Figen Abacı
Ay Dilbere, Güven Tunç’un 2019’da yayımlanan Ververan’da Bir Hüzzam Şarkı adlı ilk romanından sonra, yayımlanan ikinci romanı. Roman, adını bir türküden alarak, yazarın ilk romanında da ortaya koyduğu müzikal ilginin yeni bir örneği oluyor. Sözleri Feqiye Teyran’a, bestesi Aram Tigran’a ait olan türkü, on altıncı yüzyılda Van’ın Bahçesaray ilçesinde bir Kürt beyin oğlu olarak doğan şair Feqiye Teyran’ın kavuşamadığı Bitlisli bir bey kızı olan Sinem’e aşkını ve kavuşamamasını anlatır. Romanın konusu türkünün kaynağı olan hikâyeden farklı olsa da, aşkın ve acılı olayların yaşandığı coğrafya aynı. Haliyle modern epikte bireysel durumlar ve aşklar değil, sürekli kanayan toplumsal acılar da yazarın odağında olacaktır.
Öte yandan, yaşanan coğrafya yöre insanlarının maddi yaşantılarını, çevresel ilişkilerini, tinsel yapılarını belirlediği oranda, aynı ortamı konu edinen epik anlatıları da, kuşkusuz yazınsallık düzleminde belirleyecektir. Bu durum, Ay Dilbere romanının gerçekçi anlatım ile masalsı anlatım arasında gidiş gelişlerle yazılmış olmasını açıklamakta. Çünkü roman, insanın doğanın parçası olmuşluğunu en çok duyumsadığı, buna karşılık doğayı dönüştürmenin toplumsallıkla kesişerek mümkün olabildiği, ortamın insan sevgisi ile insanın savrulmuşluğu arasında diyalektik üzerinden açıklanabildiği bir yöreyi ve yaşantılarını konu almakta.
Romanda karakterler, üç ayrı hayatın insanları olarak anlatılıyor. Bir yıllık bir zaman diliminde, iklim ve doğanın dönüşümleri eşliğinde, Başşehir’den, Yukarı Fırat Havzası’nda bir köye gidip gelerek tanık oluyoruz bu hayatlara. Her bir hayat kendi sınırları içinde hikâye tadında ya da “fragmantal” biçimde ilerlerken, insanlar arasındaki bağlar yavaş yavaş şekilleniyor, bir arka plan örüntüsü oluşuyor.
Roman, iklim, doğa ve insanların yaşantısı arasındaki ilişkiye gönderme yapan halk takvimi döngüsünün başlıklarına göre bölümlere ayrılmış: Kuzey yarım küre bahar gündönümü – Mart dokuzu, Hıdırellez – Hızır günleri başlangıcı, Ülker doğumu fırtınası, Kiraz bolluğu zamanı, Ayam buhar günleri, Kızıl erik fırtınası, Uzun günlerin sonu, Bağlar bozumu, Kuzey yarım küre gündönümü, Turna geçimi fırtınası, Koç katımı fırtınası, Kuzey yarım küre kız gündönümü – en uzun gece – 21 Aralık. Mart ayından Aralık ayına kadar geçen sürede, bu doğa döngüsü içinde Hesen’le, Asya’yla, Çariçe’yle tanışıyoruz
Hesen ile Zerife, toprakla, suyla, rüzgârla, karla, dağla, ovayla, ağaçla, çiçekle iç içe yaşayan, etraflarındaki insanlar giderek azalsa da ilerlemiş yaşlarına rağmen köylerini, köklerini bırakmayan bir çifttir. Yine de insansız değildir hayatları; birkaç köy insanı, birkaç akraba ve telefonla ulaştıkları çocukları, torunları vardır. Bir de Hesen’in aklından ve dilinden düşürmediği, hiç unutamadığı, nerede olduğunu bilmediği ‘canom’ dediği, yolunu gözlemekten yorulmadığı bacısı vardır. Hesen her gün ‘kutsal’ saydığı topraklara gider; yokuşlar aşar, sular aşar, kayalıklar aşar ve geçmişte bir kara günde gömülebilen, gömülemeyenlerinin olduğu yakılmış, yıkılmış bir köye varır; geçmişinin izlerini ziyaret eder. Orada çocukluğuna döner; acıdır hatırlanan; yine de her gün gidip anılarını çağırmadan rahat edemez. Acısına dinlediği türkülerde dil bulur, suların sesinin coşkusuyla canlanır, toprak bile sakladığı canların acısını unutturmak istercesine bin bir çeşit dağ çiçeklerinin kokusunu yollar.
Asya; hukuk, gazetecilik, sosyoloji bölümlerinde bir süre okuduktan sonra ekonomi bölümünü bitirir. Ankara’da eşi Orhan ve ikiz kızlarıyla yaşayan Asya, kendine ait büroda serbest olarak çalışmaktadır. Orhan’ın çalıştığı şirket yurtdışından iş aldığı için sık sık eşinden ayrı kalmakta, işinin yanı sıra çocuklarla da yalnız başına ilgilenmektedir. Annesini yıllar önce kaybetmiş olan yeğeni Deniz, üniversiteyi bitirmiş, belgesel çekimlerine katılmaktadır. Deniz, erkek arkadaşının kendisini beklenmedik bir şekilde bırakmasından dolayı aşk acısı çekmekte, halası Asya’ya sığınmaktadır. Asya da, Orhan da, Deniz de çevrelerinde olan sorunlara, insanların başına gelen haksızlıklara karşı duyarlıdır, güçleri yettiğince insanlar için bir şeyler yapmaya çalışırlar.
İklim değişirken bir başka hayat da Ankara’da bir huzurevinde yaşanmaktadır. Sosyal hizmet uzmanı Hakan, yaşlıları sevmekte, onları anlamakta, mesleğini en iyi şekilde yapmaya çalışmaktadır. Diğer çalışanlarla da iletişimi iyi olan Hakan, yaşlılarla tek tek ilgilenmektedir. İpek Hanım -huzurevinde Çariçe olarak anılır- Hakan’ın mesafeli bulduğu, kendine ait bir sırla yaşadığını düşündüğü emekli bir öğretmendir.
Travmatik olanı sözcüklerle dile getirmek, yaşamını sürdürmenin ya da unutmanın günahını siler ve unutma ve susmayı onaylamak yerine hatırlamak için ruhsal bir alan yaratır insana. Toplumlar kaçınamadığı travmalar karşısında duyduğu acılarını türkülerle, efsanelerle, manilerle, masallarla dillendirerek simgeleştirilebilir, düşünülebilir, öyküleştirilebilir ve ardından kayıplarının yasını tutabilir, gelecek fantezilerini sağlıklı bir şekilde yeniden kurabilir. Hesen sürekli geçmişi hatırlar, yeniden ve yeniden yaşanmış acıları anlamaya çalışır, konuşup anlatacak birilerini arar. Hesen’in gittiği her yere, özellikle de yakılıp yıkılan köyüne türküleri de götürmesi boşuna değildir ve mevsim dönüşümlerinde tekrar ettikleri törenler de boşuna değildir. Travmanın acısı kuşaklar arası iletilirken, bu acının panzehiri türküler, efsaneler, maniler, masallar, törenler de kuşaklar arası iletilir.
Bir başka travma mağduru da İpek Hanımdır. Bir nevi zorunlu göçün travmasını yaşayan, tüm yakınlarından uzak bir kente gitmek zorunda kalan İpek Hanım geride kalanlar ve bıraktığı yerlerle ilgili hayal edilmiş tüm şeylerin yasını tutamadan, köprüsünü kuramadan başka bir hayata geçiş yapmak zorunda kalmıştır. İpek Hanım bu acıların panzehirine ulaşamamış, unutmayı tercih etmiştir. Ama travmatik etki unutulmaz, bir şekilde kendisini gösterir, İpek Hanımın mezarlık ziyaretleri, mezar taşlarının yazılanları tek tek okuması, yas tutan kadından gözünü alamaması, sinemada aniden Kürtçe konuşması, sessizliği, mutsuzluğu, yalnızlığı tam da geçmişin acısının geçmemiş izleridir.
Roman bu üç hayat alanının içinde yaşanan günlük olayları anlatırken Asya’nın Hesen ve Zerife’nin kızı, Deniz’in ise torunları, İpek Hanımın Hesen’in ikiz kız kardeşi olduğunu öğreniriz. Bundan sonra romanın kurgusu üç ayrı hayat alanında yaşananları birbirine kopmaz bir şekilde bağlar.
Psikanalist Yolanda Gampel, “radyoaktif” terimini dış dünyadaki toplumsal ve politik şiddetin etkilerini ifade eden bir metafor olarak kullanır. Bu etkiler, içeriye girişi, yerleşmesi ve etkileri üzerinde herhangi bir kontrolümüz olmaksızın ruhsal aygıtımıza ve toplumsala ait olan aygıtımıza nüfuz eden bedensel acıdır. Bedensel acının imgesi yoktur, bedende bulunduğunda algılanır. Kavranması zor bir klinik gerçektir bu. Travmatik olaylar, bireysel ve kolektif tarihlerde derin izler bırakır; toplumsalın acısının izleridir bu. Anlamları ve etkileri farklı zamanlarda hissedilir. İnsanoğlunun neden olduğu büyük, toplu şiddetin ruhsal etkisi kuşaklar arası iletilir. Güven Tunç, Ay Dilbere romanında tam da böyle bir toplumsal travmatik acıyı taşıyan insanların hikâyesini anlatıyor. Ama yazar acıda yiten insan hikâyelerini olduğu haliyle bırakmıyor, yanına yaşamın simgelerini, doğanın coşkulu canlanışını yoldaş yapıyor ve yeni kuşakları temsil eden Asya ve Deniz üzerinden geleceğe umutlu bir aktarım yapıyor.
Güven Tunç, bir yazısında “Romanlarda bir halk anlatılıyor ama nasıl? Hiç mi türküsü yok bu halkın? Hiç mi masalı? Efsanesi? Manisi? Hatta tarihi? Hem doğudan hem batıdan bir şeyler almış bir kadın olarak, bir kalp ağrısına uzaktan bakılmasından rahatsız olduğumu, içinden, derinden hissedilmedikçe yazılanların gerçekçi algılayamadığımı, beyaz gözlüklerle bir şeylerin görüleceğine inanmadığımı, kibre batmış roman kahramanları yoluyla bir halkın anlaşılamayacağını, anlatılamayacağını, bir halkı hatta tüm halkları sevmeden tanımadan onlara üstten bakmanın, akıl vermenin edebiyat olmadığını” vurguları yapmıştı. “İnsan; üç lokma, bir tas su, yedi adım, biraz can, biraz da hevestir. Bunların nuru onurdur…’ Dersim Bölgesinde doğaçlama söylenen sözlerden biriyle romanına başlayan Güven Tunç, adeta eleştiri getirdiği romanlara karşıt olarak ortaya koyuyor Ay Dilbere‘yi.
Ay Dilbere, halk kültürü öğelerine yoğun göndermeleri olan, ancak bu göndermeleri roman kişilerinin zihinsel yapıları ile sınırlı tutup, dış bağlantıyı modern epik üzerinden yazınsallık düzleminde gerçekleştirmeyi hedeflemiş, canlandırılan roman kişilerinin “bilinç” düzlemini kesişmeleri içinde ele alarak, roman bütününde “aşkın” bir konuma taşımayı yeğlemiş bir roman. Romanı, “yerel”e odaklanmış birçok romandan ayıran özelliği buradan kaynaklanıyor. Başka deyişle, Ay Dilbere modern romanın, illa da geçişi tamamlamış şehirli insanları ve onların bireysel bunalımlarını değil, dikey ya da yatay geçişler arasında savrulan farklı katmanları da canlandırabilen bir anlatı biçimi olduğunu (ya da olması gerektiğini) anımsatmış oluyor.
Ay Dilbere, Güven Tunç, Kekeme Yayınları, 2024.


İlk yorum yapan olun