Yaşamın Geometrisi: Nesnelerin Yük Yeri – II

Aytuğ Tolu

Yazının birinci bölümü için: https://sanatkritik.com/yazilar/yasamin-geometrisi-nesnelerin-yuk-yeri-i/

1984 Halfeti doğumlu Nihat Özdal’ın ilk şiir kitabı Google’dan Önce 2010’da yayımlanıp Memet Fuat Genç Şiir Ödülleri ve Homeros Şiir Ödülleri’ne, 2017’de yayımlanan Deri kitabıyla Homeros Şiir Ödülleri’ne değer görüldü. Üretken bir şair olan Nihat Özdal’ın kitapları 2024’te Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından Yük Yeri başlığı altında toplu şiirler biçiminde yayımlandı. Şairin biyografisinde çağdaş sanat, gastronomi, edebiyat, kokular, müzik, müzecilik alanlarında disiplinler arası çalışmalar yürüttüğü bilgisi geçiyor. Kitapları birçok dile çevrilen Özdal’ın disiplinler arası çalışmaları şiirlerine yansımıştır. Halfeti’nin sular altında kalması sonucunda yaşanan göç gerçeği, mekân tutamama, varoluşun sorgulanması Özdal’ın şiirlerinde otobiyografik izler bırakmıştır. Bu izler, aynı zamanda şairin beslendiği kaynakların en önemlilerindendir. Bu yazımızda Nihat Özdal’ın şiir dünyası; içerik, biçim, dil, poetika yönünden bir bütün olarak değerlendirilecektir.

9. Makas

Nihat Özdal’ın Makas kitabı 2023’te yayımlandı. Didaktik ögelerin ağır bastığı kitap, Düğmeler kitabıyla aynı poetik çizgide inşa ediliyor. Didaktiklik ve biçim yönüyle birbirine doğrusal iki kitap olarak değerlendirilebilir. Ansiklopediden yararlanılarak yazılan metinlere rastlanıyor. Kitabın sonunda kısa bir kaynakçaya yer veriliyor. Nesnel ve öznel ifadeler taşıyan metinler aynı kitapta buluşturuluyor.

Yaşamın geometrisinin şiire yansıtılmasında makas; bütünlüğü kesme, parçalara bölme ve çerçeveler oluşturma, kesilecek maddeye şekil vermede önemli bir araç ve sembol olarak şiirin merkezine yerleştiriliyor. Bütün-parça, kalıp-çerçeve, yurt-göç-kopuş kavramları bu kitapta makas etrafında yeniden üretiliyor. Makas, bütünleştirmekten ziyade parçalama işlevi gören bir araçtır. Şairin poetikasında köşe taşı niteliği taşıyan izleklerin etrafında geliştirilen dil Makas’ta yeniden biçimleniyor fakat öz aynı kalıyor. Makas, yaşam yolculuğunu öyküleştiren bir aracı temsil ediyor: “Makas mümkün olan en kısa yoldan birleşir, hayat kazandırılacaklara, ödün verileceklere, bağlanılacaklara, ayrılacak olana o karar verir.” (s. 382). Bu noktada makas iradesiz bir nesne/araç olduğundan kesip biçip şekil verme eylemine kendisi karar vermez; makası tutan, nesneye şekli verendir. Makası bazen toplum bazen birey tutar, makasın kesme işlevi hiçbir şekilde değişmez. Makasın kesmenin yanında törpüleme işlevi de bulunur; kesmeden önce kalıplara dökülme yapılır, ardından kalıplaşmış olan kesilip “çerçeve” içine alınır. Kesme eyleminin ortaya çıkması insan varoluşunun sorunlarına ve ilerlemeye bağlanıyor. Otlar kurudukça kırılır, iradi açıdan kesme eylemini gerçekleştiremez fakat insan, kesebilmek için iki bıçağın bir araya getirilmesiyle makası icat edendir. Doğa ve üretime biçimini veren, insandır; doğada düzeltilmesi gereken “yanlışların” bulunması insan zihninin ve ilerlemenin eseridir. İlerleme sürdükçe parçalanma ivme kazanmıştır:

“Parçaların tarihi dünyayı ararken başladı. Yükü taşıyamayanlardan almak için yeni aletler icat ettik. Bütün görevini tamamlamıştı. Doğanın ya da üretimin yanlışlarını düzeltmemiz gerekiyordu.

Devam için otlar kadar yetenekli olsaydık, kesmek yerine kırılmanın kıymetinde kalırdık.” (s. 386).

İlerleme ve kusur sayılanları keserek şekil verme doğa, insan ve nesne bağlamında makasın “estetik” görevini ortaya koyar. Bir kavram olarak kusur, öznel algının sonucudur. Öznel algı; çerçeve, kalıplar ve sınırlarla sarıldığından çatışma, kusur bulma, keskin ayrışma kaçınılmazdır. Makas bu aşamada devreye girip onu tutan el tarafından nesneleştirdiği şeyi keserek biçim verir: “Sonra kusurları keşfettik, çelik telleri, elbise modellerini, saç / şekillerini, bahçe peyzajını, dokuma tezgâhlarını… / Hepsini kestik…” (s. 387). Bu ifadelerde geçen kavramlar “kusurları gidererek” ilerleme, modernleşme, parçalara ayrılma yolunda devam eden insanın tarihiyle ilişkilidir. Bu yönüyle makas, tarihi de kesip ona biçim veren bir semboldür. Benzer şekilde “bağını kesmek”, bütünlükten ayrışma, kopuş ve göçe işaret eder.

