Yaşamın Geometrisi: Nesnelerin Yük Yeri – I

Aytuğ Tolu

1984 Halfeti doğumlu Nihat Özdal’ın ilk şiir kitabı Google’dan Önce 2010’da yayımlanıp Memet Fuat Genç Şiir Ödülleri ve Homeros Şiir Ödülleri’ne, 2017’de yayımlanan Deri kitabıyla Homeros Şiir Ödülleri’ne değer görüldü. Üretken bir şair olan Nihat Özdal’ın kitapları 2024’te Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından Yük Yeri başlığı altında toplu şiirler biçiminde yayımlandı. Şairin biyografisinde çağdaş sanat, gastronomi, edebiyat, kokular, müzik, müzecilik alanlarında disiplinler arası çalışmalar yürüttüğü bilgisi geçiyor. Kitapları birçok dile çevrilen Özdal’ın disiplinler arası çalışmaları şiirlerine yansımıştır. Halfeti’nin sular altında kalması sonucunda yaşanan göç gerçeği, mekân tutamama, varoluşun sorgulanması Özdal’ın şiirlerinde otobiyografik izler bırakmıştır. Bu izler, aynı zamanda şairin beslendiği kaynakların en önemlilerindendir. Bu yazımızda Nihat Özdal’ın şiir dünyası; içerik, biçim, dil, poetika yönünden bir bütün olarak değerlendirilecektir.

1. Google’dan Önce

Nihat Özdal’ın ilk şiir kitabı Google’dan Önce 2010’da yayımlandı. Kitaba adını veren internet arama motoru Google, milenyum olarak adlandırılan 2000’li yıllarla başlayan dijital dönüşümün önemli bir sembolüdür. Önce bilgisayarlara sonra cep telefonlarına yerleştirilen Google; insanın doğadan, çevreden ve insanlardan kopuşunun eşiğini oluşturuyor. Bu sürecin bir önceki aşaması televizyonun evlere girmesidir. TV, insanı eve hapseden, pencere ve ekrandan kendi dışında kalan gerçekliği seyrettiren dijital dönüşüm araçlarındandır. Bu noktada ortaya çıkan yabancılaşma “Odanın köşesinde öyle / kendimi seyrediyorum: // reklam arasında // ipek yoluna (b)akan pencerede / az önceydi gözleri, // o hafifleyen suları demliğin / kanal değiştiriyorum sonra / tüm yolcular aynı hüzünleri tükürüyorum dolmuşa…” (s. 12) dizeleriyle şiire yansıyor. Evdeki insan ancak reklamlar ekranda göründüğünde dönüp kendini seyretme “fırsatı” bulur. İpek yoluna bakan pencere şairin doğup büyüdüğü topraklara gösteriyor. İpek yolu, aynı zamanda dışarıda akan yaşamın dinamizmidir fakat evde kalıp TV seyreden insan durgunlukla maluldür. Teknoloji-insan-doğa üçgeninde yabancılaşma evde kendini göstermiştir. TV’den internet çağına geçiş insanlık tarihi için kısa bir zaman aralığında gerçekleşmiştir. Dijital dönüşüm ve küreselleşme insanı esir alsa da insanın iç dünyasına henüz -şiirin yazıldığı yıllarda- tam hâkim değildir: “Google, / düşümden sessizce / geçeni bulabilir misin?” (s. 81). Bugün için düşünüldüğünde dijital dönüşümün nüfuz ettiği alan insanın iç dünyasına kadar sirayet etmiştir; bu dönüşümde dijitalizmin hükmü insanın verdiği “rızayla” gerçekleşmiştir.

Google özelinde dijital tahakkümün kamusal ve bireysel yaşamı işgaliyle Halfeti’nin sular altında kalması aynı döneme denk düşer. Halfeti’yle birlikte Özdal’ın çocukluğu ve ilk gençlik yılları, geleneksel değerler, pastoral yaşam, doğa, anılar ve bir bütün olarak insanın mekânda kök salmasını sağlayan bütünlüklerin bileşimi de sular altında kalır; geride göç, mekânsızlık, kalabalıklara karışmak, yabancılaşmayı bırakır. Bu nedenle ilk şiir kitabında açıkça, diğer şiir kitaplarında semboller ve örtük iletilerle ilişkilendirilen otobiyografik izler Özdal’ın poetika kapısını açan anahtarlardandır: “Bir midyeydi açtım zamanı’* / suyun örselediği çocukluğum / boğuldu sonra.” (s. 80) ve “suya attım tüm dilekleri, / bilemezdim / kaldırma kuvvetine aykırı onlar.” (s. 58). Yaşam suda var olduğu gibi su, birçok yaşama ait anı ve dileği de içine almıştır.

Göç gerçeği, köklerden mekânsal açıdan uzaklaşmayı şart koşar, göç edenin bir gün dönebileceği yeri vardır fakat Nihat Özdal’ın dönebileceği yer sular altında kalmıştır. Göç sırasında yol boyunca yaşanan coğrafi değişimler “O umursamıyor, / şarkılarla geçiyor yolculuk, / portakal bahçeleri, erik çiçekleri, tüm kıyıyı / Güney rüzgârlarına emanet değilim bir çift küfür bomboş.” (s. 19) dizelerine yansıyor. Kıyı ve ağaçların dışında Tuz Gölü, martılar, gitmek duygusu, yolculukta duyulan şarkılar göç sürecine dair ifadelerdir. Kalabalıklara karışmak zorunda bırakılmak, yağmurda ıslanmakta ısrar edip kendi kendine konuşmak, iki adım kaçmak istendiğinde yerinin bulunması göçün birey üzerinde bıraktığı olumsuzluklardır. Pastoral yaşamdan kent yaşamına göçün olumsuzlukları insanı insan yapan bütünlüklerin daha da fazla zarar görmesine neden olur. Bu noktada Google’dan ve Halfeti’nin sular altında kalmasındaki önceki dönemin şiire nasıl yansıdığına değinilebilir. Anılar şiire yerleşir, duyuların ve hissetmenin bu anıların oluşmasındaki etkisi ve bellekte bıraktığı izler geleneksel motifleri şiire taşır:

“Bir güğüm su

kestane kokuları var sobada

ovuşturup ellerini çocuk kandile yaklaşıyor

Hacivat Karagöz bugün de yoktular.” (s. 47).

Halfeti özelinde teknolojik küreselleşmenin yereli egemenliği henüz altına almadığı dönemlerde kırsal-yerel yaşamdaki üretim biçimi de gelenekseldir. Ekmek yapımı bu geleneksel üretim biçimine örnek teşkil eder: “Gördüm, sacın altında tutuşurken / gazeller yığılmıştı dalların altına / ekmeği öyle yaptık.” (s. 73). Şiir öznesinin “gördüm” eylemi tanıklığı vurgulamaya yöneliktir. Ekmeğin yakılan ateşin üstündeki sacda yapımı için “yaptık” diye söylenmesi eylemin “bizi” işaretleyen şahıs ekiyle çekimlenmesini gösterir, geleneksel üretim kolektivizm (imece) yoluyla gerçekleştirilir, “yaptık” eyleminin geçmiş zaman kipinde çekimlenmesi geleneksel üretimin geride kaldığını belirginleştirir.

Dut, kentte manavdan alınırken kırda ağaçtan toplanır. Türkülere de konu olan dut ağacının sallanması sonucunda yere ya da açılan beze dökülen dutlar toplanıp yenilir fakat ekmek yapımı gibi dutu dalından yeme de sular altında kalanlar arasındadır: “Dutu salladık, / tadı çok tatlı / çok uzak.” (s. 70). Tarımsal üretim ilişkilerinin geride bırakılması çamura saplanan saban ifadeleriyle diğer şiirlere yansıyor. Hammurabi Kanunları’na göre saban kırmak suç sayılır fakat teknoloji, dijital dönüşüm, kentleşme ve göç sabanı çamura saplamıştır. Mısır son tanesini düşürdükten sonraki süreçte “yeryüzü benim” diyerek yolculuğa çıkılmasına yönelik geliştirilen ifadeler, mekân-kopuş-yurtsuzluk bağlamında değerlendirilebilir. Erken gelen güzün habercisi son dallarında yeşilliğin kaldığı domates ve tarlayı erkenden kazan köstebek ifadeleriyle verilip küreselleşmiş takvimin dışına çıkılır. Zamanın göreceli yapısı; özneler arasılığa, yerleşim birimleri arasındaki şartlar temelindeki farklılığa ve psiko sosyal tabakalaşmaya dayanır. Domatesin son yeşil dalları ve köstebeğin tarlayı kazması yereldeki ortak takvimi oluştururken yöre halkının zaman geçirme pratikleri özgün deneyimlerle biçimleniyor. Zaman; kent yaşamında hızlı, kır yaşamında yavaş geçiyor gibi algılanır; yöre insanı kent insanından bu açıdan güçlüdür çünkü zaman; insanı kentte, insan zamanı kırda “kandırır”:

“Zaman pek cimri geçmeye

Bir avuç ceviz

Bir avuç üzüm

               Kavurga

Peçiç oyunlarıyla kandırıyor

Kadınlar geceyi” (s. 50).

Çiçeklerle dolu kırlar, keklik, köstebek, kelaynakları, çobanlar, yerel oyunlar, sacda pişirilen ekmekler, papatyalar, sallanan dut ağaçları, soba, kestane kokusu, kuş cıvıltıları gibi zenginliklere sahip yöreden martıların kanat çırptığı, kalabalıklar içinde kendine çekilmeye fırsat verilmediği, hız ve betonun hâkim olduğu kente göç Google’dan Önce’nin pastoral ve lirik yapısını oluşturan motiflerdir.

2. Kanat İzleri

Nihat Özdal’ın Kanat İzleri kitabı 2012’de yayımlandı. Varoluş, yaşam ve zamanın sorgulanması, göç, yolculuk izlekleri geliştiriliyor. İlk şiirlerindeki tanıklık eylemi “gördüm” iken bu eyleme “geldim” ekleniyor. Gelmiş olmak varoluşun ilk aşamasıdır, eşiğidir. Yaşamın sürekliliği materyalist bir gerçeğe tekabül eder fakat birey için yıldızının kayıp yerini karanlığa bırakmasıdır, bu aşamada ağıt devreye giriyor: “Bir yıldız ölünce / ‘bıraktığı boşluğu / geceler doldurur.*” (s. 113). Işık yaşamla, karanlıkla ölümle eşleşir. Varlık-yokluk, birbirini bütünleyen diyalektik çelişkiye sahiptir. Bir başka açıdan göç yaşamdan ayrılmayı kapsar. Göç varsa bir sembol olarak kuşlar (buna ek olarak planör) şiire giriyor. Uçmanın öğretilemediği kanatlara yönelik ifadeler mekân tutma-göç ilişkisinde değerlendirilebilir: “kanatlarını sınayan / martı yavrularına bakarak söyleniyorum’ // Bu yolculuk, / bu şarkı, / bu eksiklik, / bu sınır, / bu toz, / bu yara, / bu geride bıraktıklarım, // kumları örseleyerek / nereye gitsek şimdi?” (s. 137). Göç; yolculuğu, yarayı, tamamlanmamışlık duygusunu, sınırları, köklerinden kopuşu beraberinde getirir.

İlk şiirlerinde mekânla bütünleşen anı, duygu, kök, değer ve geleneklerin yanına ikinci şiir kitabında zaman üzerine geliştirilen ifadeler ekleniyor. Astronomiden yararlanılarak yazılan “Halley” şiirinde ortalama 72 yılda bir görülen yıldız, insan yaşamıyla benzeştirilip öznede sızı ve “ah” çekmeye neden oluyor. Her yıldız kaydığında yerini karanlığa, insan yaşamı gibi 72 yılda bir görülen yıldız da yerini hüzne bırakır. Ortalama 72 yılda bir görülebilecek bir yıldızı savaşlar ve şiddet koşulları nedeniyle görmeye ömrü yetmeyenler vardır. Akşam, şimdi, gece gibi zaman geçişlerinin hissedilmesine yönelik şiirlere de yer veriliyor. “Yolculuklar, Işıklar, Yerler, Kuşlar” diye dört bölüme ayrılan kitapta dünyanın farklı ülkelerinde yer alan çeşitli coğrafi şekillerin şairde bıraktığı izlenimler şiirin beslendiği kaynağa coğrafyayı ekliyor. Doğa; gök cisimleri, kuşlar, coğrafi şekillere kadar bir bütün hâlinde Nihat Özdal’ın şiirinde yer ediniyor.

3. Düğmeler

Nihat Özdal’ın Düğmeler kitabı 2015’te yayımlandı. Tekstil sektöründe kullanılan düğme gibi bir nesnenin Türk şiirinde tematik bir kitabın konusu hâline getirilmesi Düğmeler’in özgün bir yer edinmesini sağlamıştır. Düğme varsa, iliğin de olması gerekir, düğme ilikle anlam kazanır. Düğme; birleşme, ayrılma, iz bırakma, birleşememe kaygısı, eşik, anı, varoluş, mekân tut(ama)ma, göç kavramları etrafında şiirin merkezine yerleştiriliyor.

Düğmeler bir kalıba dökülerek şekil alır. İnsanın dünyaya gelişiyle düğmenin bir kalıba dökülüşü “ilk düğme” şiirinde çağrışımlarla veriliyor. İnsan da düğmeler gibi kalıplara dökülür: dil, kültür, etnisite, din, mezhep, gelenek, coğrafya gibi. Kalıptan çıkan düğme gibi insan da içinde doğduğu şartların sonucunda şekil alır. Kumaşa dikilen düğme insanın toprağa kök salması/yurt edinmesini düşündürür. Düğmelerin bir kavanoza doldurulması insan kalabalıklarını, tek tipleşmeyi ve bireysel farklılıkları çağrıştırır. İlk düğme dünyaya geliş, “on altıncı düğme” çocukluktan ilk yetişkinliğe geçiş olan ergenliği işaretler: “Çocuk olmaktan sıkıldığın dalları budamaya kıyamadım…” (s. 160). Varoluş ve kaygının birbirine içkinliği birçok varoluşçu düşünürlerin üzerinde durduğu bir konudur. Bu bağlamda “Düğmeler kendi yasaları olan kaygılardan oluşur.” (s. 177) ifadesi düğmelerin birleşememe, kırılma, kopma kaygısını işaret ediyor.  Düğmelerin bazen bir giyside yerleri değiştirilip yeniden dikilebilir. Düğmeler de insanlar gibi göçe tabidir fakat insanın olgunlaşma sürecinde göçe rağmen köklere dönme eğilimi geliştirir. Bu bağlamda otobiyografik izler şiire yansıyor: “Hep başladığımız yere döneriz…” (s. 184). Üç nokta işareti yolculuk ve tamamlanmamışlık kavramlarını sembolize ediyor. “Bulut” sembolü; göç eden, mekân tut(a)mayan, yurdundan edinen bireyi temsil edip yine üç nokta devreye giriyor: “Bir bulut olduğumu çok geç öğrendim…” (s. 169). Bu düzlemde kuş, bulut, planör, düğme kavramları Özdal’ın poetikasında göç izleğinin kavram alanının bileşenleridir: “Güneşin alçaldığı köylerine hiç dönmeyecek çocuklar gibi / bütün düğmeler dağıldı!” (s. 189). Dağılma ve köyüne dönememe göçün ağır sonuçlarıdır çünkü başka bir düğmenin şiirinde belirtildiği gibi büyüdüğü sanılan şehirlerin yerlisi olunmamıştır hiç.

“Bütün sabahlar aynı anda başlamaz…” (s. 165) ifadesi zamanın sorgulanmasını dile getiriyor. Yerellik bağlamında meridyen farkından kaynaklı şekilde her yörenin sabahı farklı zamanda başlar, dünyanın astronomik yolculuğuna bağlı olarak bir yörenin sabahları da hep aynı dakikada başlamaz. Bütün sabahların farklı anda başlamasında bireyin içinde bulunduğu psikolojinin etkisi görecelilik kapsamında yadsınamaz.

“son düğme” şiiri “Düğmeler biter, sen başlarsın…” dizesinden oluşup insanın çıplak gerçekliğine işarettir. Kitapta ilk düğmeden itibaren sıralanan her düğmede insan yaşamının farklı yönlerine düğme sembolü aracılığıyla değinilir. Bu bağlamda “düğme” çağrışım zenginliğine büründürülmüştür. Düğmeler bittiğinde insan ya giyinmiş ya da soyunmuş olur. Bu eksende düğmeler çözüldüğünde ortaya Deri çıkar.

4. Deri

“Epidermis, dermis, subkutis” (derinin katmanları) bölümlerinden oluşan Deri kitabı 2017’de yayımlandı. Her bölümde otobiyografik izlere, göçe, varoluş ve yaşamın sorgulanmasına yer veriliyor. İnsan, anne karnında derisi oluştuktan sonra çıplak bir bedenle dünyaya gelir. Göbek kordonunun kesilmesiyle ilk kopuşu yaşar. Deri içten dışa doğru oluşur, dünyaya geldikten sonra derinin en dış katmanı çevreyle temas hâlindedir. Bu süreç kuş ve yumurta kabuğu etrafında verilir: “Yaşam kuş yumurtalarında kabuğun incelmesiyle başlar. Bu amaçta en ileriye kim uçacak, başkalarına var olan her şey yorulur.” (s. 227). Bu süreç, derinin bir bağlantı olduğu “Derinin temel işlevi bağlanmaktır.” (s. 221) dizesiyle vurgulanır. Deri, varoluşun şartı olarak bağlanan, tutunan, temas eden insanı ortaya çıkarır. Deri, bir kabuk işlevi görerek insan ile dünya arasına sınır çekip özneyi koruyan kalkana dönüşür: “Dünya ile arama derini yerleştirdim.” (s. 270).

Göç; at, nal, kuş, polen kavramlarıyla Deri kitabına giriyor. Atlar her ne kadar “evcilleştirilmiş” olsa da tarih boyunca hareket, göç ve savaşlarla insan yaşamında yer almıştır: “Bir eve ve tarihe ihtiyacı olmaz nalların.” (s. 212). Bu bağlamda başka bir şiirde “tekne” ile “ip” kavramları mekân tutma ve kopuş eylemleri etrafında değerlendirilebilir. Bir yerden gitmek bazen orayı göstermenin şartına dönüşür, oraya dönerek bir şeyleri gösterme isteği gerçekleşmeyebilir: “Her şeyi dönerek gösteremezsin, gitmek belki bunun için var.” (s. 214). Bir yerde uzaklaşmak ve orayı geride bırakmak, oraya ait olanları anıya çevirir, anı hatırlandıkça var olur. Bunun yanı sıra şaire göre uzaklaştıkça unutulanlar varsa hatırlamak için dönmek gerekir. Bu formül esas alındığında gitmek, göstermek; dönmek, hatırlamak içindir. Gitmek ile dönmek birbirini bütünleyen eylemlerdir. Bu bağlamda “polen tahminleri” şiirinde geçen “Uzun süre varlığını sürdürme, / herhangi bir anda gidebilirim.” (s. 234) dizeleri polenin çiçekten ayrılıp, rüzgârla birlikte hareket edip göçmesini öyküleştiriyor. Göç ederken dut dalları bırakan turnalar önceki şiirlerde geçen “dut” kavramı etrafında doğup büyülen yöreyi bellekte taşımaya yöneliktir. Polenin göçü gibi insanın varoluş gerçeği/çıkmazı başka bir şiirde “geçiciyim” kavramıyla belirgin kılınıyor. İnsan, geçici bir varlıktır. Bu bağlamda diğer şiirlerde baba figürü, yaşamın devamlılığı içinde motife dönüşüyor.

“Polen” kavramının yanı sıra koku duyusu “toprak ve nane” şiirinde devreye girer. Hissetme bağlamında duyulara ayrı bir önem yükleyen Nihat Özdal’ın şiirlerinde koku ve işitme mesafeye dayalı duyumlar olarak insan gerçeğiyle bütünleşir. Nanenin kokusu yayılsa da nanenin kökü topraktadır. Buna ek olarak var olan her şeyin görünmesi ışığa bağlıdır. Derinin görünmesi de ışığa bağlıdır. Işık yaşamla, karanlık ölümle özdeştir.

Yılanın deri değiştirmesi gibi geyiğin boynuz değiştirmesi yeni bir başlangıca denk düşer. Kabuk, boynuz, deri, gaga, tüy değişimleri baharın/yenilenmenin sembolleridir. Bu düzlemde “Alageyik çatal fazlasıyla değişti boynuzlarını, / Yeniden başlayan her şey bahardır.” (s. 260). Yeniden başlayan her güzel şey ve bahar bir doğumu getirir, her doğum da sancıyı.

Derinin görünürlük kazandığı yerler arasında tuzaklar bulunur. Av, avcı, tuzak üçgeninde şiire giren hayvan türleri üzerinden deri-yaşam ilişkisine dair dizeler üretiliyor. İnsan yaşamı ruhta kalan izlere ev sahipliği yapar. Deride kalan iz, ruhun yarasının simgesidir. Bir çalıya takılan geyiğin derisinden kalan parça, yaşamdaki engellerle özdeşleşiyor. Çalılıklara takılma, yaşam koşusunda “yenilgiye” neden olur. Aynı şekilde olta iğnelerine takılan balığın pulu ile geyiğin çalılıklarda kalan deri parçası av olmanın sonucudur fakat “Her av başarısızdır!” (s. 211). Yaşamın yengi-zafer diyalektiğine sıkıştırılması sonucu kimin av kimin avcı olduğu belirsizleşir. Deride kalan iz, tuzaklarda deride hissedilen acı, bırakılan deri parçaları yaşamdan alınan darbeleri betimler. Kimin avcı olduğunun belirsizliği, insanın geçici (fani) olduğu gerçeğiyle anlam kazanıyor: “Dün bir sırtlanın dişinde ve tırnağında birikenleri anlamaya / çalıştım. // Çoğu canlı leşle beslenir, / hepsi ölür.” (s. 238). Avcılık figürü olarak bilinen sırtlan leşle (yani cansız bedenle) beslense de o da bir canlı olduğu için ölüme mahkûmdur. Özdal’ın ilk şiirlerinde geçen “Daha çok tüfek, barut ve / yitik!” (s. 107) ifadeleri sırtlan, av, avcı kavramları üçgeninde değerlendirildiğinde insan, yıktıkça kendi yıkımına; avladıkça kendisinin avlanmasına neden olan çelişki yüklü bir varlıktır.

Deri’de yer alan son şiir, bir sonraki kitabın adını duyurur: Koordinatlar. Özdal’ın poetikasında önemli bir yere sahip olan Düğmeler, Deri, Koordinatlar üçlemesi 2021’de tek kitap olarak yayımlandı. İlk şiir kitaplarının merkezinde yer alıp açık ileti ve kavramlarla verilen doğa, bu üç kitapta örtük ileti, sembol ve kavramlarla şiirlerin derinine yerleştirilmiştir.

5. Koordinatlar

Üçlemenin son kitabı Koordinatlar’da (2021) farklı ülkelerdeki konumlara ait 29 koordinata ait şiirler yer alıyor. Kitabın giriş kısmında her koordinatın performatif olarak “küçük şeyler” sakladığı bilgisi şair tarafından not ediliyor. Koordinatların kavramsal çerçevesi açısından ipucu niteliği taşıyan ifadelere yer veriliyor. Şair-metin-okuyucu üçgeninde gerçekleşecek iletişim için okuyucular -bağlam düzleminde- davet edilip şiirlerin başlıklarındaki koordinatların dijital haritaya girildiğinde yazıldığı noktalara ulaşılacağı söyleniyor.

Koordinatlar şairin kopuş, yer değiştirme, göç, yolculuk, hareketlilik kavramlarına yenisini ekliyor. Küreselleşmenin etkisiyle hem yolculuk hem de şiirin yazıldığı yerin bilgisinin okuyucuya iletilmesi kolaylaşmıştır. Okuyucunun cep telefonu, tablet, bilgisayar aracılığıyla bu koordinatları haritaya girmesi metni etkileşimli hâle getirip okuyucuyu pasif alıcıdan dinamik özneye çevirmiştir. Poetik açıdan dijitalizmin şiire, şiirin dijitalizme taşınması kitabın özgün yanını oluşturmaktadır. Koordinatlar haritaya girildiğinde o yerin daha önce veri tabanına yüklenmiş görselleriyle karşılaşmak mümkün. Bu yönüyle şiirin ortaya çıktığı mekân okuyucuyla paylaşılıp nostalji sayılabilecek kartpostal, şiir aracılığıyla okuyucuya ulaştırılıyor.

Renkleri dağıtan, onlara hayat veren suyun ve sulu boyanın yer aldığı şiir Özdal’ın poetikası ve özgeçmişiyle bağlantılıdır. Dağılma suyun etkisiyle olur, Halfeti’nin sular altında kalması şairin de ait olduğu yöre halkının dağılmasına neden olmuştur. Aynı zamanda hayatın suda başladığı bilgisi dikkate değerdir, insana ve doğaya can veren sudur. Bir diğer otobiyografik iz de şairin dalgıçlıkla ilgileniyor oluşudur. Bu şiirde geçen endişe, kaçış, konumlanmış hareket gibi ifadeler Koordinatlar’a yansıyan duyguları (varoluş, yolculuk, kopuş) anlamlandırmada anahtar kavram niteliği taşır.

Nihat Özdal

6. Dalgalar Nasıl Oluşur?

Nihat Özdal’ın Dalgalar Nasıl Oluşur? kitabı 2022’de yayımlandı. Kitabın girişinde yer alan şiirin biçiminin dalgaların ve kıyının görüntüsü, rüzgârın esişi ve dalganın kıyıda sona ermesi şeklinde biçimlendirilmesi somut-görsel şiire örnek olabilecek şekilde kaleme alınmıştır:

                                  “Bir kıyı,

                              Bir deniz,

               Bolca rüzgâra

İhtiyacımız olacak…” (s. 311).

Ses, iletişim, dil kavramları çerçevesinde yaklaşıldığında sesin oluşumu titreşim ve dalgayla ilgili olduğu önemlidir. Titreşim yoluyla belirli bir kaynaktan hareket eden ses dalgalar hâlinde havada ilerler. Bu bağlamda “Konuşuyorum; / emiliyor, yansıyor, kırınıyor, / geçiyor, kalanları duyuyorsun.” (s. 219) ifadeleri sesin insan yaşamındaki önemini vurgularken sese farklı duyulara ait kavramlar yüklenerek dilsel sinestezinin örneğine ulaşılıyor. Bu dilsel sinestezinin üretilmesinde duyum ve duyumların öznede oluşturduğu algınının etkisiyle ortaya çıkan duyguların ifade edilmesi söz konusudur. Dış çevreye ait izlenimlerin nesnel gerçeklikten öznel algıya dönüşme sürecinde dalga-ses ilişkisi şu ifadeleri üretiliyor: “Dalgalar ve sesler, başlangıçları alıcıya olan uzaklıklara göre / küçükse buna ayrılık denir.” (s. 322). Ses dalgalarının kaynaktan çıktıktan sonra genişleyerek alıcıyla ulaşması fizik bilgisi dâhilinde şiiri etkilemiştir. Bu noktada nesnel bilgi öznelliğe uyarlanmış, kaynağın/göndericinin sesi alıcıya ulaşmayacak kadar fiziken/sosyal açıdan uzak mesafeden geliyorsa duyulmamaya neden olup bu durum ayrılığa denk düşürülmüştür.

Şiir-fizik ilişkisinde mekanik gerçekliğin duygusal betimlemede estetize edilmesi özgün ifadelerin çağrışım gücüyle ortaya çıkarılmasıyla mümkün kılınmıştır. Aynı şekilde “Dalga Boyu” şiirinde geçen “dalgalar bir bedene rastlamazsa belirli bir süre sonra kaybolur” (s. 331) ifadede hem suyun dalgasının hem de ses dalgalarının hissedilmesi temas koşuluna bağlanıyor. Sesin temasında dokunma duyusuna ait kavramın işitme duyusuna aktarılıp dilsel sinestezi kullanılması söz konusudur. Hissetme ve mesafe kavramlarına zamanın eklenmesi Özdal’ın poetikası için diğer bir anahtar kavramdır. Bu diyalektiğe göre mesafe açıldığında temas kurmak için ortaya konulan çaba karşılık bulmadığında zamana yenik düşer. Doğup büyülen yerlere dönülmemesi, onunla temas kurulmaması, insanın insandan sesini esirgemesi de zamanla köksüzleşme, kopuş ve yalnızlaşmaya neden oluyor. Bu şiirde geçen ardışık dalgalarda kendisini tekrar eden bir desenin oluştuğuna yönelik ifadeler rutini/döngüyü kırabilecek ve yeni bir öznel desen oluşturacak faktörün iradeye dayalı olduğu görülür, rutin deseni kırmak dalgayla temas etmeye bağlıdır.

Şairin dalgıçlık yönü/deneyimi/bilgisi dikkate alındığında “Bir dalgayla karşılaşan hissi izliyorum, / seni yukarı ve ileri savuruyor, girdaplar oluşturuyor, görün- / düğünden fazla olduğun / bu durum kıyıda bitiyor.” (s. 336) dizeleri hem somut deneyime hem de soyut deneyimden semboller üretmeye karşılık geliyor. Savrulma, girdaplar oluşturma, kıyıda biten durum sembolik eylemler olarak hem somut hem de soyut düzlemde değerlendirilebilir. Bu bağlamda kitaptaki şiirler; dalgaların oluşumu, kırılması, deriyle teması, ses ve rüzgâr dalgalarına yönelik metinler temas, duygu, uzaklık-yakınlık, dış gerçekliğin oluşturduğu algı, zaman ve varoluşun sorgulanması çerçevesinde geliştirilmiştir.

7. Caz ve Muvaşşah

Nihat Özdal’ın “Antakya İçin” ithafıyla kaleme aldığı Caz ve Muvaşşah kitabı 2023’te yayımlandı. Fanzin ebadında bir kitaptır. Önceki şiirlerinin aksine biçim yönünden daha uzun ve dizeye dayalı şiirler yazdığı dikkat çeker. Yine tematik bir eser ortaya koyan şair, müzik-şiir yakınlaşmasını sağlayan kavramları şiire yerleştirmiştir. Şehir-müzik-şiir ilişkisi öne çıkarılmıştır.

8. Çerçeve

Nihat Özdal’ın Çerçeve adlı şiir kitabı 2023’te yayımlandı. Deneysel ve görsel-somut şiir kapsamında değerlendirilebilecek 18 şiir, kare şeklindeki boş bir çerçevenin altına yazılan ifadelerden oluşuyor. Hayatın geometrisine dair; sığmak, sığdırmak, biçim almak/vermek/verilmek, sınırlanmak, sınırlandırılmak, kalıplara dökülmek, bütünleşmek, dağılmak, kopuş yaşamak, kategorilerle şekillenmek, daralmak-genişlemek, yayılmak, çizgilerle yaşamak, zamanın biçimlendirilmesi yönünde geliştirilen kavram ve çağrışımlar şiirin “çerçevesi” içinde yer alıyor.

Sınırlarla örülen yaşam, soyut ve somut sınırlar fark etmeksizin ayrılığa, bütünlükten soyutlanmaya, parça-bütün ilişkisinin yitirilmesine neden olur. Belirli sınırların içine kendi tercihi ve iradesi dışında doğan insan için sınırlar yeryüzünde bir başlangıcı oluşturur ama dünyaya gelmeden önce anne karnındaki bebek için de -ilk- sınırlar mevcuttur. Deri kitabı dikkate alındığında deri bir sınırdır. Her sınır bir çerçeveyi beraberinde getirir. Zamanla nesnel ve öznel sınırlar insana şeklini veren, yaşamın anlamına dönüşen, algıyı biçimlendiren güce evrilir. Bu sürecin sorgulanması (örnek sayfa düzenini gösterecek şekilde) şu şekildedir:

“Bu sınırlar yaşamımız mı?” (s. 367)

Sınırlar daral(t)maya koşullu çizgilerdir, insan ile dünya arasına duvarlar örer. Bu bağlamda şu ifadelere rastlanıyor: “Çerçeve içine koyma çabası; bir yüzü, bir bahçeyi, / bir ülkeyi, yıldızları, dışarıda kalanlar hep daha / fazlası olacak.” (s. 368). Çok boyutlu çağrışımların yüklendiği kavramlarla kurulmuş bu ifadeler görsel teknolojinin hâkim olduğu çağımız için de düşünülebilir. Bir fotoğraf her zaman görüntüye girenleri çerçeveye alıp görüntüye girmeyenleri çerçevenin dışında bırakır [(“Çerçeveler gerçeklik algılarını sorgular. Belirli bir / olayı veya anıyı dondurarak zamana meydan okur. / Ancak bu donmuş an, gerçekliğin geçiciliğini ve / sürekli değişimini göz ardı edebilir.” (s. 372)]. Fotoğraf, ekran, video; mekânı ve insanı çerçevelediği gibi belirli bir zamanı da dondurur. Bu ifadeler başka bir açıdan değerlendirildiğinde sınırlarla ayrılmış ülkelerin farklı çerçevelerin içine yerleştirildiğine ulaşılabilir. Bu bağlamda çerçeve ne kadar geniş tutulsa da daralma kaçınılmazdır. Bu zorunluluk, daralma ve genişlemenin paradoksudur.

Çerçeveler, zaman/ları dondurmasının yanı sıra belleğe de şekil verir. Unutma-hatırlama düzlemlerinde unutulan, çerçevenin dışında bırakılır: “Bir / vefa, hatırlamanın sınır hatları belirgindir. / Unutulması gerekenler dışarıda kalır.” (s. 370). Dışarıda kalma hâli tercihten öte bırakılmanın sonucudur. Çerçeveler dış gerçekliği ve zaman algısını da hapseder çünkü zaman akıcıdır, değişim süreklidir. Heraklit’e telmihte bulunulan ifadeler bu yanılsamanın açığa çıkarılması ve çerçeve dışına taşırılmasına yöneliktir: “Tekrar sanıyorlar, oysa bu taşlar, bu kum, bu deniz / hep ilk defadır.” (s. 365). Çerçeveler, algıyı bir yanılsamanın içine kapatmıştır çünkü göl sınırlandırılmayı, nehir akışı temsil eder. Kapitalist aşamada geliştirilen zemberekli saatlerin zamanı parçalara/birimlere bölüp toplumsal düzen/sistem lehine kolonileştirdiği dikkate alındığında çerçevelenen zaman, küçük bir kısımdan ibarettir: “Gerçekliği belirli bir şekle sokmak, düzenlemek ve / umutlanmak. İçeride olan bir parçasıdır. Çerçeve, / sınırlı perspektifler sunar, zamanın küçük bir kıs- / mını taşır.” (s. 375). Çerçeve bu kez zamanın önemli bir bölümünü dışarıda tutar. İnsanın mekân ve zamandaki bütünlüğü modern yaşamla yoğun bir dağılma sürecine girmiştir. Bu bağlamda anılar, “zorunlu” seçimler, unutulması gerekenler çerçevenin içi ve dışı ölçütüne göre anlam/değer kazanıyor: “Çerçeve içindekiler, seçimlerimizdir. Yaşantılar / arasında bizi seçim yapmaya zorlar. Bir anı, dur- / dururken etrafındakiler imkânsız hâle getirir. Çerçeve dışındakiler, unutulması gerekenlerdir.” (s. 373). Anılar -şairin biyografisi özelinde değerlendirildiğinde- sular altında kalan çocukluk, doğa, tarih, gelenek ve mimariye yönelik olabilir. İnsanın bütünlük inşasında anıların önemli bir yeri vardır. Çerçeve içinde kalan seçimlerimiz, çerçeve dışına atmaya çalıştığımız ya da içeri sızmaya çalışan zorunlu tercihlerimizdir.

Sosyal psikolojinin stereotip, ön kabul, ön yargı, kalıplaşmış düşünce biçimleri gibi terimleri; insanlar, topluluklar, farklılıklar, halklar, kültürler ve inanç mensupları arasına keskin çizgi çekmenin kapsamına girer. Kalıplaşmış olan belirli bir çerçeveyle sınırlandırılmış olandır: “Yoğunlaştırılmış bir duyguyu sarmak isteriz. Dün- / yayı anlamak ve dünyada kalma biçimimiz etki- / leyen ön kabuller, değerler ve inançlarla doludur.” (s. 374). John Locke’un belirttiği gibi insan, dünyaya boş bir levha (tabular asa) olarak gelir. Bebek, edilgen bir varlıktır; belirli kalıplar/çerçeveler içinde yetiştirilerek belirli biçime sahip olur. Farklılıklar, çerçevenin dışında kalanlardır; farklı çerçevelerin uyuşamaması ön kabuller ve ön yargıların sınırlarının yoğunluğuna bağlıdır. Gelişim psikolojisinin gösterdiği gibi insan, zihnindeki şemalarla yaşar: Şemaya uygun uyarılar özümsenirken uygun olmayanlar reddedilir.

Yetişkinlik; yaşamın sorumluluğunu almak, kendi özünü oluştururken içine konulan çerçevelerle hesaplaşmak, edilgenlikten özneliğe geçmek demektir. İnsan, belirli çerçeveler içerisinde yetiştirilse de özgür akıl, vicdan ve değerlerler sayesinde kabul ettiği ya da kendisine dayatılan kalıpları kırabilecek bir varlıktır. Bu hesaplaşma ve sorgulamayı gerçekleştirmemek -aslında bebeklerde görüldüğü gibi- çerçevelere bağlı şekilde edilgenlik hâlinde kalmaktır ve sonunda kişi kendisine verilen biçimi aşamaz: “Şimdi burada olan, öncesi ya da sonrası, kabul / edilen, kabul ettiğin çerçeveleri sorgula. Dâhil ol- / duğun, olmak zorunda kaldığındır.” (s. 376). Çerçevelere sıkışıp kalmak, algıda seçicilik gereği çerçeveye uyan her “yeni” durumu, nesneyi, çevreyi sorgulamadan özümsemeye neden olur.

Çerçeve somut olarak bazen bir pencerede kendini gösterir. Bir camın ardından dışarıyı izlemek çevreyle aramıza konulan “şeffaf” duvarın gerisinde kalmaktır. Hayatın geometrisinin en çok “hissedildiği” yerlerden biri evdir. Her ev, kamusal yaşamdan ve diğer evden ayrılmış bir çerçevedir. Behçet Necatigil ile Türk şiirinde görünür duruma taşınan ev/ler Nihat Özdal’ın şiirinde yeniden üretiliyor: “Sokağı izliyorum, evler katlanması gerekenlerin.” (s. 366). Evde olmak, bir çerçevede bulunma hâlidir.

Somut ve soyut düzlemde çevreden insan zihnine, dijital gösteri çağının günlük pratiklerine, zamana ve mekâna kadar insanın çerçeveler içinde sürdürdüğü yaşamını göstermesi açısından Çerçeve kitabı deneysellik bağlamında Türk şiirinde özgün bir yer edinmeyi hak ediyor. Ekrana bağımlı hâle gelip/getirilip bütünü ıskalayan günümüz insanı için bu kitabın taşıdığı anlam, okuyucunun içine sıkışıp kaldığı çerçeveleri sorgulamaya çağrı niteliği taşımaktadır. Bütünü parçalara bölüp dağıtması açısından şairin bir sonraki kitabı Makas, Özdal’ın şiir dünyasının kapılarını açabilecek anahtar izlek, kavram ve sembolleri içermektedir.

Özdal, Nihat (2024). Yük Yeri. İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi.