.

Bir Çıkmazın Darlığından Ruhsal Bir Genişleme Arayışı: Büyük Zarifi Apartmanı

buyuk-zarıfı-apartmanı

Tuğba Kurt Ulucan

Sık sık geri dön ve alıp götür beni.

Geri dön ve alıp götür beni sevgili duygu,

bedenimin anıları uyanıp, eski arzular

kanımda tekrar canlanınca. Dudaklar ile

ten hatırlayınca ve eller yeniden

dokunmuş gibi hissettiğinde

Geceleri, sık sık geri dön ve alıp götür beni

dudaklar ile ten hatırlayınca.”

                                                        K.P. Kavafis

“Hiçbir şey sona ermedi, ermez de… Hiçbir şey asla sona ermez… Hikayemi, zamanın tozu altında onu donuklaştıran geçmişten çıkarıp almaya geldim.”

                                                               Theo Angelopoulos, Zamanın Tozu

Her birimizin sık sık geri dönmek istediği veya sık sık gitmek istediği fiziksel ve zihinsel yerleri vardır. Ve o yerlerin hissettirdikleri, bedende uyandırdıkları, zihinde canlandırdıkları; bazen görünmez bir kokunun içine saklanıp hiç bilmediğimiz bir hikâye olarak bizi bekliyor olabilir. Ancak bazılarımız bu hikayelerin peşinden gidebilirken, bazılarımız bu ihtimale hiç yanaşamayabilir. Çünkü genelde tarih boyunca toplulukların bellekleriyle oynandığından kişisel tarihimizin yıkıcı bilgilerine erişmekte güçlük yaşıyoruz. Sürpriz bir şekilde gördüğümüz rüyalar dışında… Rüyalar da belli, belirsiz bir yerde anlamlandırılmayı beklediğinden, bedenimize gelen duyumlarımızla bağlantısını kurmakta oldukça zorlanıyoruz. Sonuçta da hikayemizin duyumlarının peşinden gittiğimizde hiçbir şey bulamıyoruz… Geceleri rüya olarak uğrayan bu belirsiz bilgiler de “rüyalar saçma şeylerdir” yanılgısıyla mahzenimize geri çekilip gömülü kalmaya devam ediyor. Gömmekte de haklıyız elbet. Doğmadan belleğimizle oynanmış, kurgulu gerçekliğimiz inşa edilmiş, asıl gerçekler yamultulmuş, elimizde hiçbir şey kalmamış. Bastırdıklarımızla ve inkarlarımızla yaşama tutunmuşuz. Semptomlarımızın ardındakiler de bir parkeye, bir kurabiye kokusuna, bir perdeye saklanmış, kalmış. Yani arayıp bulamamamız için yeteri kadar form ve fon değiştirilmiş. Her şey birbirine geçmiş, adımız bile alınmış… Bu kadar kaybın içinde “kalan bir şey” bulamamanın zorluğuyla biz de “hatırlamamayı”, “geri dönmemeyi” seçmiş olabiliriz. Ama bu özgür bir iradenin seçimi değil elbet. Çünkü bazen somatik bir beden ve bedenin acı verici semptomlarıyla yakınlaşmak, acı verici hikayelerle karşılaşmaktan daha iyi gelebiliyor insana. Bedenin acı verici tarafıyla ilgilenen araştırmacılar da bedenleştirdiğimiz travmalarımızı, kalıtım yoluyla aktarıldığını belirten biyolojik süreçleri ortaya koymaya başladılar. İnsanların ruhsallığını anlamada, üç kuşağının başından geçenlerin bilinmesinin çok önemli olduğundan bahsediyorlar (Wolynn, 2016). Dolayısıyla kendiliğimizi anlamlandırmak için bir şekilde üç kuşak bize ne olduğunun bilgilerine ulaşmaya ihtiyacımız var. Ancak bu bilgilerin açacağı dehlizlerde, ruhsal bir genişleme yaşamamız mümkün oluyor. Diğer türlüsü yavan bir geçicilikten başkası olmuyor ne yazık ki. Peki bu kadar bellek kaybıyla ve yıkıntısıyla insan kendi hikayesine nasıl erişebilecek diyeceksiniz. Haklısınız… Zor ancak arada umut verici çalışmalar, sanatsal yaratımlar olabiliyor. Aradığımız hikayeyle, şiddetli bedensel duyumlarımızla bir tiyatro oyununda, bir romanda, bir filmde ya da bir müzikte karşılaşabiliyoruz. O vakit de aradığımız kapı canlanıyor, belleğimiz uyarılıyor. Bu tiyatro oyunlardan birini geçen haftalarda Beyoğlu’nda bir Rum apartmanının sakinlerine misafir olarak izledik. Yapımcılığını Anna Maria Aslanoğlu’nun yönetmenliğini İlyas Özçakır’ın yaptığı “Büyük Zarifi Apartmanı” daha içine adımımızı atar atmaz mekânsal aktarımıyla duygularımızı uyandırmayı başardı. İlk başta Büyük Zarifi Apartmanın geçmişinin acısı, soğukluğuyla karışıp üşütse de zaman sonra duyduğumuz sesler, gördüğümüz renkler, duyumsadığımız kokular kişisel tarihimize denk düşüp ısıttı, heyecanlandırdı. Tek perdede 80 dakikadaki hikayesiyle de ruhsallığımıza isabet edip, içimizde çakılı kaldı. Yaşadığımız bu topraklarda “bilgiye” erişmek ve toplumsal travmaları konuşmak çok zor olduğundan oyunu izlerken çözülmek, dağılmak, bağlantı kurmak arasında mekik dokuyor insan. Ve de çokça iç sesler beliriyor kulaklarında.  Bellek eksenli tiyatro oyunlarının, tarihin karanlık suretinin insanların ruhsallıklarının üzerindeki etkilerini görmemiz açısından yaşamımızda çok önemli bir yer tuttuğunu düşünüyorum. Bu eksende yazılan oyunlar, izleyicilerin bilinçdışılarının dehlizlerinde belleğin hareketlenmesini sağlayarak insanların, kendilerini ve üst kuşaklarını sorgulayarak varoluşlarını anlamalarına yardımcı oluyor. Aynı zamanda yaşanan acıların şiddetini bugün bizlere hissettirerek insanlığın evrimleşmesine ve uygarlaşmasına da katkı sağlıyorlar. Büyük Zarifi Apartman’ı oyununu da bu paralel de bir oyun olarak değerlendiriyorum. Üç bölümden oluşan ve her bölümünde de belleği uyarıcı bir arka planın yaratıldığını söyleyebilirim. Bu arka planlar; sürgün, göç, ayrılık, zaman gibi temaların geçişleriyle doluydu. Sizlere biraz oyundan bahsedeyim:

İlk bölüm Bir Ev Hatırlıyorum’da kuşaklar aşırı belirlenmiş rüyaların gerçekliğiyle zamanın dışında “bir evin” ortak bilinçdışından hareket eden Serap ile Elefteria arasında anadillerinden bağımsız ortak bir dilin hızlıca nasıl oluşabildiğiyle karşılaşıyoruz. Muhtemelen kuşaklar aşırıda ortak bir ruhsallığın kurduğu bir dilin varlığıydı bu karşılaşma. Çünkü biliyoruz ki aynı dili konuşmak, anadilimizden bağımsız ruhsal paydaşlığımızla ilintili bir şey. Bu bölümde de Serap ile Elefteria anadillerinden bağımsız birbirlerini hissedebilen “bir dil” yaratabildiklerini açıkça gösteriyorlar bize. Bu ortak dilin kavuşması ise iki topluluğu birbirinden ayıranlara, kavuşmanın nasıl da mümkün olabileceğini gösteriyor aslında.

İkinci bölüm Mavi Çiçekler’de ise yurdundan sürgüne gönderilen Rumların yaşadıkları ayrılıkları, acıları ve geride bıraktıklarını izliyoruz. Rebetika grubunun solisti Hrisoula’nın hem sevgilisinden hem de kardeşinden ayrılışından sonra ruhsallığının çektiği ıstırabı, yineleyen delüzyonlarının içinde ruhuna nasıl nakşedildiğini görüyoruz. Anasının-babasının mezarını, doğduğu-büyüdüğü yeri bırakamamanın bedelinin neye dönüştüğünü seyrederken Hrisoula ile özdeşleşiyoruz. Bu bölümdeki perdeye yansıyan video ile yaratılan halüsinatif görsellik içinde hem Hrisoula’nın ruhsal örgütlenmesinin ardını hem de iki Hrisoula’yı aynı mekânda gözlemleyebiliyoruz. Bu iki Hrisoula; geçmiş ve şimdi arasındaki salınımları ile geçmişten geleceğe olan sıçramalarıyla gerçeklikten kopuşunu sahnelerken, yineleyen zorlantılarının gerisindeki kayıp ve acının, belleğini nasıl tahrip ettiğini de anlamış oluyoruz. Freud’un da dediği gibi, zamanın dışına kaçış aslında gerçeklik dışına da kaçıştır. Sürgün; sürgün gerçeğini ve kaybı kabullenmek istemediğinde zamanı durdurur (Freud,1915: akt. Gürdal, Küey, 2014). Hrisoula’nın travmaları hala canlı ve oradayken zamanın onu sadece fiziksel olarak yaşlandırdığını içerideki acısını taptaze tuttuğunu fark edebiliyoruz. Bu acının tazeliği de zamanın durduğu, gerçeğin kabullenilmediği yeri gösteriyor bizlere. Sürgüne gitmeyen Hrispula’nın içinde bitip yitmeyen bir sürgünün de devamlı yaşadığını…

Son bölüm, Çatlakların Arasında, Oralarda Bir Yerlerde’de, Oğlu Angelos’un geri dönmesini bekleyen yasa gömülü kalmış bir babanın, Leandros’un hikayesini; evine davetsiz dahil olan kendi kimliğini inşa etmeye çalışan Aslan’ın hikayesiyle beraber seyrediyoruz. Ama sanırım ben daha çok Leandros’un oğluyla ve eşiyle olan ayrılığının yasına odaklandım. Leandros, geçmişin yasını, “evinde” bir şeyler bozulsa da eskise de hiçbir şeyin yerini değiştirmeyerek tutarken bir taraftan da “belleğe” nasıl sahip çıkılır onu gösteriyor bizlere. Bir yapıyı, bambaşka bir hala sokmanın neleri kaybettirdiğini bu sahnelerde hepimiz acı bir şekilde anlıyoruz. Anıları yenilik diye yok ederken kimliğimizi, bize ne olduğunu, kuşaklar ötemizin bizi nasıl belirlediğini de yok etmişiz meğer. Ve bu nedenle hep kendimize sürgün olmuşuz, hiç kavuşamamışız. Belleğimizi böyle tahrip ederken tek amacımız geçmişin kötülüğünü, yıkıcılığını örtüp geçmek miydi? Öyleyse eğer; somut olanı yok etmek kolaydı ama soyut olanı öldürmek çok da kolay olmuyor gördüğümüz üzere. Ne yazık ki üzerine beton dökerek yok saydıklarımız, yakarak delil bırakmadığımız her travma, kuşaktan kuşağa aktarılarak daha da büyümesine neden oluyor başka formlarda. Tüm bu yükün yarattığı tekinsiz ve belirsiz bir gerçeklikte, huzursuz ve yorgun bir toplumun ruhsallığımıza nasıl dokunduğunu tam olarak idrak edemesek de bütün bunları daha fazla sorgulamanın daha fazla konuşabilmenin gerekliliğine inanıyorum. Çünkü bu acılar ne siliniyor ne de başka bir yerlere gidiyor. Bu nedenle de insanlığı bir yerden bir yere taşımak için; yaşanan bu travmaları unutmadan hatırlayarak ya da hatırlatarak gelecek kuşakların daha iyi bir dünyayı kucaklaması ve geçmişte yapılanların tekrarlanmaması için böylesine anlamlı sanat üretimlerinin devam etmesini diliyorum. Yeni bir ruhsal dil, umut, kimlik oluşturmak için bize ne olduğunu mercek altına almaya devam etmeliyiz. Teşekkürler Büyük Zarifi Apartmanı…

                                                                                                             Likos’a…

Kaynakça:

Küey, Gürdal, A. (2014). “Sürgün: Geçmeyen Zaman”. Sürgün ve Psikanaliz. İstanbul: Bağlam Yayıncılık, s. 35-42.

Schützenberger, A. A., (2016). Psikosoybilim. İstanbul: Kültür Yayınları (2016).

Wolynn, M. (2016). Seninle Başlamadı, İstanbul: Sola Unitas.