmak, roman okumak da başkalarının kelimeleriyle kafamızda resimler canlandırmaktır.”8 yargısındaki sözcük-resim ilişkisiyle Rabelais’nin ‘roman’ yazdığını, belki ilk romancı olduğunu vurguluyor bana kalırsa. Ezcümle, hayli zamandır edebiyatın iktidarını elinde tutan roman, “verili toplumun yaşama üslubu karşısında bize eleştirel bir tutum kazandırmalı”9 ise iki dev karakteriyle bütün bir Orta Çağ’ı sorgulayan Rabelais de ‘roman’ yazmıştır velev ki onun yazdıklarının ‘roman’ olduğu başkaları ‘roman’ yazdıktan sonra anlaşılmış olsun.
Pantagruel10 ve Gargantua11kitaplarını okuyunca, hayli cüsseli yapısıyla doğarken annesini boğarak öldürmüş Pantagruel ile annesinin kulağından çıkmışken dört yüz seksen dört yaşında baba olmuş Gargantua karakterleriyle bilmediğim bir mekânda baş döndüren bir serüvende kaybolmuşum hissine kapıldım diyebilirim. Bakhtin’in ‘gülme’ ile bağlantısını vurguladığı ‘grotesk’ kavramı, adlandırılışından sonra Rabelais metinleriyle tanımlanmış, resimlendirilmiş dense yeridir. Uydurma/ca oldukları hemen başlarında belli olan bu iki kitapta ‘ne anlatılıyor’ sorusuna cevap olacak açık bir karşılık yok lakin her birine söylenecek çok söz olan karşılıklar var. İki kitabın da okuru çeken cazibesi ‘anlatılanın ne olduğu’ değil, çağın ‘yürüyen’ kişileri oğul ve baba iki dev karakterin yetişmeleri, yolculukları ve çevreyle ilişkileri sonrasında olgunlaşma süreçleridir. Gargantua kitabının açılışındaki şiirin Aristo esinli, “Gülmektir çünkü insanı insan eden” dizesi de gösteriyor ki Rabelais’de anahtar sözcük ‘gülme’ ancak bu gülme, yaşamayı sevdiren neşe kaynağı bir kahkahadır yoksa otorite eleştirisi bir gülme değil. Bakhtin’ in, “her şeyden önce şenliğe özgü bir gülüş” saydığı bu “karnaval gülüşü” Rabelais’de “müphem, neşeli, zafer dolu, alaycı ve taklitçi” bir gülüştür.12
İki kitabı da bir tür karşıtlıklar kitabı olarak okudum, bu karşıtlık/lar üzerinden Orta Çağ ile yeniçağ karşılaştırması yapılabilir. Bir yanında eski/olmuş, diğer yanında yeni/olması gereken bir karşıtlık. Eskinin karşısına Orta Çağ veya ‘skolastik dönem’ yazılabilir de yeni için bir ad verilecekse bu karşılık, Hümanizm ya da Rönesans olmalıdır. Göksel bütünlük ile dünyevî bir farklılıktır bu karşıtlık. Orta Çağ dogmalarını halk mizahının sarstığı bu karşıtlığı; olaylarla, kişilerle, eşyalarla, durumlarla, abartmalarla, renklerle, mektuplarla, eğitimle, savaşla vb. anlatırken dilini kelimelerle öylesine renklendirmiş ki Rabelais, dikkatiniz zayıfsa onun bu anlatımıyla fantezinin büyüsüne kapılıp da Bakhtin’in deyişiyle “yeni bir dünyanın ansiklopedisi” bu kitaplardaki asıl durumu gözden kaçırmanız işten bile değildir. Bakhtin, kitabının ‘Rabelais için okuma kılavuzu’ sayılması gereken “Rabelais’nin İmgeleri ve Dönemi” başlıklı son bölümünde her iki kitaptaki olayların, kişilerin, mekânların, rakamların, nesnelerin, sözcüklerin yerel ve tarihsel gerçeklikle bağlantısındaki bilinçli seçimini ayrıntılarıyla gösterir ki şaşırırız. Her biri birer dev, baba-oğul iki anormal karakteriyle statükonun dogmalarını sarsan hümanist düşünür Rabelais’nin bu alaycı eleştirisinin; dil, eğitim, barış ve özgürlük vurgusunu öncelikli buluyorum.
Skolastikten hümanizmine alaycı dil ve kişiler
MS 500-1500 arası dönemi kapsadığı var sayılan Orta Çağ, öncesindeki Antik Çağ zamanından kopuşu ve sonrasındaki Rönesans/Yeni Çağ dönemine eklenişiyle olduğu kadar kendi içindeki bilinmezliklerle söz yerindeyse büyü perdesinin örttüğü zamanların adıdır. Adına eklenen ‘karanlık’ yakıştırmasının yalnızca olumsuzluk belirtmek yerine sonraki zamanları hemen her alanda besleyecek anlam zenginliği barındırdığını söylemek bile fazladır. “Mutluluklarını arayan insanlar, bir ara, bu mutluluğu, özgür düşüncenin kapılarını kilitlemekte buldular. Yüzyıllarca süren bu araya, Orta Çağ diyoruz.”13 tanımının ardındaki gizem için Umberto Eco’nun külliyatıyla ‘Orta Çağ’ yolcuğuna çıkmak isterdim doğrusu…
Rabelais de sorguladığı Orta Çağ belirsizliğindedir. Çok yerde adının, olması gereken yerde geçmeyişi, onun Orta Çağ skolastiği ile hümanizm özgürlüğü arasında ‘geçiş’ düşünürü olmasındandır. Evet, Erasmus ve Montaigne gibi hümanist düşüncenin öncülerinden biri Rabelais aynı zamanda Rönesans müjdecisidir ama bu yeniliğini de ‘Orta Çağ’ denilen o uzun ‘karanlık’ dönemden çıkarmıştır. Metinlerinin dikkatli okunuşuyla onun bu ‘geçiş’ üretkenliği görülebilir. Benzetmem ne kadar uygun düşer bilemem. Eğlendiriciliği ve öğreticiliğiyle Ahmet Mithat’a benzer gördüğüm Rabelais’yi, sorguladığı Orta Çağ zihniyetinden yeninin yolunu açıştaki değişimciliğiyle Ahmet Hamdi Tanpınar’a yakın buluyorum.
Gargantua çevirisinin mimarları S. Eyuboğlu-A. Erhat-V. Günyol üçlüsünün imzasız “Önsöz” yazısı, “ortaçağın görüş ve davranışı ile uyanış çağı insanının özlem ve eğilimleri arasında” karşıtlığın aksine benzerliklere dikkat çekerek “François Rabelais ortaçağ ile yeniçağ arasında köprü kuran, ortaçağın insan değerlerini pek az sanatçının bağdaştırabildiği ölçüde bağdaştıran bir adamdır” (G, Önsöz, X) yargısıyla benim yanılmadığıma işarettir. Nedim Kula, önceki bazı dayanaksız yargılara da göndermeyle “geçmişi özümsemiş olmanın verdiği rahatlık içinde yeni dönemin de ideal aydını olacak” Rabelais’yi düşünce tarihindeki yerine yerleştirir: “Bu yazarı büyük yapan en önemli etken, çoğu zaman vurgulandığı gibi, Ortaçağ’ın değerlerini küçümseyip yadsıması değil, tam tersine, bu çok büyük zaman diliminin verimli kaynaklarından doyasıya yararlandıktan sonra, çok sesli bir varlığa dönüşebilmek için başka kaynaklardan da yeterince beslenmek gerektiğini duymasıdır.”14
Rabelais’nin hayli uzun zamanlardaki unutuluş nedeni şenlikli dili, onun bilinçli bir seçimidir. Bakhtin, “yarı yarıya unutulmuş” ve “karanlıkta kalan” bu şenlikli karnaval dilini “anlamak” için dört yüz yıl öncesine baktığında “dünya edebiyatının en zor klasik yazarı” saydığı Rabelais için “Her şeyden öte, Rabelais’yi anlamak, şu ana kadar çok az bir bölümü, o da yüzeysel bir şekilde incelenmiş bir alanın, yani halk mizah geleneğinin derinlemesine keşfini gerektirir.”15 kanaatine varır. Orta Çağ dönemindeki karnaval kültürünün önemine özellikle vurgu yapan Bakhtin, bu tür etkinliklerde statü farklarının bir yana bırakılıp eğlencede eşitlik sağlanırken “resmiyetin dışında ikinci bir dünya, ikinci bir hayat” kurulduğunu ve ondaki alaycı/ölçüsüz dile yalnızca bu etkinlilerde izin verildiğini belirtiyor. Rabelais’nin esin kaynağı pazar yerlerinin ve dostlukların osuruklu, çişli, küfürlü dilinin dünyevi serbestliğine dikkat çeken Bakhtin’e göre, terbiye/statüko dışındaki bu dil anlaşılmadan “Rönesans ile grotesk edebiyatın tam olarak hakkını vermek mümkün değildir.”
Hemen bütün Orta Çağ yazarlarının, sınırlarını İncil kitabının ve dolayısıyla kilisenin çizdiği bir dinî otoriteyle sınırlandığı, “yerleşik söylemi yorumlayan” kişiler olduğu ve Latincenin izin verdiği kadarıyla yazabildiği zamanlarda Rabelais’nin karnaval dilini kullanma ustalığı -kurnazlığı mı demeli- önemlidir. Kadim kültürlerin havuzundan beslenmiş sivri dilli Fransız polemikçisinin bu dil fırsatından yararlanması, Arsitofanes (MÖ 446-386)’in komedyalarındaki koronun yöntemini anımsatıyor. Gregory Jusdanis’in “parabasis” olarak adlandırdığı bu duruma göre koro üyeleri oyun sırasında bir adım ileri çıkarak maskelerini çıkardıktan sonra ön sırlarda çoklukla yöneticilerin oturduğu topluğa karşı eleştirilerini birer yurttaş olarak açık seçik söylerlermiş. Bu gösteri, oyunun bir parçası sayıldığından oyunculara herhangi bir ceza verilemezmiş. Sanatın yaratıcılığı böyle bir şey olmalı. Bu durumda Rabelais’nin her iki kitabını da Jusdanis’in, “sanatın ikili niteliği” saydığı “Hem haz verip hem toplumsal bir amaca hizmet etmek.”16 ölçüsüyle değerlendirmeliyiz.
Bakhtin, Rabelais’nin roman kişileri için “gelenekten aldığı adlar kökensel olarak ya övgü-sövgü ima eden takma ad niteliği sergilerler ya da bu nitelik, etimolojileri incelenerek onlara kazandırılmıştır”17 bilgisiyle her biri hakkında ayrıntılı bilgiler verir. Masalların içinden çıkıp gelmiş hissi uyandıran, kitaplarına ad olmuş olağanüstü iki dev karakter de Rabelais’nin dili gibi sıra dışıdır ve her ikisi de doğum acayiplikleriyle kadim kültürlerin yaratılış hikâyelerini yok sayarlar. Toplumsal yaşamın yerleşik kurallarını sarsacak ölçüde güçlü ve bir yandan da eleştiride ciddiye alınmayacak ölçüde uydurma kişiler seçmek, Rabelais’nin karakter yaratma ustalığıdır. Şarapçı ve akıl almaz şakalar yapan Pantagruel ve çişiyle çok sayıda (iki yüz altmış bin dört yüz on sekiz) Parisliyi ıslatan Gargantua, “Halk öykülerindeki, masallardaki, mitolojideki başka adalar, başka insanlar, canavarlar, tuhaf yaratıklar kendilerini üreten topluma tutulmuş birer aynadır.”18 yargısına eklenebilirlerse onların da “yansıttığı toplumun üzerinde trasforme edici etkilerde bulunur” olduklarını onaylamış oluruz çünkü onlar “bilinmeyende bilinmekte olanın izin vermediği ideal insanı, ideal toplumu, ideal yaşamı imgelemeye (tahayyül etmeye); bulabilme umudunu sürdürme” görevi üstlenmişlerdir. Böyle olmasaydı Rabelais de Rönesans müjdecisi olamazdı.
Rabelais’nin kişileri yalnızca iki dev karakter değildir. Pantagruel’in halkın içinden gelmiş yoldaşı akıl almaz şakacı Panurge, “militarist, saldırgan bir siyasetçinin ölümsüz imgesi” Picrochole, savaşta kahramanlıklar göstermişken sonrasında özgürlük tarikatını kurucusu Rahip Jean, barışsever bilge baba Grandgousier, Rabelais’nin dev olmasalar da tarihsel gerçeklikleri olan roman karakterleridir.
Rabelais’nin gündemi: Latince, özgür eğitim, barış, değişim…
Michelet’nin, “insanın kendi benliğini bulmuştur” dediği XVI. yüzyıldaki kazanımlar kendiliğinden ya da şans eseri olmamış, onların yaşamın içinde yer edinmeleri için savaşılmış, bedeller ödenmiştir. Yine Michelet’nin belirttiği üzere baskılarla “ilmin yolu kapanmış” olduğundan Rönesans, “daha az göz altında”19 olan “sanat” alanındaki çalışmalarla bireyin çağı olmuştur. Rabelais de bu aralık sanat kapısından aydınlığın yoluna yeni bir dille çıkmıştır. Onun Latince karşındaki yeni üslubu, başkaldıran Martin Luther’in protestosudur.
Rabelais’nin Latince yergisi, Orta Çağ’ın hâkim dili olarak Latincenin bireyselliğin önündeki engellerden biri oluşu nedeniyledir ve “gündelik dil, ideolojinin bütün alanlarını işgal etmiş, Latinceyi oradan kovmuş”20 ise bu başarıda onun payı önemlidir. Pantagruel kitabındaki, “Pantagruel’in Fransız dilini taklit eden bir Limousin ile karşılaştığı” bölüm, Latince özentisi eleştirisidir ve Rabelais’nin dil anlayışını özetiler. Karşısındaki öğrencinin özentili Latince konuşmasını “şeytan dili” olarak adlandıran Pantagruel, tartıştığı öğrenciyi azarlayınca güç durumda kalan öğrenci ayrılıp gider ancak bu alaya alınmayı unutamaz. Bölüm, bir gramerci ile filozofun “Günlük dilde konuşmak bize uyar.” görüşleri ve Sezar’ın “Gemi kaptanları kayalıklardan nasıl kaçarsa biz de eski sözcüklerden itinayla kaçınmalıyız.” sözüyle biter ki bu sözler, bundan böyle toplumsal yaşamın işlevsel dilini belirler. Pantagruel’in, yoldaşı olacak Panurge ile tanıştığı bölümde Panurge, sorulara aralarında bazıları uydurma olan yedi ayrı ülke dilinin komik söyleyişleriyle cevaplar verir. Onun bu cevapları, Latince karşında ulusal dillerin yeni yeni biçimlenmeye başladığının göstergesidir.
Orta Çağ dünyasının skolastik eğitimine karşı bireyi öne çıkaran hümanist düşüncenin işlevsel eğitim anlayışını önceleyen Rabelais, her iki kitabında çocuklarına ‘yararlı eğitim’ vermeyi amaçlayan bilinçli babalarıyla yeni bir dünyanın eğitimini örneklendirir. Orta Çağ dünyasının ‘ezberci’ eğitiminin sembolü ve Rabelais’nin de hışmına uğramaktan kaçamadığı Sorbonne yergisiyle başlayan yeni eğitim anlayışı, iki kitabın da odağındadır ancak baba Gargantua’nın oğlu Pantagruel’e yazdığı mektup, Rabelais’nin Platon esinli hümanist eğitim programıdır. Her iki kitabın, beş yüz yıl sonrasının da geçerli eğitim önerileri, dönemin kılavuzu Devlet’in “Yedinci Kitap” bölümündeki şu konuşmadan çıkarılmış gibidir:
“-Öyleyse aritmetiğe, geometriye ve dialektikadan önce gelen bütün bölümlere daha çocukken başlatmalı ve öğretim, zorla yapılan bir işe benzememeli.
-Neden?
-Çünkü hür insan hiçbir şeyi köle gibi öğrenmemeli. Bedene zorla yaptırılan şeyin ona bir kötülüğü olmasa bile, kafaya zorla sokulan şey akılda kalmaz.
-Doğru.
-Öyleyse, mutlu delikanlı çocuklara zor kullanmayacaksın. Eğitimin onlar için bir oyun olmasını sağlayacaksın. Böylece onların yaratılıştan neye elverişli olduklarını daha iyi anlarsın.
-Akla uygun bu isteğin.
– Hatırlıyor musun ne demiştik daha önce? Çocukları savaşa at üstünde götürmeli ki, olanı biteni görsünler, tehlike olmadıkça savaşçıların yanı başına kadar sokulsun, yetiştirilen genç köpekler gibi, kanı koklasınlar.”21
Gençlik yıllarında değişik şehirlerde eğitim almaktayken sonrasında Paris’e giden “geriye doğru iki sıçrayışın kapsamına ve on iki tulumla bir ton fıçı yağın hacmine denk bir hafızaya sahip” Pantagruel, orada eğitimine devam ettiği sırada babasından bir mektup alır. Yalnızca eğitimle sınırlı kalmayıp çok yönlü anlamlar içeren bilgelik mektubu, Pantagruel’in mektup öncesinde karşılaştığı bir öğrenciden aldığı saçma sapan eğitim haberleri sonrası ayrı bir önem kazanır. Mektubunda, insanın kuşaklar boyunca soyunun devamlılığını “ebeveynlerde kaybettiklerimizi çocuklarda, sonrasında yok olanı da torunlarda buluyoruz” açıklamasıyla Tanrı’nın bir lütfu sayan Gargantua, insan için vazgeçilmezin ‘erdemli yaşama’ olduğunu ısrarla vurgular. İnsanın erdemli yaşamasının ancak eğitim yoluyla mümkün olacağını bilen baba Gargantua, kendi zamanlarına göre oğlunun çok daha iyi koşullarda yaşadığını, bu nedenle de bütün bilimlerle ilgilenerek donanımlı olması ister. Geleceğin yöneticisi oğlunun, “artık Minerva’nın tezgâhından geçip iyice pişmeden insan ne bir ortamda ne bir toplulukta yer edinebiliyor” gerekçesiyle bilgilerini derinleştirebilmesi için birkaç dil öğrenmesini tavsiye eden baba, oğlundan; geometri, müzik, aritmetik, astronomi, medeni hukuk, anatomi vb. bilimlerle yakınlık kurmasını da ister. Oğlunun “bilgi deryası olduğunu görmek” beklentili baba, gündelik hevesler ile arkadaş seçimi konusunda uyardığı oğluna nitelikli bir yaşam için “Paris’te kültürlü insanlarla vakit geçirmekten daha iyi bir yolu yok.” öğüdünü verir.
Rabelais, baba Gargantua’nın oğlu Pantagruel’e mektubundaki şu uyarısıyla yalnızca yüzünü dünyaya çevirmiş Rönesans döneminin hümanist eğitimini değil, modern dünyanın eğitim felsefesini de belirlemiş bir ileri görüşlüdür: “Doğa olgularını bilmeye gelince, kendini büyük bir merakla bu işe adamanı istiyorum: Balıklarını tanımadığın ne bir deniz ne bir nehir ne bir su kaynağı kalsın. Havadaki bütün kuşları, ağaçların hepsini, ormanlardaki çalıları ve bitkileri, dipsiz derinliklerin bağrında saklı kalan madenleri, Doğu’nun ve Güney’in bütün taşlarını tanımalısın, kısacası bilmediğin bir şey kalmamalı bu alanda.” (P, 55)
Pantagruel kitabında babanın oğluna yazdığı mektuptaki eğitim sorunu Gargantua kitabında babanın, oğulun eğitiminde görevlendirdiği öğretmenlerin eğitim yöntemleriyle tartışmaya açılır, böylece sorun, kuramdan pratiğe aktarılmış olur.
Baba Grandgousier, çocukluk ve ergenlik çağı şaşırtıcı durumlarla geçen oğlu Gargantua’nın kendisiyle iddiasındaki “Sıçmayınca pislik olmaz. Onun için kıçımızı silmeden önce sıçmamız gerekir.” cevabıyla onun aklını “yaşından büyük” bulunca “Sorbonne’dan doktora aldıracağım” dediği oğluna özel hocalar bulur. Babanın gözüyle “Tanrısal bir zekâ” sahibi oğul Gargantua’nın ilk hocası “sofist bilgin” Thubal Holoferne, skolastik eğitimcidir. Öğrencisine; beş yıl üç ayda “bütün harfleri tersine ezberden” okumayı, on üç sene altı ay ve iki haftalık sürede dilbilgisini, on altı yıl iki aylık sürede takvim öğretir ve sonrasında ölür. Gargantua’nın yeni hocası hastalıklı Jobelin Bridé, “hümanistlerin değersiz bulup yerdikleri skolastik öğretimin el kitapları” olan bazı kaynakları okutup kısa bir süre sonra da ölür. Yönetici dostlarından biri baba Grandgousier’e “Böylesi hocalardan böylesi kitaplar okuyacağına hiçbir şey öğrenmemek daha iyidir, çünkü bütün öğrettikleri saçma, bütün bildikleri koftur, bu adamlar güzelim soylu kafaları kısırlaştırıp gençliğin bütün çiçeğini soldururlar.” (G, 73) deyince durumdan memnun olmayan baba, oğluna yeni bir hoca bulur.
Gargantua, yeni hocası Ponokrates ve emrindekilerle eğitim için Paris’e gönderilir. Öğrencisini Sorbonne Üniversitesi’ne götürerek eğitimini anlamaya çalışan Ponokrates, üniversitenin eğitimini ve düzenini beğenmez. Gargantua’nın seviyesini anlamak için “başlangıçta alıştığı yoldan yürümesini uygun” görse de kontrolü eline alıp yeni tarzda eğitim vermeyi gerekli görür. Gargantua’nın “başka türlü” eğitimine karar veren Ponokrates, eski eğitim alışkanlıklarından kurtulması için uzman önerisiyle öğrencisine ilaç (müshil) içirerek bağırsaklarını temizler ve böylece zihni açılan Gargantua hocasıyla yeni eğitime başlar.
Rabealis, Gargantua kitabının iki bölümünde (XXIII ve XXIV), bir önceki kitabın mektup önerilerini, hümanist eğitimci Ponokrates ile uygulamaya geçirir. Gargantua, kültürlü insanların arasına girmiş, bu yeni ortamda “başka türlü okuyup kendini gösterme” hevesine kapılmıştır. Ponokrates’nin, çalışma planı yaptığı bilgiye susamış öğrenci, zamanın kıymetini bilerek çalışır, her bir anını verimli geçirmeye çabalar. Her gün düzenli çalışmayla çevre/doğa gözlemlenir, okunan kitaplar hakkında konuşulur, türlü oyunlar “özgürce” oynanır, yemek saatleri de kültür sohbetlerine dönüştürülür. Gargantua; aritmetik, geometri, astronomi, müzik vb. alanlarda kendini yetiştirmekle kalmaz, pek çok enstrümanı çalmayı, ata binmeyi, savaş oyunlarını öğrenmeyi, bedenini güçlendiren sporları yapmayı, tarım araçları kullanmayı, kısaca yaşam için gerekli olan ne varsa öğrenmeyi ihmal etmez. Planlı derslerin dışındaki verimli doğa gezilerinde hocasıyla “güzel çimenlikler üstünde, Vergilius’tan, Hesiodos’tan, Politianus’tan ezbere şiirler okuyorlar, hoş Latin taşlamaları söylüyorlar, sonra bunları Fransızca rondo ve ballad biçimlerine sokuyorlardı”r. Dolu dolu geçen her günün sonunda yatmadan öce “evin en açık yerinden göğe bakmaya” gidip “orada varsa kuyruklu yıldızları, gezegenlerin aldıkları biçimleri, durumlarını, görüntülerini, ayrılıp kavuşmalarını izliyor” (G, 114) olmaları, eğitim mektubundaki “doğa olgularını bilme” uygulamasıdır.
Rönesans düşüncesinin gelecek projesindeki bireyin eğitim yoluyla var olacağının bilincindeki Rabelais; torun, baba ve büyükbaba üçlüsünün eğitim sürecinde ‘ezberci’ olan skolastik eğitim ile yaşamın içindeki ‘yararlı’ hümanist eğitimi zaman zaman alaycı dille karşılaştırarak somutlaştırır. Orta Çağ dogmatizminden arındırılmış, yaşamda gerçekliği olan bu yeni eğitim özgür bir seçimle yapıldığından bu eğitimle özgüvenli bireyler yetişecektir.
Baba Gargantua, oğlu Pantagruel’e yazdığı mektubunda, “Evimi korumak ve hainlerin saldırıları karşısında yardıma ihtiyaç duyacak dostlarımıza işlerinde yardım edebilmek için ata binmeyi ve silah kullanmayı öğrenmen gerekiyor.” (G, 56) dediğinde ‘savaş’ değil ‘barış’ yanlısıdır. Büyükbaba Grandgousier ise Paris’teki oğlu Gargantua’ya mektup yazarak “elinden gelen çabuklukla dön ve evlatlık görevin olarak yalnız beni değil, akıl ve hak gereği uyruklarını kurtar ve koru” der çünkü artık savaş kapıdadır. Buradan bakınca insanın hikâyesinden, savaşın acısıyla barışın idealini çıkardığımızda geriye kalanların azlığı, ‘dünyanın tarihi savaşların tarihidir dense yeridir’ dedirtiyor. Adı dünyanın edebiyatına mal olmuş bir romanın kapağında ‘ve’ bağlacının her bir yanında duran ‘savaş’ ile ‘barış’ sözleri, sanki ‘gece’ ile ‘gündüz’ gibidirler bu dünyanın varlığında. Gündüzü yeniden görebilmek için gecenin bitmesini bekleyişimize benzerlikle ardından koşulacak ideal için onu kaybetmiş olmamız gerekiyor anlaşılan. Orhan Hançerlioğlu, ‘düşünce tarihi’ içinde “kazık” sözüyle ilgili açıklamasında insanların, “doğanın ezici baskısı altında tutunmaya çabalayarak kardeşçe yaşamakta” oldukları bir zamanda, “[İ]çlerinden biri çıkacak, bir toprak parçasının çevresine kazıklar çakıp, burası benimdir diyecektir. İnsanlık tarihi artık bu kazığı çıkarmak için çekilen acıların tarihidir.”22 belirlemesiyle bu kadim soruna işaret etmiştir.
Rönesans çağının düşünürü Rabelais, büyükbaba Grandgousier karakteriyle -Platon’un “krallar filozof, filozlar kral” tezini doğrularcasına- kendisinden sonraki modern dünya için ‘barış dersi’ veriyor âdeta. Komşu Lerne kralı Picrochole ile aralarındaki börek-çörek tartışması tehlikeli boyutlara vardığında amacının, “kışkırtmak değil, yatıştırmak, saldırmak değil, savunmak; toprak edinmek değil, bana bağlı uyruklarımı ve atalardan kalma toprakları korumak” (G, 137) olduğunu söyler. Grandgousier’in, küçük kayıplarını fazlasıyla karşılayıp barış içinde ‘kardeşçe’ yaşamaya davet ettiği muhteris Picrochole karakteri, coğrafi keşifler ya da başka yollarla dünyayı kuşatma peşindeki sömürgeci Avrupa değil de nedir.
Grandgousier’in, topraklarını işgal eden Picrochole geri çekilsin ve barış ortamı sağlansın diye hukuk danışmanıyla bir mektup gönderir. Danışman Gallet’nin “Picrochole’a söylevi” (Bölüm: XXXI), bugünün siyaset akademilerinde ders olarak okutulmalıdır. Gelen barış elçilerini kabul edip onlarla konuşmayan Picrochole, adamlarının kışkırtmalarına kapılıp da savaşı başlatınca Paris’ten gelen Gargantua’nın bozgununa uğrar, her şeyini kaybeder. Baba ile oğul, kazanılan savaşın sarhoşluğuna kapılmadan tarafların dostça yaşamasına olanak sağlar. Gargantua’nın, komutansız kalan savaş esirlerine “bizim babalarımız, dedelerimiz ve en eski çağlardaki atalarımız o düşünüş ve o huyda insanlardı ki, savaşlarda kazandıkları şanlı başarıların ve zaferlerin anısal kalıntısı olarak, fethettikleri ülkelere mimarlık yapıtları bırakmaktansa yenilmişleri bağışlayarak yüreklerde angılar ve anıtlar bırakmayı yeğlemişlerdir” sözleriyle açılan konuşması (Bölüm: L), elçi Gallet’nin söylevinin benzeridir.
Rabelais, aile yaşamındaki deneyimleriyle anlattığı bu sorunu, birkaç börek gerekçesine bağlamakla savaşların basit nedenlerle başladığını, donanımlı Grandgousier ile de yöneticilerin savaşı başlatmadan önce akıl yollu çözümlerle savaşın önlenebileceğini vurgular ki bunlar Rönesans ile sınırlı kalmayan insanlık durumlarıdır. Büyük savaş yıkımlarında, savaş esiriyken barışçı uyarılarla serbest kalan komutan Böbürlek için “hain” diyen çıkarcı dalkavuk Fırlamış türü kışkırtıcıların etkili olduğunu da göz ardı etmemek gerekir.
Picrochole savaşında beklenemeyecek yararlılıklar gösteren rahip Frere Jean des Entommeures, manastırın üzümlerini kurtarırken savaşa dâhil olmuş, kurtardığı hacıları büyükbabanın huzuruna çıkarıp yanlışa gidişlerini önlemekle değişimin işaretini vermiştir. Yirmili yaşlarında manastırın emrinde bir keşiş olmuşken sonraları din adamlığını serbestçe sürdüren Rabelais’nin romandaki sözcüsü Rahip Jean, savaş sonrasında Gargantua’nın ödüllendirmesiyle Theleme Tekkesi’ni kurar ki bu tarikat, hümanist filozof Rabelais’nin özgürlük düşüncesinin somutlaşmış biçimidir. Yaptığı hayli cesaret gerektiren Rabelais’yi değişimci Tanpınar’a23 yakın görmem, Orta Çağ döneminin ilahi/kapalı düşüncesinin sembol kurumu manastırı yine bir din adamıyla dünyevi biçime dönüştürmesiyledir.
Fiziki yapısı, giysileri ve davranışlarıyla yerleşik din adamı kalıplarına pek uymayan Rahip Jean, kralı Gargantua’nın ‘Seuille manastırı başpapazlığı’ ödülünü kabul etmez. Başka büyük önerileri de başkalarını yönetemeyeceği gerekçesiyle reddeden Jean’ın kendi manastırını kurma -eskiden bağımsız yeni- önerisi kabul edilir. Rabelais, “bütün öbür tarikatlara karşıt” manastır kuracak Jean’ın farklılık gerekçeleriyle yıllar sonra Denis Diderot’nun Rahibe romanına esin kaynağı olacak Orta Çağ kurumu manastır eleştirilerini sıralamış olur. (Bölüm: LII). Bu yeni manastırın etrafına duvar örülmeyecektir çünkü “nerede duvar varsa orada bol bol homurtu, kıskançlık, alttan alta kumpas vardır.” Theleme Tekkesi’nde, -“dünyanın bütün dinlerinde her şey saatle ayarlanmış, sınırlanmış ve kurallara bağlanmış” olsa da- herhangi bir saat olmayacaktır. Kral Gargantua’ın, “en büyük aptallık insan hayatını, sağduyusuna ve aklına göre değil de bir çan sesine göre ayarlaması” eleştirisine bakılırsa vaktiyle Paris’te okuyan genç Gargantua’nın kilisenin çanını atına oyuncak amacıyla çalması boşuna değilmiş. Tekkeye seçilerek alınacak kadınlar ve erkekler, istediklerinde “tam özgür olarak çıkıp gitme” haklarını kullanabilecekler, yaşanmış bazı sorunlar nedeniyle “herkesin evlenmesi, para pul sahibi olması ve özgür yaşaması” serbest olacaktır. Tekkenin rahip ve rahibelerinin kılık kıyafetleri de yaşayışları gibi serbest olacak, önceki manastırların iç karartan siyah renginin aksine giysilerde parlak renkler seçilecektir. Maliyet ve planla ilgili ayrıntılı açıklamalar (Bölüm: LIII) veren Rabelais, Theleme Tekkesi’nin kulelerine Antik Yunan kültüründe seçilen adları da ekletir.
Gargantua’nın oğlu Pantagruel’e yazdığı mektupta ve Ponokrates’in derslerinde tanık olduğumuz eğitim anlayışının devam ettiği modern Tekke’yi kuran filozof kral Gargantua’nın, “benim bildiğim asıl zaman kaybı saatleri saymaktır” sözünü, Rabelais’nin kendisinden çok zaman sonra gündeme gelecek ‘döngüsel zaman’ öngörüsü olarak görebiliriz. Ayrıca, Tanpınar’ın Rabelais okuyup okumadığını bilemiyorum ama güneş saati ve duvar saati bulunmayan Tekke’deki zaman-saat-ayar çelişkisi, Saatleri Ayarlama Enstitüsü için yeni bir okuma gerekçesi olabilir diye düşünüyorum.
Temel felsefesi “İstediğini Yap” ilkesiyle belirlenmiş Tekke’nin kapısına asılan “yazıt” (Bölüm: LIV) ile temellerindeki “muamma” (Bölüm: LVII), modern dünyaya çağlar öncesinden gönderilmiş ‘erdemli yaşama’ manifestolarıdır. Din, siyaset, ideoloji vb. öğretilerle insanların mutluluk ideali için yola çıkanların, dünyayı alıp da götüremedikleri yer adına Rabelais’nin beş yüz yıl önceki uyarı sözlerini dikkatle okumaları gerekiyor.
Rabelais okumak gerekçemiz
Pantagruel ve Gargantua kitaplarını okuyunca Rabelais’yi ve kendimi ölçmek için Calvino’nun, kitabına ad olmuş “Klasikleri Niçin Okumalı?” yazısını okudum tekrar. Bir tek yazı, ‘okuma’ edimini ancak böylesine içselleştirebilir dedim kendime, biraz da kıskanarak elbette. Yazıyı bitirince Rabelais klasik midir, Rabelais niçin okunmalıdır ve ben Rabelais’yi nasıl okudum benzeri sorularıma cevap aramadan her iki kitabı yeni baştan okumak istedim.
Calvino, onca yazıyı aldığı kitabında Rabelais’ye sayfa açmamış, üzüldüm. Şöyle bir baktım, Petrarca’nın açtığı Hümanizm yolunun sonraki yüzyılında ne çok kişi yürümüş ki François Rabelais de onların arasındadır. Ulusal devlet fikriyle Machiavelli, çok sesli bir insanlık kültürcüsü alaycı eğitimci Erasmus, güneş merkezli evren görüşüyle Kopernik, sosyalist devlet ütopyasıyla Thomas More, Katolik kilisesine başkaldıran reformist Martin Luther, akıl dininin kurucusu Jean Bodin, dünyanın serbest düşünce klasiği Montaigne…
Andığım yazısında görüşlerini maddelerle açıklayan Calvino, “Bir klasik, söyleyecekleri asla tükenmeyen bir kitaptır.” diyor. Bu böyle ise beş yüz sonra biz de babasının Pantagruel’i uyarırken “insanın içindeki farklı dünyanın bilgisini kavra” dediği yerdeyiz, ne sözler dizdik ekledik birbirine bu bir cümle için. Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde, “insanların nasıl yozlaştığına bakılırsa, buna alışanları bu işlerden kurtarmak pek zor” demeyenimiz yok. Bugün de gençlerimiz, Eudemon adlı genç kalabalığın karşısında Çicero gibi konuştuğunda “bütün harfleri tersine ezberden” okumayı başarabilmişken aynı ortamda “ölmüş eşekten nasıl osuruk çıkmazsa, onun ağzından da tek kelime almak mümkün olma”yan genç Gargantua olmasın istiyoruz. Filozof Grandgousier’in, “Benim seçtiğim yol kışkırtmak değil, yatıştırmak, saldırmak değil, savunmak; topraklar edinmek değil, bana bağlı uyruklarımı ve atalardan kalma toprakları korumaktır.” çağrısı, beş yüz yıldır tekrar edilip duruyor modern dünyanın barış komisyonlarında. Rabelais, Theleme Tarikatı’nın kapısındaki uzun yazıtın bir bölümünde şöyle diyordu: “Girmeyin buraya, doymak bilmez hukukçular, avukatlar/ Kâtipler, mübaşirler, halk kemiricileri/ Fetvacılar, evrakçılar, yalancı sofular/ Ve siz yargıç eskileri, siz ki tasmaya/ Vurursunuz namuslu yurttaşları itler gibi, / Darağacıdır sizin hak ettiğiniz makam/ Gidin anırın orada! Burada işlenmez/ Sizin mahkemelerde işlenen haksızlıklar.” Bakınız dünyaya, beş yüz yıldır arpanın boyunu geçememişiz ‘erdem’ yolunda.
Calvino’nun, “klasikleri okumak, uzun süreleri, hümanist kültüre özgü uzun soluklu ‘kendini geliştirmeye vakit ayırma’yı (otium) tanımayan yaşama tempomuzla çelişir” belirlemesi, Rabelais’nin iki önsöz yazısındaki uyarılarıyla bire bir örtüşüyor. Onun, Pantagruel’in Önsöz’ünde okurlarından beklentisi “asıl meşgalesini bir yana bırakması, iş güç için kaygılanmaması ve özel işlerini unutması” ve böylece okuduğu metne odaklanmasıdır. Gargantua’nın ‘Önsöz’ yazısında ise okuduğunun ne olduğunu bilecek nitelikli okurlarını, dışı çirkin resimlerle kaplıyken içinde şifalı ilaçlar olan Siler kutuları bir de Platon’un ilik arayan akıllı köpeğiyle tanımlamaya çalışır. Klasikler, okumanın ne olduğunu bilenlerin okumalarıyla “kim olduğumuzu ve nereye vardığımızı anlamamızı sağlar” ise Rabelais de uyarılarının dikkatiyle ve “sevgimizden ötürü” okunmalıdır. Varlığı bu dünyada ve dünya ile anlam kazanan her birimiz, dünyanın aydınlığı için kulak vermeliyiz Rabelais’ye.
Notlar/ Açıklamalar:
1. Mikhail Bakhtin, Rabelais ve Dünyası, çev. Çiçek Öztek (İstanbul: Ayrıntı Yay., 2005), s. 27
2. M. Bakhtin, a. g. y., s. 87
3. Milan Kundera, Bir Buluşma, çev. Roza Hakmen (İstanbul: Can Yay., 2022), s.73
4. Anatole France, Edebiyat Hayatı, çev. Nebil Otman (İstanbul: MEB,1990), s. 223
5. Jale Parla, Don Kişot’tan Bugüne Roman, (İstanbul: İletişim Yay., 2000), s.18
6. John Sutherland, Edebiyatın Kısa Tarihi, çev. Tufan Göbekçin (İstanbul: Alfa Yay., 2018), s. 107
7. M. Kundera, a. g. y., 69
8. Orhan Pamuk, Saf ve Düşünceli Romancı, (İstanbul: İletişim Yay., 2011), s. 72
9. Ünsal Oskay, Roman ve Etik, (İnkılap Yay., 2014), s.16
10. Rabelais, Pantagruel, çev. Nurullah Yıldız (İstanbul: İş Bankası Yay., 2023)
11. Rabelais, Gargantua, çev. S. Eyuboğlu-A. Erhat-V. Günyol (İstanbul: İş Bankası Yay, 2020)
12. M. Bakhtin, a. g. y., s. 38
13. Orhan Hançerlioğlu, Düşünce Tarihi (İstanbul: Remzi Kitabevi, 1977 ), s. 121
14. Nedim Kula, “Grandgousier, Özgür Düşüncenin Yolunu İnsanlar İçin Aydınlatan Bir Dev”, Roman Kahramanları 14, Nisan/Haziran 2013, s. 41
15. M. Bakhtin, a. g. y., s. 29
16. Gregory Jusdanis, Kurgu Hedef Tahtasında &Edebiyatın Savunusu, çev. Çiçek Öztek (İstanbul: KÜY, 2012), s.12
17. M. Bakhtin, a. g. y., s. 494
18. Ü. Oskay, a. g. y., s. 35
19. Michelet, Rönesans, çev. Kazım Berker (İstanbul: MEB, 1989), s. 62
20. M. Bakhtin, a. g. y., s. 500
21. Platon, Devlet, çev. Sabahattin Eyuboğlu-M. Ali Cimcoz (İstanbul: İş Bankası Yay., 2009), s. 259
22. O. Hançerlioğlu, a. g. y., s. 308
23. “[Tanpınar] ister ekonomik ve sosyal hayatta, ister fert ve kültür dünyasında olsun, gerçek yeniliğin, ancak eskiye dayanarak, onu hem olumsuzlayıp (inkâr edip) hem içinde eriterek yüksek bir düzeye çıkarması şartıyla, yani diyalektik bir süreçle gerçekleşebileceğini düşünüyor.” Selahattin Hilav, Edebiyat Yazıları (İstanbul: YKY, 1995), s., 111


İlk yorum yapan olun