Makas kitabında yer alan şiirler nesnel anlamlara sahip araçların şiir dilinde öznel anlamlara da büründürülebileceğini göstermiştir. Çağrışım, somutlama ve soyutlama makas kavramına uygulanmıştır. Makas, şairin poetikasında önceki kitaplarıyla özdeş sayılabilecek izleklere sahiptir.

10. Çekim Yasası

Nihat Özdal’ın şiir-fizik ilişkisi bağlamında izlekler geliştirdiği Çekim Yasası kitabı 2023’te yayımlandı. Newton’a telmihle başlayan kitaptaki şu dizeler çekim yasası varoluşla ilişkilendiriliyor: “Bir yer özlemi, düşmek için / doğru zamanı kollamaz / Kendiliğinden düşen çekimin adını alır. // Düşen bir elmanın mesafesi, / dikkat çekmek istedi.” (s. 399). Çekim yasası, kendi iradesi dışında eşyanın tabiatında yer edinmiştir. Canlı cansız her şey yeryüzüne düşmeye mahkûmdur. Düşmek için doğru zamanın kollanamaması insan için maddi koşulların sonucudur. Varoluş her zaman düz çizgide ilerlemeyen, düşüş ve kalkışa maruz kalan süreç içinde gerçekleşir. Göç etmek durumunda bırakılmak da bu yasaya bağlı gelişir. Çekim, bir yasa olarak insan yaşamında ve doğada her şeye hükmeder. Evrimsel süreçte insan; çekime adaptasyon sağlar, çekimden etkilenir, çeşitli zorluklarla karşılaşır; bu süreç bazen kolay, bazen sancılı geçer ama nihayetinde her şeyin çekime tabi olduğu gerçeği değişmez.

“Olan her şey çekilir.

Rastlantıyla, sert, yumuşak, geçici, güvenle,

uyarak, salınarak, duraksayarak, katlanarak,

bekleyerek, uyanarak, uydurularak,

çırpınarak, yığılarak, kolayca, zorca,

bağışlanarak, öfkeyle, hünerle, saklı,

çizili, boyanmış, buluntu;

Avluda duranlar, evin dışı,

mutfak rafları, askıda kalanlar,

denizler, göller, okyanuslar, bardaktaki su

yazmadıklarım, unuttuklarım, senin unuttukların:

Olan her şey çekilir.” (s. 403).

Çekim Yasası’nda yer alan kavramlardan dokunma, düşme, eksen, ağırlık merkezi, yer değiştirme bir bütün olarak hissetmeyle bağlantılandırılıyor. Bir fizik yasası olarak çekimin zorunlu olduğu yönündeki gerçek, hissetmeden bağımsız gerçekleşmez; çekim süreci özne üzerinde hissetme sonucunda belirli izler bırakabilir. Çekim, biçimi değiştirebilir fakat anlama/öze etkide bulunamaz: “Çekim, / biçimi değiştirse de anlamı değiştirmez. / Yine de o olmadan cümle kuramazdık.” (s. 405). Aynı şekilde göçe bağlı zorunlu yer değiştirme kök/yurt bilinci taşıyan öznede anlama etkide bulunamaz, çekimle yer değiştirilir fakat öz, çevresel şartlardan etkilenmeyebilir. Bir elma çekim yasasına yenik düşse de yerle buluştuğunda o yine elmadır, sadece ağaçtan kopmuş ve mesafenin etkisiyle zedelenmiştir: “Maddede bulunan güç onun direnmesi gereken güçtür, / bu daha zor gitmekten.” (s. 406). Bu dizeler gitmenin zorluğunu değil, kopuşa direnme gücünün öznenin bütünlüğündeki yerini gösterir. Uzak mesafelere gidilse de kişi kopup geldiği yeri, bütünlüğünün bileşeni olarak koruyabilir; bu direniş, gitmekten daha güçtür: Yer değiştirilse de anılar, çocukluk, insan ve doğayla kurulan ilişkiler insanın özünde taşıdıklarıdır. Bu bağlamda astronomi-fizik-şiir yakınlaşması, insanın yaşam yolculuğunun sembolik sürecini işaretler; taşın yerinde ağır olduğu, her yaşamın oluşturduğu kütleyle yolculuğa çıktığı ve bu kütlenin bulunulan yere göre değer/anlam kazandığı şu dizelerde belirginleştiriliyor: “Beden ve kütle değişmez, ağırlık ise nerede olduğuna göre değişir / Aya ilk bastığın günü hatırla, / çekirdeğindeki çekim gücünü, biriktirdiğini.” (s. 402).

Çekim Yasası, Nihat Özdal’ın diğer şiir kitaplarındaki gibi tematik şekilde yapılandırılmıştır. Ebat açısından bir fanzin sınırında yer alan şiirler, şairin belirttiği gibi kütle ve ağırlığın bulunduğu yere göre değer kazanması açısından anlam kazanmaktadır.

11. Kumaş

Nihat Özdal’ın Kumaş kitabı 2023’te yayımlandı. Düğme ve Makas ile kavramsal yakınlık ve bütünlük açısından diğer şiir kitaplarıyla da izlek ve biçim bağlamında Kumaş kitabı tamamlayıcı bir bileşen olarak şairin poetikasındaki yerini alıyor. Medeniyet, varoluş, ilerleme, doğum, ölüm, tasarım, kumaş türleri etrafında üretilen izlekler kitaptaki şiirlerin merkezini oluşturuyor.

Kumaşın insan yaşamındaki yeri önemlidir: Dünyaya gelen insan kundağa alınır, ölen insan kefene sarılır. Bu iki eşik arasında kalan yaşam, kumaşın içinde geçer. Makasla biçim verilen kumaşlar birbirine dikişlerle eklenir, üzerine açılan ilikler ve dikilen düğmelerle giysi olma niteliğine kavuşur. Kumaşın üretilme, işlenme, tasarlanma süreci insan yaşamıyla benzerlik taşır, kitabın ilk sayfasında yer alan ifadede kumaşın çok anlamlı bir varlık olduğu vurgulanıyor. Kumaş-varoluş-yaşam ilişkisinin Özdal’ın şiirlerine ne şekilde yansıdığının gösterilmesi için kitaptaki şiirleri incelemek gerekiyor.

Tematik şekilde yapılandırılan kitabın ilk şiiri diğer kitaplardaki gibi belirli bir sırada diziliyor. Bu sıralama, insanın dünyada bulunma/var olma süreciyle bağlantılandırılıyor. “Kundak” şiirinde bir bedenle dünyaya gelen insanın kumaşlar için doğduğu belirtiliyor: “Bizi insan yapan ilk / şey sarınmak, / bağlı olduklarımız bize beden verir // kumaşlar için doğarız.” (s. 411). Çerçeve gibi kumaş da Özdal’ın poetikasında özel bir öneme sahiptir. Kumaş bienali düzenleyen şair için bu dizelerde geçen “sarınmak” ve “bağlı olduklarımız” ifadeleri şiirin iletisini oluşturuyor. Kumaş için doğduğumuz, insanın tarihi düzleminde değerlendirildiğinde dinî anlatılarda geçen incir yapraklarıyla örtünme hatırlanabilir.

Kumaş, bitkilerden elde edilen bir varlıktır. İlerlemenin ölçütü, bedenin korunması ve özel yaşam alanı çerçevesinde kumaş-insan birlikteliği süreklidir. İnsan, kumaş için doğsa da kumaş da insan için vardır, bu yönden iki varlık karşılıklı ilişki içerisindedir. Var ve “yok” olan insan sarınmak zorundadır, doğumdan itibaren anne karnının yerini kundak alır. Bu bağlamda kitabın son şiiri “Kamîs, İzâr ve Lifâfe”, yeryüzünden göçe özdeş ve yeni bir eşik diye nitelendirilebilecek ölüm gerçeğine yöneliktir. Kumaşa sarılıp gömülen tek varlık, insandır: “Kumaşların içinde ikamet ederiz ve bizim boşalttığımız yerde / başkaları tarafından doldurulur. // Bu dünyanın ötesinden bir kumaşa ihtiyacım var.” (s. 447). Varoluşun insan türü için sürekliliği bu dizelerde açığa çıkarılıyor. İnsan, dünyaya geldiğinde türdeşinin bıraktığı boşluğu doldurur; dünyadan ayrıldığından bıraktığı boşluğu yine türdeşi doldurur. Doğum-ölüm birbirini bütünleyen süreçler olarak varoluşun bileşenleridir. Kumaşın içine doğuluyorsa dünyadan ayrılma durumunda kumaşı dolduran yine insandır. İnsan oldukça kumaşa ihtiyaç duyulacaktır. Çağrışımın etkisiyle şairin de belirttiği gibi kumaşın çok anlamlılığı dikkate alındığında kumaş, insan için varoluş göstergesidir, ontolojik bir işarettir.

“Atkı” şiiri; kalıplar, çerçeveler, çekim yasası, düğmeler, kategoriler ve öznellik bağlamında değerlendirildiğinde yine geometrik bir betimlemeye ulaşıldığı görülüyor: “Dışımızı saran kumaşların atkıları ve ağırlıkları / tutumlarımızı belirler. / Nefesi, hafifliği, yumuşaklığı bedenlerimizden / daha iyi anlatır.” (s. 414). Bu dizelerde geçen “dışımızı saran”, “ağırlıklar ve tutumları belirler” gibi ifadeler Özdal’ın poetikasındaki çerçeve kavramıyla ilişkilendirilir. Dışımızı saran kumaşların oluşturduğu ağırlıklar tutumuzu belirliyorsa çerçeve ve parçalar kavramından bağımsız şekilde bu şiirin incelendiğinde çözümleme eksik kalacaktır. Burada kumaş ve atkı sembol olarak belirir. Bu bağlamda bazı kumaşlarda giderilemeyecek mesafede bulunan hatalar, kumaşın “kayıp” olarak ayrılmasına yol açar, bu ifadeler “kayıp kumaş” bağlamında bazı yaşamların içinde bulunduğu çıkmaza denk düşüyor: “Eğer hataların sayısı çok fazla ise kayıp olarak ayrılır.” (s. 419). Şiirin bu içerikte inşa edilmesi “Hatalar” şiirinde geçen defo, düğüm, gerginlikler ve gevşeklikler gibi kavramlarla anlam kazanıyor: “Düğümler içinde yaşarız. Hatalar yaparız. / (…) / Aralıklar hayatın akış çizgisinde defolar oluşturur. / (…) / Gerginlikler ve gevşeklikler daha hızlı yıpranıp dağılmamıza yardımcı olur. / Kumaştaki hatalar kendi yaşam biçimlerimizi oluşturur.” (s. 418). Şiirin yüzeyinde nesnel kavramların -birer sembol olarak- kullanılması, çağrışımların derine indirilmesi Nihat Özdal’ın poetikası için önem arz eder.

“Dikiş” şiirinde yaşantı, iz ve bellek süreci kumaşın işlenmesi üzerinden veriliyor. Tabula rasa (boş levha) gibi dünyaya gelen insan, işlenen ve kendini işleyen bir varlıktır. Kumaşın gittiği her yere taşıdığı dikiş izleri ve derinlik ile belleğini gittiği yere taşıyan insan özdeştir: “Dikişler, ilerlediği kumaşta işaretler bırakır. Bu derinliği her yere kendisiyle götürebiliriz.” (s. 416). İnsan yaşamı gibi dikişler de kumaş üzerinde “ilerler”. İlerleme tekil yaşam bağlamında zamanın ve yolun akışıyla ilişkilidir: Hayat bir yolculuktur, zaman ise akış hâlindeki nehirdir. Her ilerleme iz ve derinliklerle sürer. Özdal’ın biyografisiyle ilişkili şekilde yaklaşılabilecek bu şiirdeki “derinlik” kavramından hareketle dalgıçlık deneyiminin “Neopren” şiirine yansıdığı görülüyor, suyun hissedilmesi açısından bu kumaş türü poetik önem taşıyor. Şiire başlığını veren isim, dalgıç giysisinin imal edildiği kumaş türüdür. Attila İlhan’da görülen “meraklısına notlar” şeklinde kitabın sonuna konulan bölüm, Özdal’ın kitabında da görülüp bu şiir hakkında bilgi veriliyor. Diğer insanlardan farklı şekilde Nihat Özdal’ın doğduğu eve dönmesinin tek koşulu dalgıçlıktır. Bu yönüyle dalgıçlık köklere ulaşmada bir zorunluluktur, hem suya hem belleğe dalınıyor. Suda başlayan yaşam, anıları barındıran bir kütleye dönüşüyor. Dalgıç kıyafetinin üretildiği kumaşın Türk şiirine girmesi tesadüf değildir, bu kumaş türü eve yolculuğu sağlayacak araçlardandır.

Neopren: Şiirin ilk adı “Dalış Çanı” idi. Buzdokuz dergisinin Mart-Nisan 2021 sayısında yayımlandı. Söğüt ağaçlarından atlayarak başladığım kendi su sporları tarihimde, ev bark sular altında kalınca, doğduğum eve dönme merakım dalış ile tanıştırdı. Dünyanın farklı yerlerinde dalsam da insan bir şekilde eve dönmeli…” (s. 451).

“Kaşmir” şiiri şairin biyografisi özelinde değerlendirildiğinde dağ keçilerinden elde edilen bu kumaş türü; insan-doğa bütünleşmesinin sağlanmasında, insanın doğadan kopuşunun anomalisini aşmada bir gerçeğe ışık tutuyor. Terk edilen yöre pastoral anıların gerçekleştiği kökleri oluşturuyor. Kaşmirden bir kumaşın giyilmesi, onun elde edildiği dağ keçilerini “taşımaya” dönüşüyor. Pastoral yaşama ait anılara sahip insanlar için bu tür giysilerin deride hissedilmesi belleği harekete geçirip belirli duyguları canlandırır. Dokunma duyusu tarafından alınan uyarının beynin amigdala bölgesinde yapılandırılarak kazandığı anlam özneldir.

Deri kitabında görülen insan-hayvan ilişkisi ve av karşıtlığı Kumaş’ta da görülür. “Halı Hayvanları” şiirinde halılara işlenen hayvan türleri ve bu figürlerin hangi sembole denk düştüğü “Develer zenginliği, / Atların hızı, / Aslanlar zaferi, / Filler gücü, / Balıklar bolluğu, / Anka kuşu ihtişamı; // Hayvanları incitmeden yürüyorsun.” (s. 421) dizelerinde açık hâle getiriliyor. Halıya işlenip adı zikredilen hayvanların ortak özelliği bilinçli bir tercihin sonucunda tasarlanmış olmasıdır. Pragmatizm gereği bu hayvanlar insandaki güç istencinin, ideal konumun, arzuların sembolüdür. Bir eşeğin halı tasarımına alınmaması bu motivasyon ve pragmatizmle ilgilidir. Son dizede yer alan “incitmeme” ifadesi hayvan sevgisinin dışavurumudur. Bu tespiti “Sarasa” şiirinin içeriği doğruluyor: “Sadece dokumak için geçen zamanı izliyoruz. Kumaşlar üze- / rinde nakışlar, özlemler, arzular, hatıralar, amansız güç arayışları; / İç içe geçen desenleri ve sembolleri çözüyorum. / Anılara ve tarihe bakmak bazen sökmeyi gerektirir.” (s. 430).

Kumaş türlerinin kullanım alanlarına dair kaleme alınan şiirler Kumaş kitabında dikkat çekiyor. “Müslin” şiirinde egemenlik ve ülke kavramlarında sembol niteliği taşıyan bayrak işleniyor. Bayrak, parçaların tarihi ve çerçeve düzleminde algılandığında her ülke, kültür ve inanç için çizilen sınırların sembolüne dönüşüyor. Bu bağlamda giysinin insan tarihindeki önemi; yerleşik yaşam, tarım ve ilerleme düzleminde “Libas” şiirine yansıyor: “Saklanmak üzere girdiğimiz bir yerdi / toprağı işlemeye başlamadan önce, / ilk evin taşlarını toplarken / çıplaklığımızda hiçbir şey olmadığını fark edince giyindik.” (s. 412). Neolitik Devrim’e kadar geçen binlerce yıllık süreç giyinme eşiği üzerinden dört dizede özetleniyor. Toprağı işlemek, ilk evin taşlarını toplamak yerleşik hayatla; yerleşiklik giyinmeyle ilişkilendiriliyor: Giyinme ile ilerleme aynı süreçte yer ediniyor.

İlerleme-modernleşme, günümüz kapitalist toplumsal düzeninde tüketime ivme kazandırıp kumaşın insan sağlığına zararlı işlemlerden geçirilmesine neden olmuştur. “Denim” şiirini Bingöl’ün Taşlıçay köyündeki kot taşlamadan kaynaklı ölümcül hastalığa yakalanan 75 gence yazdığını “meraklısına notlar” bölümünde belirten Özdal, bu nedenle taşlanmış kot giyemediğini vurgulayıp okuyucuya da bu tür kot giymemesi için çağrıda bulunuyor. Bu şiir, Özdal’ın poetikasının şair-şiir-okur-toplum ilişkisini yansıtan boyutunu teşkil ediyor. “Denim”, toplumcu gerçekçilikten öte vicdani ve toplumsal sorumluluk düzleminde inşa edilmiş bir şiirdir.

12. Harita

Mekân, konum, hareket, yön, varoluş ekseninde kaleme alınan Harita kitabı 2024’te yayımlandı. Harita kavramı, varoluş açısından yön arayışı ve konumlanma ihtiyacı bağlamında öznel sınırlara çekiliyor. Varoluşun yön arama ve ne olunduğu ilişkisi içerisinde sorgulanması şu şekildedir: “Çoğu yerde kaybediyorum kim olduğumu, nerede olduğumu. / Bir haritaya ihtiyacım var.” ve “Gerçek bir dağ olmak için kendi iç mücadelesini veriyor.” (s. 457, 461). “Olmak” eyleminin üç kez sarf edilmesi var olma konusundaki eminliği ve öz/anlam arandığını vurguluyor, öz inşası içsel bir sürece tekabül eder. Anlamın/özün inşa edilmesi için haritaya ihtiyaç vardır. “Çoğunlukla kaybolsan da sahip olabileceğin tek şey / haritadır.” (s. 464) ifadesinden önceki yaklaşımda kaybolunsa bile haritada nerede olunduğunun bilinmesi gerektiği belirtiliyor. İnsan, bir haritada kaybolur; harita her yönden sınırları belirli bir bütünlüğe sahiptir. Kaybolmak kişiyi hiçbir şekilde haritanın dışına çıkarmaz: “Sadece bir yere gitmek değil, kaybolmak da önemli. / Haritadan çıkmak isterken bile, onda dolaşmak zorundasın!” (s. 466). Kaybolma konusunda harita, çelişik bir yapı içerir çünkü kaybolma, haritanın içinde gerçekleşir. Harita, sınırları çizendir, bir “çerçevedir”.

İnsan varoluşuna Nihat Özdal’ın yaklaşımı şiir öznesinin (aslında şairin kendisi) ifadeleriyle şekilleniyor. İnsanın ontolojik çıkmazı materyalist bir zeminde anlamlandırılıyor: “Dünya, ben gözlemeye başlamadan önce de vardı. Yanılsamalar da vardı.” (s. 458). Maddi gerçeklik bu olsa da öznel izlenim sadece dünyayı temsil etmekten öte yeniden üretir: Dağ, ova ve nehirlerin tek başlarına bir anlam ifade etmediği, bir araya gelmenin parçaları olduğu vurgulanıyor.

“Parça” kavramı Özdal’ın poetikasında bütünlük kapsamında anahtar görevi üstlenip Harita kitabında ortaya yeniden çıkıyor. İnsanın anlam arayışında parça-bütün ilişkisi içsel dengeye ulaşmada önemlidir. Bu aşamada okuyucuya hitap sayılabilecek şu ifadelere rastlanıyor: “Bu harita sana bir dağ göstermeyecek, kendi dağını bulman için yaptım” (s. 459). Haritanın öznel şekilde yapılandırıldığı açık hâle getiriliyor. Somut harita bütün insanlar için ortak bir maddi göstergedir fakat varoluş-öz ilişkisinde harita soyut ve öznel nitelik kazanıyor. Maddi-somut haritanın nesnel yönüne değinen dizelerde ilk haritalar çizilene kadar dünya diye bir yerin bulunmadığı, ilk haritaları çizerek dünyayı bizim icat ettiğimiz vurgulanıyor.

Haritaya yansıtılan geometrik ögelerden sonra dünyanın düz mü yuvarlak mı olduğuna yönelik tartışmaya göndermede bulunuluyor: “Dünya düzken daha temkinliydik, ucundan düşmeye çekiniyorduk.” (s. 460). Düz algısından yuvarlak tespitine geçiş ilerlemecilik ve modernite bağlamında insanın bütünlüklerinin parçalanma sürecini başlatmıştır. Bütünlüğün sağlanması kerpiç evleri bulmaya, kırlara ulaşmaya, başka renkleri keşfetmeye, uzaklara doğru gözlerimizi dikmeye, içe doğru gitmeye bağlıdır. Harita; kahverengi, yeşil ve mavi gibi sınırlı sayıda renkle çizildiğinden doğanın renk zenginliğini silmiştir.

Harita; tematik, nehir şiir ve ebat olarak şairin fanzin serisinde yer alan bir kitaptır. Geometri, ekolojik ve coğrafya ile şiir aynı potada bir bütünü oluşturmuştur. Poetik düzlemde bir “parça” sayılabilecek şiir; diğer disiplin, sanat ve bilim dallarının verileriyle “bütünlüğe” kavuşturuluyor.

13. Mülkiyet Fikri

Tarihte toprağın işlenmesinin ardından yerleşik hayata geçiş süreci hızlanmıştır. Bir toprağın etrafının çitle çevrilip mağaradan evlere geçiş özel yaşamın yanı sıra kolektivizmin dağılmasında önemli bir eşik oluşturup özel mülkiyeti geliştirmiştir. Özel mülkiyetin gelişmesiyle sınırlar, kategoriler, parçaların tarihi yazılmaya başlanmıştır. İdari birimlerin, efendi-köle ve egemen-ezilen ilişkisinin, doğaya “hükmetme” yanılsamasının başlangıcını gerçekleştirmiştir. Bu sürecin insan üzerindeki etkilerini merkeze alan Mülkiyet Fikri kitabı 2024’te yayımlandı. Özdal’ın toplu şiirleri içinde yer alan son kitaptır.

Nihat Özdal, Mülkiyet Fikri’nde özel mülkiyete mesafeli bir duruş sergiliyor. İçkin nitelikteki yaşamın anlamı ve bütünlük dengesi mülkiyetin önüne geçiriliyor. Önceki kitaplara yansıyan öz/anlam inşası mülkiyet edinmeden daha değerli kılınıyor: “Kendine ait olman, / senin en büyük mülkün.” (s. 471) ve “Neyin benim olmadığını biliyorum. Küçük anlar, benim olduğunu düşündüklerim sadece bu kadar.” (s. 475). Varoluşu anlamlı kılan küçük anlar, bellek, yaşamın güzellikleri “çerçeve” içine alınıp bu maddi sınırların dışına çıkarılıyor çünkü şaire göre “Değer nedir? Bir nesnenin veya duygunun değeri ancak onu nasıl yaşadığın ya da hissettiğin ile ölçülebilir.” (s. 476). Değerin ne olduğuna yönelik soru, okuyucuyu bir sorgulamanın içine çekiyor. Günümüz kapitalist toplum düzeninde tüketim esas alındığında değeri belirleme ölçütünün metaların değişim değeri (para) olduğu söylenebilir. Bu değer tüketime bağlıdır, tüketilemeyen ise yaşamın anlamı, duygu ve içsel bütünlüğü sağlayan değerlerdir. Metalara “ihtiyaç” kapsamında değer verildiği gibi değerler metaya sahip olmayla zarara uğratılabilir. Günümüz insanının içine düştüğü anlam kaybı sahip olma yanılsamasıyla gerçekleşir. Özdal, kaleme aldığı şiirlerde sahip olmayı değil; “olmayı/oluşu” ilke ediniyor. Dünyanın kalıcı, insanın geçici olduğu gerçekliği bağlamında eşyalar da giysiler gibi insana ait olmadan devir-teslim döngüsüne tabidir. Zaman ise insan için vardır, maddi gerçeklik sayılan “taş” özelinde insan dışı varlıklar için zaman insan dışındaki varlıklar için bir açmaza işaret etmez.

“Herhangi bir taş kadar uzun kalmayacaksın. Sahip oldukların zamanla başkasının olacak, bir ev, araba kitaplar, aynalar, tabak, masa, sevdiklerin, sevmediklerin, bedenin de dâhil bunlara. Taş aynı kalacak, senin zaman diye bildiğin şeyin çok ötesinde.” (s. 474).

Nihat Özdal’ın şiir dünyasında Mülkiyet Fikri, önceki kitaplarda ortaya konan “düşünce, önerme ve duygular” için okuyucuya bir “çerçeve” ve kavram seti sunuyor. İnsanın anlam arayışı; bütünlüğün kurulmasından, mülkiyet çabasından vazgeçişten, zamanı ve doğayı hissetmekten, varoluşun tekil insan merkezinde geçici olduğu bilincinin geliştirilmesinden, parçaların birleştirilmesinden geçmektedir.

Dil, Biçim, Beslenilen Kaynaklar Açısından Yük Yeri

Nihat Özdal’ın ilk şiir kitaplarından itibaren didaktik ve nesnel bir dil kullanılır fakat bu, yüzeyde görünendir. Söz sanatları devre dışı bırakılmıştır. Çağrışımlarla zenginleştiren sözcüklerin kavram alanı genişletilip şiirin derinine yerleştirilir. Dilin kullanımı hissetmeyle bağlantılandırılır.

Dilsel sinestezi; zaman, ses ve kokuyla temas biçiminde yapılandırılır: zaman, ses ve kokuya dokunmak. Dokunma, temasla gerçekleşip parçaların bütüne kavuşmasında önemli bir duyudur. Bu bağlamda işitme duyusunun kavramı olan sese dokunma duyusu aktarılıp ses, temas edilen bir fenomene dönüştürülür (dokunma>işitme): “Derideki ısı kaybını önlemek için, / Ses, küçük parçalar hâlinde gelir; / kalır.” (s. 241). Aynı şekilde renk, dokunma duyusuyla hissedilir (dokunma>görme): “Bir derin olduğunu ilk ne zaman hissettin? / Renkleri nasıl gördüğünü, kavrayışı, çabayı, teri, azalmayı, beklemeyi… Bu amansız ve birden biredir.” (s. 271). Bu ifadelerin Deri kitabında geçmesi duyuların, dokunmadan bağımsız hissedilemeyeceğini gösteren bütünleşik duyu deneyimine dairdir. Parça-bütün kavramı Özdal’ın poetikası kapsamında değerlendirildiğinde duyuların birleştirilmesi duyusal kavramların bilinçli şekilde çaprazlandığı görülür. Görme duyusuna ait renk fenomeninin işitme duyusuna ait dile/konuşmaya aktarımı özgürlük, yolculuk, mekân tutma üçgeninde yapılandırılır (görme>işitme): “Ayrılmam için mavi bir yalanla sen / kanadın tutkusunu, hep içinde sakladın.” (s. 131).

Nihat Özdal’ın şiir dilinin evrenini açıklamak için beslendiği kaynaklara değinmek gerekir. Fizik, geometri, tekstil, dalgıçlık, coğrafya, doğa, anatomi, müzik ve astronomiye ait kavramlar şiir dilini ve içeriği besleyen kaynaklar arasındadır. Bu yönden Özdal’ın beslendiği kaynakların çeşitliliği poetikası açısından yapbozun parçaları niteliğindedir. Varoluş ve öze dair yöneltilen sorular şiir dilinde istifham sanatının kullanmasına denk düşer. Yabancı sözcüklerin ve çeşitli disiplinlere ait terimlerin kullanılması şiir dilinin diğer bileşenidir.

1980 sonrası Türk şiirinde belirginleşen somut-görsel şiir Nihat Özdal’ın şiirlerinde yeniden üretilir. Bu bağlamda bir kuşun nehirle ilişkisi ve hareket biçimi “uçsam” ve “aksam” sözcüklerini oluşturan harflerin görselliği temsil edecek biçimde sayfada konumlandırılmasıyla sağlanmıştır. Koyu yazılan puntolar da görsellik ve vurgulama açısından değinilmesi gereken poetik özelliklerdendir. Çerçeve kitabında her sayfaya boş bir çerçeve çizilip altına şiir yazılması kitabı sergi formuna yakınlaştırmıştır.

İlk kitaplarını haiku biçiminde kaleme alan Özdal, kısa şiirler yazmıştır. Dizeye sadık kaldığı gibi mensur şiir biçimini de kullanmıştır. Az sayıda kavramı birbiriyle ilişkilendirip çağrışım, sembol ve örtük iletiyi ön plana çıkaran şair, sözcük tasarrufunda ısrar etmiştir. Anlatının imkânlarından yararlanan Özdal, küçürek hikâyeyi çağrıştıran metinler de yazmıştır. Birçok şiirinde aforizma niteliğindeki ifadelere yer vermiştir.

Nihat Özdal’ın şiirlerine yansıyan, sular altında bırakılan Halfeti otobiyografik etki bağlamında poetikasında önemli bir yere sahiptir. Halfeti sadece bir ilçe değil, Özdal özelinde doğa, insan, gelenek, kültür ve kök gibi insan bütünlüğünü sağlayan çağrışımları içerir. Bu izler, şiirin beslendiği kaynakların başında gelir.

Sonuç: Parçalardan Bütüne Ulaşan Şiir

Nihat Özdal’ın Yük Yeri kitabında yer alan şiirlerde modernite, ilerlemecilik ve dijital dönüşümünün parçaladığı bütünlükler arasında öz inşasına yönelen birey görülür. Türk şiirinde Melih Cevdet Anday ile sıkça anılan “düşünce şiiri” Nihat Özdal için de geçerlidir. O, hissetmeyi esas alır fakat hissetme, düşünce ve sorgulamadan bağımsız gelişmez. İnsanın içsel dengesi ve bütünlüğünü sağlayan parçaların bir yapboz misali birleştirilmesi için deneysel şiirin imkânları kullanılmıştır. Sınırlı sayıda sözcüğün zengin çağrışımlarla şiire alınması söz konusudur. Bu dilin kurulmasında farklı disiplin ve kavramlara başvurulmuştur.

İnsanı oluşturan bütünlüğün parçalanması küreselleşen kapitalist toplum düzeninde ivme kazanıp göç, köksüzlük ve doğadan kopuşu hızlandırmıştır. Medya ve internetin değişen dünya koşullarında birey üzerinde oluşturduğu etkiler şiirin lirizm boyutunda yer alır. Metaların dünyasına hapsedilen insan gerçeği karşısında Özdal, “özel” mülkiyet fikrini reddeder. Doğadan kopuşun yanı sıra teknoloji, dijital araçlar ve tüketime mahkûm edilmeye karşı direnen/direnmeye çalışan birey için Özdal’ın şiirleri betimleyici nitelik taşır. Sular altında bırakılan Halfeti’den göç edip kapitalist toplum düzeninin hâkim olduğu kent ve metropollere geliş doğa-kent karşıtlığını göstermesi açısından önemlidir. Şairlerin doğadan kopuşu ve doğayla bütünleşme yolculuğu, İthake’ye ulaşmaya çalışan Odysseus misali sancılı bir süreçtir. Doğaya verilen önem, av karşıtlığını şiire yansıtır.

Sınırlarla ayrılan kültürler, diller, yalnızlaşan bireyler, kolektivizmin yitimi, inançlar, gelenekler birer parça niteliği taşır. Bu parçaların arasına somut ve soyut biçimde çekilen sınırlar, parçaları birbirinden soyutlayan çerçeveler modern insanın çıkmazıdır. Doğrusal ve döngüsel ilerleme, çizilen sınırlar, kalıplar, ön yargıların keskin hatları, mekânsal yer değiştirme modern yaşamın geometrisi şeklinde Nihat Özdal’ın şiirlerinde “çizilir”. Gestalt kuramının savunduğu tez Özdal’ın şiir dünyası için geçerlidir: Bütün, kendisini oluşturan parçaların toplamından farklı bir anlama sahiptir. Ayrıca derinin temas duyusundaki rolü özne-çevre bütünleşmesi ve çevreyi hissetme düzleminde konumlandırılmıştır. Temas; renk, ses ve zamanla birleştiğinde bireyin duyularını bir bütün hâline getirir. Bu bağlamda Düğme, Makas, Harita, Çerçeve kitaplarında yer alan şiirlerin paydaşlığı parça-bütün ilişkisi kapsamında yaşamın geometrisini göstermeye yöneliktir.

Yaşamın geometrisi makas, düğme, kumaş, harita gibi nesneler üzerinden gösterilmesi dolayısıyla Nihat Özdal’ın poetikası nesne şiiri (objeckt poem) kapsıyor. Nesne şiiri geliştiren dizelerde eşyanın tabiatı gözlemle açığa çıkarıldığından duygular yüzeye çıkarılmıyor, gözlemin nesneye odaklanması devreye giriyor. Bir makas ya da düğme gözlenirken onun nasıl imal edildiği, biçimi, çalışma prensibi ya da özelliklerine odaklanılıyor. Gözlemlerin dilsel zeminde ifade edilmesi sırasında ortaya çıkan kavramlara sembollere dönüştürülüyor. Özdal’ın poetik gücü, nesnelere dair ifadeleri varoluş-öz-yer edinme üçgenine yerleştirmesiyle belirginleşiyor. Ayrıca nesneler, özel mülkiyetin reddi düzleminde değerlendirilebilir.

Nihat Özdal’ın şiir kitapları tematik bütünlük arz eder. Her kitap kendi içinde nehir şiir gibi tek şiiri oluşturur. Bütünlüğe önem veren şairin kitaplarını bu şekilde kaleme alması bilinçli bir tercihe bağlıdır. Parçalar gibi şiirler de birleştiğinde bütünlüğe kavuşur; ortaya çıkan tablo, parçaların toplamından farklı bir anlama ulaşır. Bu şiirlerde varoluşun sorgulanması ve öz/anlam inşası mekân-zaman tartışması boyutunda ifadelere dökülür. Şiir öznesinin özelinde dizelere akseden duygu ve düşünceler modern yaşamda var olmaya çalışan bireyin sesiyle görünür kılınır. Bu yönüyle Nihat Özdal’ın şiirinde tekil insanın sesi duyulsa da günümüz insanın yaşadığı anomali betimlenir, öyküleştirilir. Bu açıdan göç, yersizlik, bellek, anı, iz, parça, bütün, dağılma, sınır, doğa, yabancılaşma, yolculuk, anomali, varoluş, öz/anlam Nihat Özdal’ın poetikası için zaman-mekân bağlamında anahtar kavramlardır.

Tematik şiir kitapları yazan Nihat Özdal bazı dönemler fanzin bazı dönemler “kitap” ebadındaki eserlere imza atan üretken bir şairdir. Deneysel şiirin imkânlarını insan çıkmazı/gerçeği karşısında kullanıp okuyucuyu bir sorgulama sürecine davet eder. Ekolojik tahribatlar, savaşlar, göçler, kapitalist kentleşme, yalnızlaşma, doğadan kopuş, aşınan gelenekler; tüketim ve teknolojiyle kuşatılıp güvensiz bir dünyada ve risk toplumunda yaşamak zorunda bırakılan, makaslarla bütünlüğü yitirilmiş insanın -yaşamın- anlamına ulaşmada ve öz inşasında kıstırıldığı çerçeve Nihat Özdal’ın şiirlerinde estetik forma sahip seslere dönüşmektedir. Sonuç olarak, Nihat Özdal’ın poetik yolculuğunu izlemede Yük Yeri günümüz Türk şiiri açısından önemli bir yere sahiptir.

Özdal, Nihat (2024). Yük Yeri. İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi.